|
Michael Jackson'un son klibini de seyrettik, pek zahmet ettin Amerika.
Eşcinsellikten, çocuklara tecavüz suçlamalarından çok çekti, şimdi erkek
kılığında bir barda, üstelik bir kız için dövüşüyor. İyi fikir doğrusu: dans ve
dövüş! Bir Woody Allen vardı, şimdi ne yapıyor Amerika. Eminem'e ödül vermiş,
Madonna'yı evlendirmişsin, hayırlı olsun Amerika! Kaldığın yerden devam et
Amerika! Savaş uçaklarının ekranlar için çok lezzetli bir ziyafet daha
çekeceğinden hiç şüphem yok. Sen Afgan dağlarında eğlencene devam et Amerika!
Amerikalı bizim gibi insan değildir. Amerikalı, aynı zamanda Amerikan hayatını
yaşayan kutsal bir imgedir. Amerikan yaşamının kutsallığı batı uygarlığının
pazarı. Amerikan yaşamı tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Ağzımızın suyunu
akıtır. Onlar nasıl yaşıyorsa 'ideal yaşam' odur. Özeniriz. Güvenlik, gökdelen,
araba, sigorta, banka kartları, giysi-içecek-ayakkabı markaları.
Bir ülkeye saldırıldığı için değil, kutsanmış Amerikan yaşamına saldırıldığı
için, batılı devletlerin tümü ABD'ye hukuküstü bir destek verip, kutsala
dokunmanın cezalandırılmasını istiyorlar.
Amerikan yaşam tarzına biz de çok çalıştık, plazalar, uzun siyah arabalar,
olmadı, beceremedik. Cavit Çağlar birgün dayanamadı Amerikan cezaevlerine.
İnsanda istidad (doğuştan gelen yetenek) olacak. Sonradan görmeyle olmuyor,
Amerikan yaşam tarzı körü körüne bağlılık ister, burasını becerdik. Sormadan
harcayacak, sormadan hayran olacak, sormadan tüketecek, buraları da yirmi yıldır
becerdik, ama şu halimize bakın!Bir şey eksik, doğuştan yetenek değil, doğuştan
"kutsallık", yani orda doğmuş olmak! Amerika'da doğmamış herkes zan altında!
Bugünlerde Tanrı Amerika'da doğmamışları korusun!
ABD'nin yepyeni bir savaşa hazırlanmasına hepimiz inanır olduk. ABD'nin savaşı
bitmiş miydi? Irak'a her yıl 400 bin ton bomba yağdırdığını kendi söylüyor.
Körfez savaşı öncesine dönün, tüm dünyayı Irak ve Saddam'a karşı nasıl
hazırlamıştı? Saddam gitti, Taliban geldi. Şimdi de Afgan ve Pakistan
halklarının öldürülmelerine hazırlanıyoruz.
Hazırlık aşamaları şöyle, birincisi milyonlarca çocuğun başına atılan
bombalardan kesinlikle vicdan azabından kurtulmuş olarak harekete geçeceğiz,
hepimiz. İkincisi, öldürmeden başka bir çözüm var mı diyen uluslararası
kurumların sürekli yeni bir yol arayışları, yani "iyilik arayışları"nın
bütünüyle anlamsız olduğuna inanmış oluyoruz.. Üçüncüsü: Bosna'da yüzbinlerin
ölümüne sessiz kalan Avrupa ve dünya, yeni bir suskunluğa hazırlanıyor, ancak
şimdi daha da derin bir suskunluk, artık suskunlukları çaresizlikten değil,
infaz yargıcının suskun bekleyişinde... Ve sonuncusu, gazetelerde, TV'lerde,
katliamı ve yoketmenin utancını hatırlatacak her türlü tartışma şimdiden
yasaklanmış durumda. Yahudiler ve Amerikalılar modern dünyanın kutsal kavimleri.
Sonunda onlar da başardı. Dünya tarihinde ilk kez bütün evreni bir linç
girişimine ikna etti.
