Hem Akşam hem de Hürriyet Gazetesi'nin ilk sayfasında kendime dair bir haber
görmek, şan, ün, şöhret,
karizma uğruna kafayı yemiş Nihat Genç için tarifsiz
bir duyguydu, Allah devamını daim kılsın.
Oysa yazarlık hayatımın ilk yirmibeş yılı ve hayatımın ilk elli yılı, hiç ses
çıkmamıştı.
Şüphesiz, karanlıklar içinde
yolunu kaybedip, şekilsiz bir yaratığa
dönüvermiştim. Şimdi ön sayfada olmanın müthiş bir şey olduğunu fark ettim.
Mesela bu ön sayfa, bana bir kimlik verebilir. Ya da psikolojik bir şişmanlık.
Birkaç gün böyle sürse, kibir, gurur, hırs,
illet, hastalık, yani yazarlık için
bugüne kadar ele geçiremediğim çok şeyin zengini olabilirim.
Bir daha güzel medyam beni ön sayfasına taşır mı bilemem. Kimbilir belki de,
gittikçe ön sayfanın kölesi haline gelebilirim ve belki
Tuğba Özay gibi bir
mafya lideriyle yatakta dahi basılabilirim. Belki de bir elli yıl daha beklemek
zorunda kalabilirim.
Ancak, beni bir gizli irade ön sayfaya taşımadı. Benim gençliğimi bilenler,
benim, bir bitirim tezgahından
manşetlik olacağıma yemin ediyorlardı. Olmadı.
Yazarlık gibi cins bir meslekten fırladım ön sayfaya. Yani, kelimeleri dibine
kadar, son damlasına kadar içip içip, sonra şişeyi parçalayıp, narayı basmaktan,
ön sayfalık oldum. Ön sayfalar
ülkemizdeki bütün tartışmaların arenasıdır, işte
ucundan bulaşıverdim, çok şükür Ya Rabbi, bugünleri gösterdin.
Hadise şöyle gelişti: Ermeni Konferansı başlığıyla şöhret bulmuş malum
tartışmaya, ülkemin onlarca yazarı gibi
ben de ilişiverdim. Nee, kibar kibar
ilişme kelimesi, misket bombası gibi düştüm ortalarına.
Tabii, ben şehirli, güngörmüş, kırkayak bir gazeteci yazar değildim. Şehre ayak
basmamış bir köylünün kazması gibi sertti ve çok
felaketti cümlelerim. Ağır bir
dindarın dahi öfkesine benzemiyordu. Vinçlerle kaldırılamadığı için artık
herkesin yolunu değiştirip uzağından geçtiği taşınması imkansız bir kayaya
benziyordu cümlelerim.
Ve şehrin,
medyanın, cici yazarların, incelik, zariflik zırhlarını fark
etmeyecek kadar şehrin uzaklarında yaşıyordum.
Kendimi şımartmak için lafı uzatıyorum. Bir daha bugünleri bulamam. Hınzırlık,
muzırlık, muziplik, şakalar, eşeklik,
finoşluk, her birini yapmak istiyorum. Ben
de, rahat, sereserpe ve ossuruk kukelatası cümlelerden bolca kullanmak
istiyorum.
Aslında muziplik yaparak kazma sertliğimin altında, nasıl bir yufka yürek,
yumuşak baş ve el
ele tutuşmuş ilkokul çocuğu neşesi taşıdığımı göstermek
istiyorum.
Belki de sert cümlelerimin sindirimi kolaylaştırmak için, şarap tatlılığıyla bir
ön geyik çevirip, hadiseyi, daha yumuşak, hafif sanatların içine çekmek
istiyorum.
Belki de tanımayanlara bir kelime kahini, bir cümle büyücüsü, yani, gerçek bir
yazar olduğumu göstermek istiyorum...
Eh, bu kadar kelime masajı, parmak, ayak bileği ovma faslı yeter, şimdi, yine
yumruğumuzu indirip, masayı çerçeveyi kıralım...
Çünkü, bilim adamları artık, kalleşliği, sahtekarlığı, kurnazlığı, sinsiliği
genç nesillere öğretiyor. Bir bilimsel toplantı düzenliyorlar. Ve bu toplantının
konusu ülkemizin en
hayati meselesi. Ülkemizin onurunu ilgilendiriyor.
Toprağımızın soylu ve başeğmemiş gururunu tartışmaya açmak istiyorlar.
