"Şimdi bana söylenen şu. Sen bunları söyleme, seni Nazım kadar şöhret yapalım. Ne
yapacağım. Susacağım. Ulan, sanki elimde kimsenin bilmediği derin devletin gizli
raporları varmış gibi. Gördüğümü herkes görüyor, sadece kimse yazmıyor, çünkü
bütün dergiler, gazeteler işgal altında. Otobüse binip gidin, siz de görün.
Çok gizli belgeleri ele geçirmiş bir gazeteciymişim gibi bana teklifte
bulunuyorlar.
Hiç gizli belge yazmadım, çünkü, gizli belgelere ulaşacak kadar
gücüm, kudretim, adamlarım olmadı. Demek ki, hasbelkader derinlerden haber alan
gazeteci türü olsak hiç dayanamayacak çekip vuracaklar bizi."
* * *
Karadeniz otoyolu etap etap hizmete açılacak, ancak, yolun tam olarak bitmesi
20-30 yılı alacak. Dünya coğrafyasının en nadide bu eşsiz sayfası tarihe
gömülürken hem suskunuz, hem de artık yapılabilecek birşey kalmadı. Yol
çalışmalarını izlediğinizde eşsiz doğa parçası karşısında müteahhitlerin tam bir
canavar yöntemi izlediklerini görürüz. En ucuz, en kısa yoldan yolu tamamlamak
için doğanın en güzel yerlerine merhametsizce saldırıyorlar.
Yerkürenin ilk kurulduğu günden beri tüm kültürleri büyülemiş, Allah'ın ve
doğanın eşsiz manzaraları, tarihe karışıyor. Kumsal yok oluyor. Koyulan
mendirekler yeniden kum tutmaya başladı, cici sahilimiz oluştu diye seviniyor
aptallar. Beş yüz kilometrelik denizi yüzmetre ileriye atacaklar...
Nasıl atacaklar, dünyada örneği var mı? Tabii ki bataklığı bizden sonraki
kuşaklar görecek. Doğanın yüzbinlerce yılda oluşturduğu enfes koylar, enfes
küçük kayalıklar hiçe sayılıyor. Her biri dünya güzeli sahil kayaları yerine
kaya parçaları dökülüp, asfaltın altına gömülüyor.
Karadeniz sahili artık İstanbul'un Sultanbeylisi, Ankara'nın Lalahan'ı oldu, bu
kadar biçimsiz, tiksinti verici bir çirkinlik. Eskiden insan o yollara düşünce
doğanın güzelliğinden için için ağlardı, şimdi, utanarak, mideniz kalkarak geri
dönüyorsunuz. Duyan, gören yok. Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük inşaat
alanına medyanın, yazarların ilgisi hiç yok. Çünkü cahiller bilmiyor olup
biteni. Müteahhitler Karadeniz'i cehenneme çevirdi, gören yok.
Ses çıkartan hiç yok. Sahil yolu yapıldığında geri zekalı ve aptal kitleler ne
güzel yolumuz oldu demeye şimdiden hazır. Bu yeni yapılan asfalt yoldan
İspanya'da, İtalya'da hatta Irak'ta yüzbinlerce kilometre bulabilirsiniz.
Bulamayacağımız ve burayı eşsiz yapan, dağların dik olarak denize inişi. Ve
ormanla kaplı bu güzelliğin dalgaların içine kadar gömülmesi. Kaybolan bu
güzellik.
Karadeniz sahillerini güzelleştiren ormanla dolu dik dağların denize hücumu,
şimdi, tam denizle dağ arasında elli metrelik düzlük çekiyorsunuz. Bu
inanılmaz, mucizevi doğayı alalade bir Malatya, bir Konya yoluna çeviriyorlar.
Karadeniz'in bütün coğrafyalardan üstün, çarpıcı, güzelliği asfalta arabalara,
koçlara kurban edildi. "Kalkınma, ilerleme, bina, beton" üzerine beyinler öyle
yıkanmış ki, düz bir beton gören, kapkara asfaltı gören kalkınıyoruz diye
seviniyor. Eşsiz doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu güzellikleri kimse
umursamıyor. Dayanılacak gibi değil.
Karadeniz manzaradır, manzara yokedilmiştir. Karadeniz sahile gümbür gümbür inen
dağlardır, dağlar yokedilmiştir. Karadeniz binlerce küçük koyuyla eşsiz, esrarlı
güzellikler taşır. Bu minik koylar tamamen kayayla örtülüp, yokedilmiştir. Buna
can dayanmaz. Çevre örgütleri, medya, yazarlar suskun, çünkü, ülkelerini,
güzelliklerini okumamışlar, görmemişler, bilmiyorlar! Bu kadar cahil oldukları
için patronları bunları parayla köpek yaptı gazetelere, TV'lere!
