İran'da muhafazakar Ahmedinejad'ın seçim kazanması Tükiye'de eskisi gibi
infiale sebep olmadı. Şüphesiz
yüksek sesle molla karşıtı yazılar yazıldı.
Ancak, eskisi gibi, bu yazılar panik havasında ve neredeyse bir laik savaş
üslubunda hiç olmadı.
Bilindiği gibi İran'da reformcular çoğunlukta ancak, baskılar, sindirmeler,
seslerini, hareket alanlarını daralttı ve seçimlerden çekilip meydanı
muhafazakarlara bıraktılar.
Ahmedinejad'ın kim olduğunu öğrenmek isterseniz, Tahran'a bakın, Melih Gökçek'le
aynı yıllarda aynı otobanlar aynı çirkin
estetik dışı mimariyle bölgenin iki
bozuk şehri Ankara, Tahran!
İran'da bir bakana 'reformcuları neden dışlıyorsunuz' dedim. 'Biz, dedi,
devrimle iktidara geldik, onların da kendilerine alan açması için devrim yapacak
kadar güçlü olmaları lazım!'..
Reformcuların gün gelip devrim yapacak güçleri olmayacak, çünkü petrol ve
silahlar muhafazakarların elinde.
Yani İran'da siyaset uzun yıllar daha kilitli kalacak. Bu siyasi
kördüğüm on
yıllar boyu çözülemeyecek. Kördüğümün sebebi Kur'an'ın ayetleri. Hangi mollayla
konuşsanız, yine gülerek, 'Yasağı koyan Allah' diyor, 'yoksa, dükkan senin'
demeye getiren espriler yapıyorlar.
Ancak,
muhafazakarlar reformcuların Müslümanlığından asla kuşku duymuyor. Birçok
muhafazakar reformculara gizli bir aşk dahi duyuyor. Ayrıca reformcular
isteseler bir günde muhafazakar iktidarı yıkarlar, dış destek arayarak bunu
yapabilirler, ama, ülke sevgileri ve onurları gereği akıllarının ucundan dahi
geçirmiyorlar.
Ve şüphesiz İran'da siyasi savaşı sokak belirliyor. Bugün Tahran'da oturulacak
tek kahve olmaması, ya da gençlerin yan yana
geleceği hiçbir yer olmaması büyük
bir meydan savaşına sebep oluyor. Giyim, sokak, alışveriş ve buralardaki
davranışlar her şeyi belirliyor...
Birkaç küçük hikaye anlatayım. Birkaç üniversiteli genç kız bizim Türk
olduğumuzu öğrenince, bize hemen 'Müjde Ar, İbrahim Tatlıses'in kızıymış, doğru
mu?' dediler. Televole programlarının müptelası hepsi. Tanımadıkları yok. Hatta,
benim bile çıkartamadığım bizim 'Akın' adında bir popcumuza
vasıtamızla selam
gönderdiler.
İranlı yüksek bir görevli, biz Türkiye'yi televolelerden tanıyorduk, tayinimiz
çıkınca şaşırdık, meğer sizin buralar da bizim sokaklara benziyormuş, öyle her
taraf çıplak kadınla dolu değilmiş,
dedi...
Bir büyük hediye mağazasından hediyelik alırken, arkadaşımız, İran'ın büyük
takımlarından Persopolis'in formasını gördü ve satın almak istedi.
O saate kadar bize soğuk, ciddi, yabancı davranan mağaza
görevlileri, Persopolis
formasını satın almak istediğimizi anlayınca çılgına döndü... Neye uğradığımızı
şaşırdık, çünkü, mağaza görevlileri kendi aralarında bayram yapar gibi eğlenip
ortaya fırladılar. Hatta sokağa çıkıp yan komşu
dükkanlara bağırdılar. Herkes
bize bakıyor, sebep, dışarıdan gelip Persopolis forması satın almamız...
İran'la aramızda derin ve çözülmez bir kültürel trajedi var, şöyle, İran
edebiyatı Türk kızlarını abartarak över, Türk şiir
edebiyatı da İran kızlarını
anlata anlata bitiremez. Yani her iki ülkenin gözü komşusunda.
Bu durumu ben de müşahade ettim. Zayıfça ve çirkince bir yüzüm vardır, ülkemden
erkek olarak yeterince ekmek yediğim
söylenemez.
Gerçi ben kendimi kahraman yazarlığa vererek mevzuyu unutmaya, geçiştirmeye
çalışıyorum.
Ama İran'da, mesafeli, soylu, inceden tetkik edip, derinleşen çapkınca kadın
bakışlarıyla çevrildim.