Hiroşima'ya bilinmeyen bir bomba attılar, otun, böceğin dahi yokolduğunu görüp
tam emin olduktan onbeş dakika sonra ikincisini atmaya karar verdiler!
TV'ler bir tarafta kutsal Amerikan yaşamına saldırının en ağır şekilde
cezalandırılmasını normalleştirirken, diğer taraftan, tam tersi "yaşanmaya
değmeyen hayatların artık öldürülmelerine" karar veriyor. Yaşanmaya değmeyen
hayatlar nerdedir? Kimlerdir? 1. Kendini geçindiremeyen halklar! 2. Kendine
batılı hukuk içinde hayat-düzen kuramayan halklar! 3. Pislikten, açlıktan,
hastalıktan kurtulmayı beceremeyen halklar! 4. Amerika'ya kafa tutmuş halklar!
(Bir zamanlar Japonya, Vietnam, Irak gibi) İlk üç sıradaki halklar evrensel
yasalar uyarınca "kutsal" sayılır, ama, birbirlerini öldürür, katleder (Ruanda'daki
gibi, Taliban'ın muhalifleriyle olduğu gibi) yokederlerse, birşey denmez,
seyredilir. Yani, yaşanmaya değmeyen hayatları olan halklar birbirlerini nasılsa
yokediyor. Amerika'yı ilgilendiren, "kafa tutan halklar!".
Savaş tezgahının ideolojik, hazırlığı daha da vahim şeyler üretiyor. Mesela,
müslüman halkları "akıl hastaları" gibi göstermeye çalışıyorlar. Biliyorsunuz
Hitler kutsal Alman ırkını inşa için ülkedeki tüm akıl hastalarını ve ailelerini
yoketmeye başlamıştı. Akıl hastalarının öldürülmeleri dünya sağlığı için çok
gerekli. Müslümanların giyinişleri, sakalları, çok evlilikleri, çok çocukları,
arapça sloganları, batı hukukuna değer vermeyişleri çok uzun zamandır batılı
basında bir akıl hastalığı şeklinde yorumlanmaya başlanmıştı bile. Ülkemizin
islamcı aydınları da bu akıl hastalığının pekişmesine pek katkısı oldu,
özellikle TV'lerdeki görüntüleriyle.
Başka şeyler de oluyor. İnsan ve vatandaşlık hakları bildirgesi bizim bildiğimiz
batı uygarlığının Tanrısı gibiydi. Dikkat edin hem insan hakkı, hem vatandaşlık.
Yani kendi ulusundan olmayanların da hakları sözkonusu. Çoktandır kendi
toprağında doğmamış mültecilerin hakları batının hem düzenini, hem aklını, hem
de hukukunu bozmuş durumda. Birkaç yıldır batıda şu sorular sorulmaya
başlanmıştı bile. Başka topraklarda doğmuş olanların hakları var mı? Batıyı
ürküten buydu. Güzel bir fırsat doğmak üzere. Mültecileri kendi topraklarında,
yani, potansiyel mülteci doğulu halkları yokedilerek, mültecilik telafi
edilebilir. Ve, başka tür hayat yaşayanlara oluşturulan nefret, tiksinti, batılı
hayattan dışlamanın ötesinde, batı coğrafyasında yaşamalarının artık mümkün
olmadığını yavaş yavaş herkesi inandırmaya, ikna etmeye başladı bile!
Ve dünyanın dev ilaç şirketleri atılacak gaz bombalarının insanlara etkisini
araştırmak için Pentagon'dan çoktan izin almıştır! Biliyorsunuz yahudiler,
bilmem kaç derece bomba sıcaklığı ve zehrine dayanıklı mı diye deneylere
sokulmuştur. Ayrıca bu bilimadamları Nurenberg'de yargılanırken, dünyanın dev
şirketleri, bunlar itibarlı bilimadamlarıdır, dünya sağlığına, bilime katkıları
çoktur, işte yaptıkları deneyleri bütün dünyada kullanıyoruz diye,
bilimadamlarını savunmuşlar, aflarını sağlamışlardır.