Ama birtakım, nereden ve nasıl ün sağladıkları malum onlarca aydın/yazar, bu
toplantıya bizden
başkası katılamaz, almayacağız, diyor.
Yani, sana, bana, ülkemize bile değil çılgınlıkları. Bilimin kendisine karşı
küstahlıkları. Bilim ahlakına karşı topluca hücuma geçtiler. Darbe üstüne darbe
yediler. Allah daha beterini
yapsın.
Şimdi biz, burada, bilime karşı bu küstahlıklarından eğitici sonuçlar çıkaralım.
Ve bizi izlemekte olan genç üniversiteli çocuklara, tane tane bu gülünç
düzenbazlığın, bilimle, insanlıkla, ahlakla hiçbir ilişkisi
olmadığını basit
örneklerle açıklayalım.
Mesela. Bir bilim kitabı var elimde şimdi. Bir araştırma kitabı. Abdülbaki
Gölpınarlı'nın 'Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin' adlı kitap.
Yazarımız Gölpınarlı, bilimsel bir
araştırma yapabilmek için tarih içinde
Bedreddin hakkında yazılmış külliyata ulaşmak istiyor. Ne kadar çok Bedreddin
hakkında yazılmış kaynağa ulaşırsa, kitabı o kadar ciddi, muhkem ve bilimsel bir
eser olacaktır.
Ve
yıllarca, Bedreddin hakkında kim ne demiş, nasıl demiş, bulur, kaynak
gösterir, kitabında tartışır.
Ancak. Şeyh Bedreddin üzerine bilimsel olmayan, Bedreddin'i kendince incelemiş
çok acemi eserlerle de karşılaşır. Eften,
püften, çöpten, değersiz eserlerdir
bunlar. Hiçbir işe yaramazlar.
Gerçekten bu eserlerin hiçbir bilimsel değeri yoktur.
Ama bilim adamı bu eserleri yoksayamaz, üstünden geçemez. Bilim adamı, bu basit,
işe
yaramaz, kitapları görmezden gelemez.
Bu yüzden Gölpınarlı, bu eser olamamış eserlerin de dökümünü verir. Ve bu basit
eserlerin de hakkında uzun uzun mütalalar yapar.
Yani, çok değersiz eserler olabilir,
ama, yoksayılamaz. Değersiz çalışmaları da
göstermek zorundadır.
Çünkü bilimsel ahlak budur, bilim budur. Bu yüzden Gölpınarlı hocanın birçok
kitabı hala 'muhkem', yani, en sağlam ve kıymetini hiç kaybetmeyen
'eserlerden'
sayılır.
Bu bilim ahlakı, Yahudi'ye, Ermeni'ye, Gürcü'ye, göre değişmez. Dünyanın her
yerinde kıstas budur. Eğer bu kıstası ciddiye alamazsanız siz bilimsellik adına
hiçbir şey yapma hakkına sahip
değilsiniz. Yoksa sizlerin bu tavrını
şarlatanlığa doğru lastik gibi çekerler, sakız gibi uzatıp, sizin ahlakınızla
eğlenirler.
Çünkü yaptığınız bilim değil, hile. Bilimin sahasını ilgilendirmez. Hileler,
tuzaklar, çakal, mafya,
tezgah, bitirim, üçkağıt gibi sosyal hastalıkların
konusudur...
Şimdi size, çok canlı bir örnek daha vereyim.
Amerika'nın Irak'ı işgali günlerinde, Türkiye'den onlarca aydın, Doğu Konferansı
başlığı altında yan
yana geldi. Ve bölge sorunlarını tartışmak üzere, İran'a,
Suriye'ye, Mısır'a, Ürdün'e, Ermenistan'a, Lübnan'a seyahat etti. Bu
seyahatlerinde araştırma kuruluşları, partiler ve gazeteciler ve sosyal
kurumlar, toplamı ikiyüzün üstünde
kurumla yüz yüze tartışmalar gerçekleştirdi.
Ve Doğu Konferansı üyeleri gezileri bittikten sonra, bütün doğu topraklarını
kapsayan bir toplantı düşündü. Bu toplantıya da bu topraklardaki tüm aydınlar
davetli
olmalıydı...
Doğu Konferansı'nın kurucu üyelerindendim ve bu son toplantının nasıl olması
gerektiği, kimlerin katılması tartışıldığında ben de ordaydım. Kırk/elli kadar
yazar, çizer arkadaştık. Ve olay bundan dört/beş ay önce
gerçekleşti...