Hah, dedim, işte ben memleketimi buldum. Neye uğradığımı
şaşırdım. Hayatımda ilk defa kendimi erkek gibi ya da ona yakın hissettim. Zaten
kaşları, gözleri ortada. Kadınların fazla cesur, kendilerine aşırı güvenleri,
kendimi fazlaca
ortaya salmamı engelledi. Bir savunma hali, bir içe kapanma, bir
utanma hissi uyandırdı, ne desem, güvercin gibi bir şey oluyordum...
Bir davette, ancak, edebi hikayelerde görebileceğim kadar masalsı güzellikte
genç bir
hanımla karşılaştım. Ancak, gelin görün ki, bu güzel hanımın etrafını
Türkiye'den birlikte gittiğimiz bizim kızlar sarmış, harıl harıl
konuşuyorlardı...
Baş başa kalmanın imkanı yok.
Mevzuya doğru yaklaştım.
Bizim kızlara, lütfen, rica ediyorum, beni bu
hanımefendiyle bir dakika baş başa bırakabilir misiniz? dedim.
Korkmayın, taciz edecek, sarkacak, bir üslubum asla olmayacak...
Benim coşkulu, edebi metinlerimi
derinliğine okumuş arkadaşlar, İranlı bayanın
ırzına geçecekmişim gibi bir hava estirip bana tecavüzcü muamelesi yaptılar...
'Yahu yalvarıyorum, buralara bir daha gelemem, ben bu kadını daha nerede
görürüm. Korkmayın
yemem. Ülkemi zaafa düşürecek tek laf etmem. Ben Türkiye
edebiyatının bir temsilcisi olarak, (bayanı işaret ederek) İran edebiyatıyla
şöyle ayaküstü birkaç laf etmek istiyorum' dedim...
Bizim kızlar, benim, büyük bir suça
karışmakta olduğum izlenimini bana vererek,
geriye doğru birkaç adım çekildiler ve saha bana kaldı... Olup biteni tebessümle
izleyen İranlı genç hanımla baş başa kaldık.
Hanımefendiye şüphesiz iltifatla yaklaştım: 'Günlerdir
İran'dayız, ama galiba
İran'ı şimdi görüyoruz!'.. Hafifçe ve edeplice gülümseyince iltifatlarıma hız
verdim, galiba, ayarı kaçırdım.. 'Sizleri hep edebiyattan takip ediyordum, ama
şimdi, kaş, göz, boy, işte karşımdasınız... Bundan sonra
İran edebiyatı okurken
artık gözümde siz canlanacaksınız!'...
Kendimi tutamıyorum, bizim kızlar rezil olduk der gibi dişlerini ısırıyor,
konuşmam hemen bitsin, istiyorlar...
Birden sözü siyasete
döktüm...
'Siz reformcusunuz ama, siyah giyiniyorsunuz. Her şeyiniz siyah. Başka bir renk
hoşunuza gitmiyor mu? Ya da muhafazakarları tepeden indirirseniz kıyafetinizi
değiştirmeyi düşünüyor musunuz?'
dedim...
İranlı genç kadın: 'Siyah benim halkımın bayrağıdır. Devrim de yapsak, ben
siyahtan vazgeçmem. Siyah giymekten onur duyuyorum. İran denince aklıma bu soylu
renk gelir. Ben ülkeme, geleneklerime hayranlık
duyduğum için siyahı ölünceye
dek giyeceğim!
'Ama, dedim, muhafazakarları hiç sevmiyorsunuz...'
Genç bayan: 'Onlar dedi, benim ülkemin son otuz yılıyla alakalı insanlar, ben
sizinle, bir tarihten binlerce
yılın içinden konuşuyorum!'...
İşte İran bu. Binlerce yılın şiiri, geleneği, kültürü... Bu uygarlık
değerleriyle kendilerine güven duyan insanların ülkesi.
Genç hanım, Hafız, Camii, Sadi, Hayyam gibi şairlerden övgüyle
söz edip, sözü
hemen Persopolis'e getirdi. Persler'in antik şehri. Bu antik Pers şehrini
döndüre döndüre ballayarak uzun uzun hayranlıkla anlattı.
Şunu demek istiyordu. Bu topraklar binlerce yılın, yüzlerce kültürün
ülkesidir!
Aynı şekilde, İran İslam devriminin simge kadınlarından olmuş, kara çarşaflı
kadın rektör, bizi şu sözlerle karşıladı:
'Tarihin en kadim kavmi olan Hitit uygarlığının çocukları, Persler'in ülkesine
hoş
geldiniz!'...