Bir başka soru? Devletlerin yargılamadan mutlak öldürme hakkı var mı? Siyasal
alanda bu yetkiyi Türk devleti gibi Amerika'da acımasızca uyguluyor. (Bir
teröristi saklıyor diye bir köyü yakabilir. Saddam'ı saklıyor diye Irak'ı hergün
vurabilirsiniz.) Türkiye'nin Amerika'ya aşkı da burdadır. Zaten her ülkenin
birbiriyle ilişkisi, hukuki-siyasi ekonomiktir, yalnız bizimki aşktır. Aşıklar
diğer insanlara "bizi ayrı bırakın, biz başkayız, bizim hukukumuz sizin
mahkemelerinizi ilgilendirmez" der. Yani, canan, dövse de, sövse de, köle-kurban
etse de bu aşıkları ilgilendirir. Aşk, hukukdışı bir ilişkidir. İşte ABD'nin en
sadık dostu Suudi Arabistan üstleri kapattı. Biz, dünyada tek aşkı Türkiye,
canını fedaya hazır. Bush birçok devlet başkanıyla telefonda görüştü,
geceyarılarına kadar bekledik, bizi bir türlü aramadı. Biz de oturduk kıskançlık
mektupları yazdık. Gerçek bir aşk mektubu. Günlerce telefonu gelmeyen aşık
kurmaylar kafa kafaya verip, içli, bağlılık, sadakat, dünyada senden başka
sevdiğim yok, sözleriyle dolu inanılmaz bir mektup.
(not: yazar şu manşet için yukardaki sözleri etmiş olabilir http://arsiv.sabah.com.tr/2001/09/20/
veya
buş_sabah linklerini tıklayın (m.u.))
Kurmaylarımızı da aşklarından ötürü harcamayalım, bizim batıya olan aşkımız:
Kamusal bir yükümlülüktür! Ve artık ekonomik de bir yükümlülük. Krize dolar
bulmak zorundayız. Yani, Dinç Bilgin, Erol Aksoy, Cavit Çağlar'lar yüzünden
şimdi Afgan dağlarında çocukları yokedeceğiz.
Bu bir sömürgeleri düzene koyma savaşı, bu bir yoksul- zengin savaşı, ama
yoksulla zenginin savaşına yine dindar bir kılıf, yine kilisede uydurulmuş bir
senaryo arıyorlar. Medeniyetler savaşı diye bir yalan. Bir eski zaman maskesiyle
gizliyorlar. Daha şimdiden hristiyan-müslüman savaşı diye yazıyorlar tarih
kitaplarına. İnsan aklının almayacağı, keyifleri uğruna açtıkları bu korkunç
savaşı, yine İncil'in sayfalarıyla örtüyorlar. Kutsal, aziz ilan edilmek için
mi, din savaşı diyorlar. Savaş tüm dünyaya yayılsın diye mi? Güzelim
medeniyetlerinin vicdanı sızlamasın diye mi? Alevli gazlarla bebeklerin pespembe
yanaklarını yakmak için dahi bilimadamlarının müthiş buluşu: Tanrı diye bir
gerekçe! Oturan Boğa söylemişti, "biz, beyaz adamı görünce, Manitu'nun beyaz
adamı da yarattığını öğrendik, Manitu beyaz adamı da yarattığına göre bu
topraklar hem beyaz adamın hem bizim". Beyaz adam her on yılda bir başka ülkeyi
yakıyor. Beyaz adamın savaşmadığı kıta, yoketmediği ırk kalmadı. Din savaşı-din
savaşı diye dilinizi yormaktan vazgeçin. Dünyanın tüm ülkelerini ölüm tarlaları
haline getirdiniz! Afrikalı ülkelerin, kızılderililer'in, Vietnamlılar'ın
savaşmak için sadece zehirli küçük okları vardı. Beyaz adamın bahaneleri her
zaman çoktu. Yıldızların bile dönüp bakmadığı şu ağaçsız, otsuz boşluklara
çıldırarak bombalar atmanın din savaşıyla ne ilgisi var. Asya'nın en ümitsiz
dağları, taşları. En sıska katırlarının eşelediği bu topraklardan çamur bile
olmaz, testi, çömlek hiç olmaz. Burnunu çekerek toprak damlarda yaşayan
bebeklerin üstüne alevler dökecek din savaşı diyeceksiniz. Bir kiraz ağacı, bir
ceviz ağacı bile olmayan, bir davul dahi çalınmayan, hiçbir kadını mesut, hiçbir
çocuğu mutlu olmayan, şeftaliler, üzümleri hiç tanımayan bu halkın üzerine kan
kırmızı bir fırtınayla alevler döküp din savaşı diyeceksiniz. Yirmi yıldır
aralıksız bombalamaktan, kavrulmaktan lavlar gibi taşı kayası demirleşmiş bomboş
bu dağlarda, tek bir kilimi, tek bir tahtası olmayan bomboş bu topraklarda neyi
yokedeceksiniz. İçi kıvıl kıvıl kurt kaynayan bir köpek leşi dahi bulunmayan bu
mekanları neden cezalandıracaksınız? Borsanın düşüşünü önlemek için, birkaç
nükleer deneme!