Arap aydınların İsrail'le bitmeyen düşmanlıkları söz konusuydu. Bu yüzden,
bizler, İsrail'li aydınların daveti noktasında şüpheler taşıyorduk.
Arkadaşlara dedik ki, İsrail'e gidip gitmemek, ya da
İsrail'den aydın çağırıp
çağırmamak düşüncesini önce Araplar'a soralım, hep birlikte karar verelim...
Ancak, arkadaşlar hücuma geçtiler. Ve İsrail'den mutlaka aydınlar çağırmalıyız,
diye, heyecanlı nutuklar
attılar...
Bir büyük tartışma çıktı. Birkaç yıldır yolunda giden Doğu Konferansı parçalanma
tehlikesi atlattı. Sebebi İsrail'den bu büyük toplantıya aydınlar gelsin mi,
gelmesin mi?
İşte, şimdi, bu Ermeni
Konferansı tartışmasında adını sıkça duyduğunuz onlarca
yazar kardeşimiz, bizlere, saatler süren bilimsel ahlak tezleriyle ders
verdiler. 'Ne demek, gelecekler, bu bilimsel bir toplantı, herkes katılacak...'
Evet, herkes
katılmalı, dedik... Biz, katılmasın dememiştik, sadece, 'Araplar'ın
da fikirlerini alalım' demiştik.
Ve Mısır'ın en büyük sosyal gücünü ellerinde tutan Müslüman Kardeşler'in
liderlerinden Hasan El Benna'nın oğlu, bize, biz de
İsrail'li barışçılarla bir
toplantıya katılmaktan rahatsız olmayız, demişti. Yani, Müslüman liderler dahi
Yahudilerin katılmasına sıcak bakıyordular.
(Ancak, bir küçük neşeli ayrıntı daha verelim. Mısır'da birçok sivil kurumla
görüştükten sonra, bir de eski Marksist, Küreselleşme Karşıtı Trockistler'le
görüştük. Heyecanlı bir komünistti ve bizim Yalçın Küçük'e tip olarak çok
benziyordu, kırmızı atkısına kadar. Bu beyfendiye de Yahudiler toplantımıza
katılmalı mı sorusunu yönelttik. 'Asla' dedi, hırçın, sert, ayağa kalktı ve
fırladı, onlarla hiçbir yerde olamam, onlar varsa ben sizin toplantınıza
katılmam, dedi. Yani, Yahudilerle Müslümanlar dahi ortak toplantıyı
kabullenirken Arap
komünistleri reddetmişti...)
Velhasıl, bu arkadaşlar ısrarla İsrail'in ve Yahudilerin toplantıya katılması
için baskı yaptılar, bize bilimsel ve ahlaki ve insanlık nutukları attılar.
Atanların ismi şimdi Ermeni Konferansı tartışmasında
geçiyor. Yahudi olmazsa
bilimsel toplantı olmaz dediler. Yahudiler toplantımıza katılmasa demokrasi
olmaz, özgürlük olmaz dediler ve başımızın etini yediler. Biz de madem İsrail
olmadan özgürlük olmuyor, demokrasi olmuyor diye
İsrailli aydınların
çağrılmasına sıcak bakmaya başladık. Durumumuz aynen budur. Ve şimdi bu
arkadaşlar iş Ermeni Konferansı'na dökülünce başkalarını almayan bu tavırları
karşısında tam bir şaşkınlık yaşadık. Allah sonlarını hayırlı
etsin.
Ben de, Araplarla kan düşmanı Yahudilerin dahi ortak toplantısını göze
alabiliyorsunuz, ama, Türk aydınlarıyla yine Türkiye içindeki diğer aydınların
ortak toplantısına neden hayır diyorsunuz diye ayağa kalkıp ağzıma
geleni
söyledim. Artık, çünkü Ermeni Konferansı işi yavaş yavaş Vesikalı Yarim filmine
dönmeye başladı.
Toplantıya katılacak olan Yahudi olunca bilimsel ahlak oluyor, Türkiyeli olunca,
statükocu, angaje olmuş aydın
oluyor...
Buna çifte standart derler, çocuklara, cahillere yedirirler.
Akşam
04/06/2005
Nihat Genç'e soru sormak için tıklayın