Yani, bugüne kadar, para, ya da fırsat bulup Karadeniz'e gitmemişseniz,
Karadeniz'in coşkulu ormanlarının dalgaların üstüne hücumunu görmemişseniz,
artık olup biteni kitaplardan okuyacaksınız. Hiçkimseye güzellik gösterecek yer
kalmadı. İşte herşey siz yaşarken, siz TV programlarını, o sanatçıları, o
gazeteleri okurken oldu. Sizler bu ülkede nefes alıp verirken, elinizden
coğrafyanız alındı. Herkes sorumlu bu alçaklıktan. Duymadınız. Ne diyeyim ben
size.
Yüzlerce alternatif taşımacılık dururken, her yatırım, her kalkınma hamlesine
otoyolla başlamayı isteyen kimlerse artık, sahilleri oydular, değil insanları
susturup öldürmek, mapuslara tıkamak, artık dağları, coğrafyaları imha ettiler.
Kapkara ormanlarla dolu dağ başlarını kelleştirip kaya ve beton yığını yaptılar.
Alkışlayın bu kahramanları, onların gazetelerini alın, onların gazetelerinde
yazar olun, onların otomobillerine binin... Binin, binin...
Ben geçimini sağlayamayan bir yazarım, gücüm, kuvvetim nedir, bir yazmayla
olacak iş mi bunlar. Yazmanın çizmenin hiçbir işe yaramadığı büyük bir medya
işgalinin sonucunu izliyorsunuz. Özgür basın, bağımsız yazarlığı hiçe saymanın
sonuçlarını okuyorsunuz. Önce gazetelerinizi, TV'lerinizi elinizden aldılar,
sonra dünyanın en eşsiz doğa parçasını toz toprak çakıl taşına çevirinceye kadar
unufak ettiler! Olsun canım, siz de gider Rodoslar'da tatilinizi geçirirsiniz!.
Kimseye kızacak, karşı koyacak gücüm kalmadı.. Bu merhametsizlik karşısında
kemiklerim hamur gibi, mecalim kalmadı. Şimdi çok iyi anlıyorum, insanlara,
gurur, onur, bağımsızlık, güzellik duygusu öğretmeden, yatırım, kalkınma,
ilerleme anlatmanın tam bir zebanilik olduğunu..
Bu faciayı geçen yıl yazdım, tek bir köşe yazarı ilgilenmedi, tek bir yazar
ilgilenmedi, yazarlığı bırakacağım dedim, inadım inad. Birçok köşe yazarına olup
biteni özetleyip gönderdik. Sayfalarında yer açmadılar. Bu kadar eşsiz güzellik
taşıyan coğrafyayı bu aptallara teslim edince, olacağı budur. Demek ki, onu bunu
köşeyazarı atamak, tayin etmek, basit bir torpil konusu değil. Duyarlı olmak,
coğrafyayı tanımak, bütün bu soylu terbiyelerden geçmeden insanların eline kalem
vermek tam bir canavarlık! Bir küçük haberi hala çıkmıyor!
Bunlar nasıl ekmek yiyor, bunlar bizim gibi normal insanlar gibi çay içiyor,
çocuklarıyla konuşabiliyor mu? Hadi siz alın bu kalemi. Siz söyleyin. Peki neden
bu kadar mahkeme açılıyor bana. Ülkemizde olup bitenleri söylemek suç mu? Neden
önümüzü kesmeye çalışıyorlar. Bunları söylediğimiz için bizleri paramparça
etmeye uğraşıyorlar, dergimizi, bölüyorlar, adamlarımızı ayartıyorlar, her türlü
entrikalar deniyorlar. Yaşamımıza izin vermiyorlar.
Şimdi bana söylenen şu. Sen bunları söyleme, seni Nazım kadar şöhret yapalım. Ne
yapacağım. Susacağım. Ulan, sanki elimde kimsenin bilmediği derin devletin gizli
raporları varmış gibi. Gördüğümü herkes görüyor, sadece kimse yazmıyor, çünkü
bütün dergiler, gazeteler işgal altında. Otobüse binip gidin, siz de görün.
Çok gizli belgeleri ele geçirmiş bir gazeteciymişim gibi bana teklifte
bulunuyorlar.
Hiç gizli belge yazmadım, çünkü, gizli belgelere ulaşacak kadar
gücüm, kudretim, adamlarım olmadı. Demek ki, hasbelkader derinlerden haber alan
gazeteci türü olsak hiç dayanamayacak çekip vuracaklar bizi.