Nükleer av başlıyor. Yamaçlardan akan sular. Sevimli birkaç küçük ot. Metal
şatolar uçuyor derin göklerde. Kırmızı yanaklı sümüklü çocukların gözlerine
anneler sürme çekmiş, peçe altında görünmeyen kendi gözlerini anlatmak için.
Yıldızlarda saklanmış efsane yaratıklar gibi bombalar. Dilini yutmuş sert
kayalar. Dilini yutmuş toz toprak. Alevden gazlar uğursuzca solukları kesecek.
Gün doğduğunda keyifle gezinecek kameralar. "Aklımızdan hiç çıkmayacak" diye
haber geçecek muhabirler, hiç ürpermeyen insan türleri. Cana, ota, böceğe
kıyanların ekranları, yine İslamabad'dan bildirecek. Ki, onlar yıllar boyu,
fotoğrafçısı, dağcısı, belgeselcisi, Tanrı misafiriyim diye bir fotoğraf çekme
eğlencesiyle kaç bin kez konakladığı o köylerde. Şimdi, buz gibi esen sessiz bir
yel. Zehirden bir yağmur, biberden bir duman taşıyacak. Cam kırıkları gibi hava
takılacak gırtlaklarına. Hızla yayılan alevli gazın sıcaklığı önce gözleri
patlatacak. Ömrü duayla geçmiş, birkaç keçisinin başında yün büken Afganlı bir
ihtiyar. Eski halıların yıpranmış uzamış püskül telleri gibi sakalları,
salyangoz kabuğu gibi burun deliklerine asitli su gibi dökülecek hava. Amerikan
tşörtleri giymediği için yakılarak cezalandırılacak. Şok boğulma! Hani şakır
şakır ağlayacak zamanı kalabilseydi. Az önce yusufcuk böceğiyle oynamış çocuk,
büyülü gözleriyle tesbih gibi toparlanmış böceğin nasıl da çabucak tehlike
anında gizlendiğini meraklı gözlerle izlemişti, neye baksa kan kırmızı bir
fırtına, bunun adı: Din savaşı! Çiçeklerin havalanmadığı, ilkbaharın hiç
yaşanmadığı, Tanrıların terkettiği o bomboş dağ yamaçlarında, elleri hiç
okşanmamış çocuklar "din savaşı yüzünden yokedilecek!" Bu azmanlar, bu
canavarlar, bu vampirler, bu frankeştaynlar her defasında bir bahane bulabilmek
için şehirlerinin her bir yakasına onbinlerce üniversite açtılar! Ah Tanrım
keşke burda olsaydın!