Bunlar, şu anlama geliyor.
Ülkemizde son otuz yılda İran'daki rejime karşı yazılar sert bir düşmanlık
havasında yazılıp çizildi. Ve İran'ın bu çok zengin uygarlıkları, kültürleri
ihmal edildi. Böylelikle
bu güzel komşumuzu gençlerimize yanlış tanıttık. Paniğe
düştük. Ticareti, siyaseti kestik. Ve paniğimizi fırsat bilen İsrail ve ona
benzeyenler bu çatışmadan faydalandı. Sonunda Avrupalı ülkeler içinde komşumuzla
en az ticaret yapan,
gidip gelen ülke olduk...
İran güçlü ve zengin ülke. Bu ülkeyi zengin uygarlıkların ülkesi olarak anlamaya
çalışmanın bize şöyle bir faydası olacaktır:
İşte bugün kilitlenmiş bu kördüğümü çözecek olan, İranlıların
topraklarına,
tarihlerine, geleneklerine ve uygarlıklarına olan bu büyük güvendir. Bu güçlü
uygarlıkların çocukları bugünkü kilitlenmiş siyasi sistemi çözmek için büyük bir
şanstır...
Yazım burada bitiyor, ama, birkaç küçük
hikaye daha anlatayım... Tahran'da cuma
namazına gidiyorum. Hocanın sesi mikrofanda... Ofli hoca gibi eğlenceli geldi
bana. Vaazın içinde Türkiye ve Mustafa Kemal isimleri geçince, tercümana dönüp,
ne diyor bu hoca,
dedim.
Hoca şunu söyledi: 'Yatın kalkın dininize şükredin, bakın komşumuz Türkiye,
Mustafa Kemal yüzünden dinini yaşayamıyor, işte siz rahatlıkla cumalarınızı
kılıyorsunuz?'...
Gülmekten yere yıkıldım,
çünkü tam bir Ofli hoca vaazı... Yani bize ne çok
benziyor.
Ayrıca, cumaya gelenlerin sayısı Türkiye'yle kıyaslanmayacak kadar az. Yüzde bir
dersem, şaşırmayın. Cuma kimsenin dıngılında değil...
Ve
cumada, Tahran sokaklarında binlercesini gördüğümüz iyi giyimli, makyajlı,
sürmeli, hatta uzun saçlı, örgülü saçlı genç erkek öğrencilerden tek bir tanesi
yoktu...
Oysa sadece bizim Kocatepe Camii'nin kalabalığı buradan
on kat fazlaydı ve
üstelik Kocatepe'yi yoğun bir Bilkentli ve Ortadoğu Üniversiteli genç kalabalık
oluşturur.
Özetle, Ortadoğu topraklarını gezdikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Evet bir başörtüsü sorunumuz vardır.
Bunu bir kenara koyarsak, Anadolu insanının
Müslümanlıkla kurduğu ilişkinin estetik, kültürel, derin, saygılı, itidal ve
yaygın ölçülerini başka topraklarda bulmak zor.
Sanki müslümanlığın asil ölçüleri bu toprağın mimarları, bu
toprağın Itri, Dede
Efendi gibi müzisyenleri ve bu toprağın mütedil halkı tarafından en soylu
kalıplara sokulmuş... Kubbelerimize, giyime, davranışlarımıza kadar sinmiş..
Yani, ben de yazımı, Tahran'daki hocaya karşılık olsun
diye şu cümlelerle
bitireyim:
'Ey Türkiyeliler yatın kalkın dinimizin kıymetini bilin. Dininize şükredin.
Müslümanlığı bu denli saygılı, mütedil ve derin asalet ölçüleriyle yaşayabilen
başka Müslüman halk, ülke bulmanız
zordur!..'
Ancak, ülkemde gördüğüm en büyük ölçüsüzlük, Ortadoğu topraklarına karşı laik
menşeli ve çok sert, düşmanca, panikle yazılmış yazılardır.
Ama, sanırım, yavaş yavaş mutlu oluyoruz, çünkü panik
havası yerini itidale
bırakıyor. Ülkemiz, komşuları İran ve Suriye'yle yeniden konuşmanın yollarını
buldu, buluyor gibi... İşte dilimizdeki panik havası kayboldukça, laik şeriat
savaşını bir büyük siyasi sermaye yapan İsrail kahroluyor ve
bizi
düşmanlaştıracak malzeme bulamıyor. Bu da şu demek: Huzur...
Akşam
30/06/2005
Nihat Genç'e soru sormak için tıkla
www.nihatgenc.com