Bütün bilgilerimizi toplayıp yeni baştan konuşalım. Dağlar, kapkara ve sık
ormanlar, geniş ağaçlar, deniz ve dalgalar iri kaya ve iri dağ gövdeleri,
bunlara tabiat denir, insana yücelik, güzellik derinlik gibi ilahi duygular
verir. İnsanlar, Tanrıya, ötelere, coşkuya, estetiğe, çalışmaya, aşka, buraları
görerek, yaşayarak ulaşır. Ey benim aptal milletim. Coşkuyla didinip çalışan
fırtınalı ruhları bu muhteşem tabiatın rüzgarları ve güzellikleri yaratır. Bu
aşk dolu, coşku dolu sahilleri, ormanları ırmakları göstermezsek, insan
yetiştiremeyiz. İnsanlar eğitimini, tabiatın muhteşem bu esrarengiz ve kıran
kırana heyelanlarından, rüzgarlarından, dalgalarından, bulutlarından alır. Bu beton
yığınlarından neyi alacaklar! Ulusoy'un, Koç'un arabaları satınca bok mu olacak!
Bok çuvalından milyonlarca genç beyin! İki feribot, bir tren, ya da tünelle
dümdüz İç Anadolu'ya açılmak varken, bu eşsiz tabiatın ırzına geçmek kimin
fikri! ANAP'ın, Özal'ın, Demireller'in, Çillerler'in, sağcıların, gerizekalı
gazetelerin, dangalak sürüsü köşeyazarlarının fikri. Bu utanç dolusu insanlarla
dolu bir coğrafyada yaşamak imkansızlaştı!
Benim dangalak cahil halkım. Doğanın milyonlarca yılda oyup güzelleştirdiği o
küçük sahil kayacıklarına iyi bakın. Mikelanjo'nun bütün eserlerinden daha
değerli olan, eşsiz doğanın milyonlarca yıldır oyduğu, üstünü kadifemsi
yosunlarla örttüğü yüzbinlerce irili ufaklı kaya parçalarını, birkaç dolar
uğruna beton altına gömdünüz. Dalgaların, denizlerin, balıkların, yosunların,
ormanların, sellerin, milyonlarca yıl çırpınıp çırpınıp güzelleştirdiği
yüzbinlerce deniz kayası, sahil kayasının üzerine acımasızca dozerlerle
gittiniz! Müteahhitler, ağızlarının suyunu akıta akıta vahşet gösterisi yapıyor,
seyderiyorsunuz. .iklerini dünyanın en güzel sahilinde sallaya sallaya
geziyorlar, susuyorsunuz. Tek bir çiçeğe dokunmamış, bir kitap okumamış
insanların eline binlerce dozer verirseniz, olacağı buydu. Yeryüzünün en güzel
giysisi ormanlardır ve bu inanılmaz yeşil sadece Karadeniz'de denizin üstünü
ağaçla doldurmuştu, nasıl kıydınız! Dozerler, kepçeler, öküz müteahhitlerin
cinsel organı. Doğa, orman, ağaç demeden saldırmaktan zevk alıyorlar.
Yüz tane körpe manken kıza rağmen Kadir İnanır bey, nasıl doymamışsa,
müteahhitler de aynı doymaz cinsel hastalıktan saldırıyorlar. Dağlarımız,
taşlarımız müteahhitlerin kepçelerle saldırganlaştıkları yatak odaları. Hem
düzüp, hem parçalayıp, hem de para alıyorlar. Bayındırlık bütçesi müteahhitlerin
haremi, mahremi... Kıyıcılık taşıyan bu dangalak ruhlar, para, iktidar
bulduklarında nasıl despotlaştıklarını görüyorsunuz, kurbanları dün insanlardı,
bugün Anadolu coğrafyası. İnsan denen azgını eğitmezsen, zenginlik ve rütbe için
bir toplumu toptan fuhuşa sürükler, toptan köle eder, toptan soyar, toptan
öldürür, toptan satar! Alın başınıza çalın! Doğada birgün yaşamamış insanlarla
doğayı konuşmak imkansız, kime, neyi anlatıyoruz. Bu coğrafyaların en güzelinin
imha etme projesinin adı: Türk mucizesi! Büyük Türk milleti, yolunuzla övünün,
şişinin, gurur duyun, bir de açılışına yüzbinlerce Türk bayrağı getirin,
süsleyin asfaltlarınızı! "Dağ başını" marşları çalın.
Trabzon'dan otuz kilometre içeri Maçka, Maçka'dan sekiz-on kilometre içerde
dünyanın eşsiz kültür miraslarından Sümela Manastırı gizlidir! Manastır'dan
tepelere kadar yirmi-otuz kilometrelik alan, enine ve boyuna aynı zamanda doğal
milli parktır! Piramitler gibi, Çin seddi gibi, sayısı yedi-sekiz olan inanılmaz
harika eserler içindedir. Hem fotoğraf, hem de kameralar Meryemana kilisesinin
derin etkileyiciliğini veremez. Dağın içine, kayalara oyulmuş ve yirmi dakika
dik yürüyüşle tırmanılan tepedeki Sümela Manastırı'nın yerden çıplak gözle
görünüşü etkileyici, akşamları ise ürperticidir. Velhasıl, Sümela Manastırı'na
kadar gitmemişseniz, bu yapının çarpıcılığını fotoğrafla, kamerayla anlamanız
mümkün değildir. Öncelikle dik orman içlerinden kaya parçaları gibi dökülüp
gelen suyun gürültüsünü duymamışsınız demektir! Sular bu toprakların hiçbir
bölgesinde bu denli kudurmuş yamaç aşağı dolu dizgin akamaz.
Ormanda gizlenmiş bütün deliliklerin, vahşiliklerin sesini sert kayalara çarpa
çarpa kulaklarınızın içine sokuverir. Bu topraklarda yaşayan çoluk, çocuk, anne,
baba, öğretmen bu muhteşem dağları ve çağlayanları ve ormanları görmemişse,
ülkesini tanımıyor demektir! Ülkemizin Selimiye gibi, Ayasofya, Süleymaniye,
Divriği Ulu Camii gibi birkaç büyük mirasından biridir, ormanlarıyla, yalçın
yükseklikleriyle insanlığın büyük mirasları içindedir. Sümela Manastırı'nın
büyüklüğü, binanın mimarisinden değil, mimarinin dağın yüceliği ve yükseklik
duygusuyla bütünleşmesinden gelir. Sümela Manastırı'ndan Zigana tepelerine kadar
sık ormanlarla doludur ve birçok tepe, balta girmemiş orman ayarındadır. Çünkü
bu sert ve dik tepelere ulaşmak, çıkmak, mümkün değildir. Ülkemizin en sık en
kara ormanları burdadır.
Sümela Manastırı fotoğraflarında gördüğünüz kayadan fışkıran ağaçlar Ladin
ağaçlarıdır. Bu toprağın gururlu ağacı ladindir. Ladin'i söküp aldığınızda
tepeler kelleşir, yerine başka bir tür yetiştirmek imkansızdır. Bu tepelerde,
ayılar, kurtlar ve karacaların da şöhreti büyüktür... Kurtları; yazın Bayburt,
Gümüşhane ovalarına iner ve kışın dönerler. Burada yaşayan Karacalar ve yöre
halkının sığın dediği geyik yavruları meşhurdur. Ulaşılması, sayılması, kontrolü
mümkün değildir. Ayıları, sizler saldırmadıkça size saldırmaz, siz yine de
dikkatli olun. Ülkemizin hiçbir yöresinde bu kadar çoklukta ayı, kurt, karacanın
bulunması mümkün değil.
Ulaşılmaz yüce tepeler ve yağmur ormanları! Maçka'dan Zigana'ya uzanan kapkara
ormanlar hala bilinmeyenler ve hala el değmemiş esrarengiz, büyüleyici
güzellikler taşır. Doğu Ladinleri'ni mutlaka görmüşsünüzdür. Çam türüdür. Çam
ağacının tıpkısı olduğundan çam deyip geçer yöre halkı. Ancak, çamların en
soylusudur! İğne yaprakları çamdan küçük ve uçları iğne gibi değil, kütüktür.
Elli altmış metreye kadar ince uzun büyürler. Gövdeleri çam gibi çatlamış kabuk
kabuk değildir. Reçinesi çok az, lifleri sık olduğu için çok değerlidir. Bu
tepelere tutunmasının sebepleri derindir! Önce "yağmuru" çok sever, sonra
rüzgarsız yapamaz. Çünkü ladinler kendilerini budayamazlar. Her mevsim kuruyan
dallarını mutlaka sert rüzgarlara kırdırıp söktürmek zorundadır, yoksa, kuruyan
dalların çürümesiyle ladinler ölebilir. 1935'li yıllarda Trabzon sahilden Maçka
sınırlarına kadar otuz kilometrelik alan işte bu ağaç kabuğu hastalığından
ikiyüz bine yakın ağacı kurban verdi ve bu bölge bugün orman olmaktan çıkıp
basit bir yeşilliğe dönüştü! Ormanlar artık Maçka'dan başlıyor!
Ladinlerin Zigana için değeri paha biçilmezdir, önce, manzarası, yani, soylu
görünüşleri, yani, kayaların dahi içinden fışkırıp boy atması, bilinen tarih
içinde bu tepelerin ruhunu, karakterini, toprağını, kayasını, yağmurunu en iyi
bilen, tanıyan ağaç olmasıdır!
Ne kadar yağmur yağarsa yağsın, Ladinlerin midesi şişmez, gövdeleri genişlemez.
Eklemleri, kemiği dümdüz, bir kalem beyfendisi, düzgün fiziğiyle o tepelerde ne
arıyor sanıyorsunuz. Sinirlerinden ve damarlarından zekilik ve lacivert bir
yakışıklılık akar! En sert rüzgarları aldığı halde yıkılmaz, bükülmez. Gözleri
belki kan çanağına döner, kararır, koyulaşır, ama, ne kadar tehlikede olursa
olsun kendini bırakmaz! Bıraksa da, bir kere bırakır kendini, aşağısı uçurum,
hiç şansı yok. Kayaların içinde büyüyecek toprağı nerden buldu diye şaşarsınız!
Soylu ladinler, milyonlarca yıldır bu tepelerde özgürce yaşıyorlar! Dağları
tepelerinden sarmış kapkara örtüsünün güzelliğini düşünün. Siyah bir canlılık ve
simsiyah bir ateş getirir. Karşı konulmaz bir buğulu hüzünle boğulur tepeler!
Başınızı kaldırıp baktığınızda ruhunuzu kamçılar! Ladinler hep başları kalkık,
Karadeniz'den gelen dumanları, yağmurları, rüzgarları bekler. Gizlice ağlatır
hepimizi. Bu kadar kara, bu kadar yüce, bu kadar yüksek, bu kadar dimdik nasıl
kalabilir bu ağaçlar! Dağların soyulmasına fırsat tanımaz, eteklerindeki
karacaları, ayıları, kurtları, domuzları gümbür gümbür derelerinden, sert
fırtınalarından korur! Yani... Hani derler ya, yeniden dünyaya gelsem...
Bir ladin gibi o tepelerde yükselsem derim. Kayaların kalbinden! Omuzlarıma
otursa yağmur bulutları... İnce, uzun yapılı, kusursuz güzelliğim, her gelip
geçen bulutu ayartsa... Gece, sabah ve akşam, o sağlıklı, gürbüz, o sert ve
masmavi dumanlı başımı eğmeden durabilsem, öyle Tanrıya yakın ladinler gibi.
Çekicilik, güzellik, şehvet, eğlence, oyun değil... Gururla ladinler, hiçbir
kirli işine bulaşmadan bu sefil dünyanın, o kayadan tepelerin kalbinden
yükseliyor hala! Heyecan budur! Ruhlarımızın ahlaksızlık ve rezilliklere karşı
inanılmaz direnci burada güç kazanır! Biraz sonra, sopa ve değnek olacak
ağaçlara hiç benzemez ladin! Hala, eski tren yollarında yüzyıla rağmen
yıkılmamış çürümemiş telgraf direklerine rastlarsınız, bilin ki, bütün bu
teknolojiye, betona rağmen, bükülmeyen Ladin ağacıdır onlar. Ladinler yalnız
yükselmeyi sever!...
Gövdelerine kimse uzanmasın diye, aşağıdaki dallarını kıra kıra! Dokunulmazlık
ister! Rüzgar görünce, telaş, panik ve öfkeye dönüp, şiddetle çıldıran, çırpınan
ağaçlara benzemez! En sert rüzgarlar karşısında bir kral gibi hiç konuşmadan
etkiler insanları! Ladinler, yüksek ruhlu eski insanlar gibi kendi
yalnızlıklarına kutsal şiirler okuyup, sağlam karakterleriyle kendilerini baştan
çıkarır! Kimseye tenezzül etmeyen bu mağrur ağaçların üstüne yıldırımlarla
inseniz, kasırgalarla saldırsanız, ruhunun gevşemesine, korkmasına asla müsaade
etmez. Ladinleri, koparıp başka dağbaşlarına dikseniz, durmaz. Hayatın tadı,
doğduğu bu yüksek memlekette yükselmektir! Alıp başını gurbete gidenler, öfkeden
bağırlarını yırtar, ya da azaplar içinde delirirler. Ladinler, kendi bulutu,
dumanı, kendi kasaba, köyünden aşkların peşindedir! Büyük fethin, büyük
yiğitliğin, kendi doğduğun tepelerde yükselmek olduğunu en iyi ladinler bilir!
Ladinler dağbaşlarımızın zarif erkekleridir!
Nerde, ne zaman, ne kadar yalnız ve çaresiz kalırsam kalayım, orada, o
tepelerde, memleketim, vatanımda, işte yükselmiş derim, kayaların, kayaların,
kayaların kalbinden soylu aşkım, ladinler derim! Toprağımızın, dağlarımın en
güzel bayrakları, yine çıldırmış, rüzgarlarını bekliyor, derim! Bu eşsiz kara
ormanların güzelliği, değeri üzerine size kitaplar yazmalıydım, özür dilerim. Bu
yalçın tepelerden şaşırmadan, hayret etmeden, büyülenmeden geçivermek mümkün
değildir. Tabiatın en güzel organıdır dağlar, ağaçlar. Onların görünümü
bozulacak diye ödümüz kopar. Tanrı, kıyımıza, köşemize mutlaka bir güzel orman
koymuştur! Ama ladinler başka.. O kadar müthiş, sert görünüşleri vardır ki,
onları ormanından ayırıp bazen süs ağacı diye, parklara, apartman önlerine
dikerler. İşte derim, paraya ve şöhrete tamah edip, ormanını, tepelerini
terketmiş, satılmış ağaçlar! Güllerin, palmiyelerin yanıbaşındaki süs
ladinlerini hiç sevmem! Ladin dediğin kaya tepelerin içinden ve en tepesinden
upuzun, dimdik fışkıracak! Sabah akşam kollarını kopartmak için en sert
rüzgarları bekleyecek! Ancak, orman ve ağaçlar ve tilkiler, artık çocuk
kitaplarının teorisi olarak kaldı. Gerçek bir soyluyla o dağbaşlarında bir
akşamüstü karşılaşmaya kimse cesaret edemiyor!
Mideleri açlıktan guruldayan Orta Anadolu'yu gördükten sonra insan Karadeniz'in
bu eşsiz kara tepelerine tapınıyor. Gür ormanlar, gürül gürül sular! İnsanı
içten içe coşturur. Neden tepelerden dökülen bu sular bizi sevindirir. Neden bu
kapkara ormanları görünce, içimizde tarifsiz mutluluklar buluruz. Kalbimiz,
ruhumuz onların içinde bir yerde saklı gibi.. Ruhlarımızı sürekli uyaran ve
ayartan bu muhteşem tabiat hala topraklarımızın içinde ve hala gürül gürül
yaşamakta! Yağmur tanelerinin her biri ladin ağacının küçücük ignelerinde bir
mücevher, bir pırlanta taşı gibi parıldar. Ormanın beyaz şarabı gibidir yağmur.
Bulutlar, tepelerden geçiveren lüks kupalı eski zaman arabaları gibi. Ah bu
yağmurları bilmezsiniz, ne şehvet düşkünüdür onlar. Geceyi birlikte geçirdikleri
o kapkara ormanlara yayılan, hayale sığmaz, göz kamaştırıcı binbir tür sarhoşluk
taşırlar! Şapşal hayvanlar yaban domuzları ve ayıların yağmurun ve rüzgarın
gürültüsüyle oraya buraya kaçışması, kara ve sürmeli gözlü karacaların çıplak
ayakla şakırdayan derelerin üstünden atlaya zıplaya koşuşturması,
topraklarımızın ve dağlarımızın en güzel şarkılarıdır! En heyecan vericisi
ruhlara! Ve ladinler! Anadolu toprağının en soylu, en kibar ağaçları! Yüce dağ
başlarında, bu denli incecik ve upuzun duruşları, bu denli centilmen ve her
rüzgarda kırılışları! Kalem gibi ince ve upuzun boylu bu ağaçlar çok şey öğretir
bize! Aklın, inceliğin, zaferi gibidir Ladinler! İnce, uzun, kibar duruşları,
sanat zevkimizi büyüler, çünkü ladinler, sanki orada doğmamışlar, şehirden,
bilmiş, okumuş, bakımlı insanların, dağbaşlarına gidip yerleşmesi gibi,
burunları havada, dik, ince ve neden yaşamak için en sert rüzgarlarını
çağırırlar Karadeniz'den!
Ve şimdi... Nasıl başlasam... Tek cins ağaçlardan oluşan ormanlar biyolojik
zararlılara karşı son derece hassas. Milyonlarca küçük böcek, ülkemiz tarihinin
bize bıraktığı bu en büyük mirası elimizden alıyor. Sordum, soruşturdum, okudum,
inceledim. Bütün büyük ormanlarda aynı tehlike var. Ancak, o ormanların
sahipleri büyük savaş veriyor. Çok ciddiye alınıyor, büyük bütçeler ayrılıyor,
halklar, aydınlar, ormanları kurtarmak için tam bir seferberlik halinde, öyle
ki, ormanlar, kimya labaratuvarlarına dönmüş durumda.
Çok, çok acı haberlerim var, kardeşlerim!
Hiçbir yerde yazmıyor, kimsecikler
bilmiyor. Ladinler yokoluyor. Bir imha savaşı. Bu inanılmaz felakete can
dayanmaz. Zigana dağları kelleşiyor. Bir büyük böcek savaşı. Böcekler dağları
imha ediyor. Milyonlarca böcek ladinleri usul usul yiyip bitiriyor. Felaket
ilerledi, ilerledi, yedi-sekiz tepeyi tamamen yedi bitirdi. Orta Anadolu gibi
kıraç, bozkır tepeler ne arıyor oralarda, bir sorun! Böcekleri yemesi için suni
böcekler üretildi. Suni böcekler doğal böcekler kadar hızlı üretilmiyor, baş
edilmiyor. Tabiatı tümüyle mahveder korkusuyla ilaç kullanılamıyor. Bu böcek
savaşını üç-beş orman bekçisi veriyor, daha binlercesi lazım. Bu dağları, bu
ormanları çok ciddiye almamız lazım. Henüz tek bir siyasetçi, tek bir devlet
adamı, tek bir gazetecinin haberi yok. Şimdi Aydın Doğan'a gidip 'ladin' desem,
anasına küfrettiğimi sanıp yine beni mahkemeye verecek, ama 'kereste' desem,
belki gözleri açılır. Gazetem yok, elimde fotoğraf makinem yok. Gidip
bozkırlaşmış ve üzerinde tek bir ağaç dahi kalmamış tepelerin resimlerini
çeksem. Ülkemizin en eşsiz hazinesi, en derin manzarası çürüyor. Kellik gittikçe
yayılıyor. O toprağı fetheden Fatih, tek bir ağaç kesenin başını keserim,
demişti. Ve o topraktan içeri ormanların sıklığından yürüyememişti ordular! Bu
ladinleri böyle tek başına, böyle sahipsiz, böyle zavallı kimler bıraktı. Maçka
gibi yağmur ormanlarının göbeğinde kelleşmiş tepelerin esrarını kimsecikler
sormuyor. Uzmanlara gidip, burada neler oluyor kardeşim, diyen yok. Elli yıl
sonraya yirmi-yirmibeş tepe daha kelleşir ve Zigana'nın eteklerinde ağaç kalmaz.
Uzaktan değil, yanlarına gidip ve tek tek izleyin ladinleri, faciayı
göreceksiniz. Dağbaşlarında böcekler büyük bir kavga kurdu. Koskoca ladinleri
yiyip bitiriyor. Milyonlarca böcek, umursamazlığımız, habersizliğimiz ve
bilgisizliğimizden faydalanıyor.
Bilgisizliğimizden, dağ başlarımızın en soylu ağaçlarını böcekler kemirip
kemirip çürütüyor. Şimdi bana sorsanız, işsizlik, ekonomi, banka hortumlama, bu
ülkenin en büyük derdi, nedir diye. Bu dağbaşlarını sarmış milyonlarca böcek ve
bunlardan habersizliğimiz, derim. Böcekler değil, cehalet yiyor! Ladin ne
kasırgalara, ne heyelanlara, ne sellere karşı dayandı, ama habersizliğimize
dayanamıyorlar!
Ormanların ve ağaçların da bir yaşama biçimi var, onların da, tiyatroları, oyun
salonları, kafeleri, eğlence partileri var. Çok yakından kameralarla
izlemezseniz, göremezsiniz. Yabancı kanallarda keyifle binlerce belgesel
izlediniz, hiç sormadınız mı, bu adamların işi nedir, bu böceklere, otlara
milyon dolarlar yatırıyor. Sizler milyon dolarlık kameraları Seda Sayanlar'ın
götüne takmış dolaşıyorsunuz. Ya da arada bir yıllık izninizde keyif olsun diye
çoluk çocuk Zigana tepelerinde manzara resmi çekiyorsunuz. Gazeteciler cahil,
atlas, coğrafya dergileriniz cahil.
Ben henüz on yaşındayken, kışları o ormanların soğuk salonlarında dolaştım.
Biliyorum. Yazları, o ormanların sünger topraklarına uzandım, yattım. Biliyorum.
Değil, kurtarmak, ayağa kaldırmak, oraları korumak. Öldüğünden haberimiz yok.
Ben bu yazıyı, birileri gider, bakar, tedbir alır diye yazmıyorum.
Kendi
toprağıma, son bir tören, son bir ihtiram duruşu, olsun diye...
Büyümem,
yetişmemde, öğrenmem, coşkulu ve ateşli bir yazar olmamda, bana inanılmaz sonsuz
heyecanlar katan ladinlere selam olsun diye yazıyorum.
Bu medyadan, bu
siyasetçiden, bu bürokrasiden hiç umudum yok. Bizden sonra gelecek nesiller
ladinleri hiç görmeyecek, ya da, birkaç tanesini süs bahçelerinde diker,
tanırlar. Varsın görmesinler. Ben gördüm. Deliye döndüm. Öyle bir delilik ki...
İşte hala buralarda debelenip duruyoruz!
Karadeniz'in o taşkın, yerinde duramayan, dünya fatihi, hayat delisi çocukları,
bu pervasız delikanlılar, en şiddetli duyguları, en karşı konulmaz arzuları,
delirmiş bu koşturma zevkini şu sizin bozuk manyak milli eğitim okullarınızdan
mı alıyor sanıyorsunuz...
Bu insanları ateşlendiren, coşturan şey nedir?
Bağımsız, coşkulu bir insan, bir yazar nasıl yetişir, sordum, soruşturdum,
kitaplar okudum, uzmanlara danıştım. Akıl, mantık, bilgi, yetenek, belki,
hepsinden birazcık. Ama işin doğrusu. İşin doğrusu. O kapkara ormanların derin
ruhunda saklı. Ancak ve ancak ladinlerin çırasıyla nesilden nesile ruhları
tutuşturan ve en sert rüzgarlara karşı tepelerde alevlenen ormanların gizli bir
meşalesi var...
Uçurum başlarında kara ladinler! Tehlikeli bir gerilimle kara mızraklar gibi
diklenirler bulutlara, göklere! O tehlikeli gerilim. O düştü, düşecek,
umursamadan diklenişleridir, ladinlerin soylulukları!
Varoluşumuz için oksijen
arıyorsak, kartal ağzı gibi keskin uçurumların başında kara ladinler gibi
yıkılmadan durmayı öğrenmemiz şart! Bıçak gibi keskin mermer tepelerinde geceyi
tek başına dimdik yükselerek geçiren kapkara ladinler! Sabah olunca yalçın
tepelerin kalbinde, kaya damarlarında masmavi dumanlara sarılıp binbir zevkle
sevişen kapkara ladinler!
Kanımın ateşi oldu senin yüce heybetli o gerilimli
alnındaki alevin!
Bir kaya çatlağı toprağından bir büyük ülke kadar sevinçler
bulmayı senden öğrendim! Kanımın ateşi oldu senin o bulutların arasında kaybolan
umursamaz başın. Kanımın ateşi oldu senin o rütbe, nişan, çelenk, sarmaşık,
çiçek kabul etmeyen, dimdik, soylu, kamçı gibi diklenişin. Soylu yükselişin
hayatımın en büyük macerası oldu. Yolu düşüp, oralardan geçen yolcular hep
sormuştur, bana. Bu mermer kayaların içinden bu sert ağaçlar nasıl büyür.
Bıkmadan, coşkuyla anlatırım. Belki, parkta, bahçede, ovalık yerde, boynun
bükük, eğri, çürük, yıkık ağaçlara rastlarsınız. Ama bu sert tepelerde, sulara,
heyelanlara, fırtınalara karşı ayakta kalmanın tek yoludur, dimdik durmak.
Ölünceye kadar, boynunu bükmeden eğilmeden, aşağıya bakmadan durmak. Alnımın
ateşini, o soylu diklenişinden aldım. Pis yataklar, kirli çarşaflar içinde
büyüyenler ne bilsin seni. Alnımın ateşini senin o çelik gövdenden aldım.
Kalemime, mürekkebime dolup dolup boşalan bu ateşleri, ruhumu sabah akşam yakan
bu alevleri senden aldım.
Hangi parayla hangi şöhretle alabilirdim senden o yakışıklı kusursuz heybeti!
İşte büyüttün beni. Sıcak yatak, kucak düşkünü yapmadın beni. Memleketim,
toprağım benim. Duy sesimi. Bu evladını, kütüphaneler değil, uçurumların
büyüttü. Uçurumlardan düşerken, bu evladını, işte bu soylu ağaçların boynundan
sarılarak tuttu!
Leman'dan
Nihat Genç'e soru sormak için tıkla
www.nihatgenc.com