Biz, bağrından çıktığımız doğuyu, doğulu halkları terk etmedik. Terketseydik,
bayram, ölüm, tören gibi arada bir uğrardık hemşerilerimizin yanına. Biz,
kendimizi doğu topraklarından koparttık. Sanki hiç olmamış gibi, büsbütün
yitirdik. Doğu defterini ebediyyen kapattık. Doğulu hemşerilerimiz de bizi
yanlış anlamasın, batıya karar verdiğimizde otomobil, telgraf dahi icad
edilmemişti. Bize heveslenen doğulu kardeşlerimiz de gizlice ve sırayla çıkmaya
başladılar evlerinden, ama yalnız parası, petrolü olanlar çocuklarını
okutabildiler, o kadar. Üzerinde binyıl seviştiğimiz İran halısını, Türk
kilimini sudan ucuz satlığa çıkarttık.
Batı kültürünü ideal edindik, batılı kadınların ağzını sevdik, o tatlı ağız
aklımızı aldı. Yüzelli yıldır küçük bir kamıştan yapılan kavalla piyano arasında
her tartışmaya girdik. Artık o bin hatıralı geçmiş gecelere dönüş de yok!
Bodoslama, hiçbir şey bilmeden belirsizliğe doğru gidenler, "kadere kırkbeş"
der, kadere kırkbeş atıldık batıya. Hititler'den serviliklere kadar, bu en güzel
mezarlıklardan korkup kaderimizden kaçıverdik. Temiz bir sayfa açmak için.
Kültür ve siyasi tarihimizin en büyük yanlışı, en vahim suçunu işledik. Aynı
kültür coğrafyasından, aynı tarihten beslendiğimiz, aynı bedende can olduğumuz
Pakistan, Irak, Suriye, İran, Tunus, Fas gibi toprak parçalarına bir daha dönüp
bakmadık. Tarihin kanlı hışmına uğramış bu eski avlulara bir daha girmedik.
Duaları afyon gibi bu eski ve kızgın yoksulluktan utandık. Müzikal melekler
gelip bizi kurtaracaktı. Çok sesli müziğin enstrümanları tuhaf boruların
seslerini, işte sevgilimiz bizi çağırıyor aşkıyla, marşıyla dinledik. Yalnız
sivrisineklerin soktuğu bu yoksulluğu, bizden sonra Yahudiler ısırdı, batılılar
bu toprakları sömürdü, kullandı, oynadı. Bize iyilikler getirecek bilim,
batılılar buralara tıp, sanat, hukuk öğretmek için gönüllü misyonerler de
yolladı. Doğu dipsiz bir uçurumdu. Gül yağını bırakıp parfüme koştuk, muhabbeti
bırakıp tartışmaya girdik. Türk aydınları yemin etmiş gibi bu topraklara bir
daha bakmadı. Doğu, geçmiş loş uçurumlarmış gibi, bu toprakların çocuklarına
ülkemizde bir üniversite açıp davet bile etmedik. Büyük bir sahipsizlik ve
yoksulluk kayasında altında iniltilerine, kuşkularına, türkülerine değer
vermedik! Türk aydınlarının bu esrarlı topraklarda anlatacağı çok şey vardı.
Türkiye kendine ölümsüz bir şafak istiyorsa siyasi, kültürel bir varlık olarak
yaşamak için bu topraklara mutlaka insani ve evrensel nedenlerle koşmalıydı.
Yeni dünyanın ilahlarının emirlerine uyduk. Modern giyinmek, modern gezinmek
gibi küçük tatlı ihtiraslarımız oldu. Batılılaşmayı batıya yalvarıp yakarma
sandık. Doğu topraklarında acilen iki yöne koştuk. Biri ırkçı-siyasi nedenlerle
Orta-Asya'ya.. Yitik bir zamanı aradık. Aşkımızı söyledik. Bizden daha kurnaz
kardeşlerimiz ağlayan yüzümüze Manas destanı okuyup bizi geri yolladı. Diğeri,
islami ideolojik sebeplerle islam ülkelerine koştuk. Bu ihtiyar sakallı gençler
kapkara bir mum gibi kapkara ülkeler kurmuş, kapkara cinayetler işliyordu. Artık
sokulgan değildik. Sesimiz seslerine benzemiyordu. Ateş yıldızı gibi gözleri
hala duruyordu ama herbirinin ceplerinde bombalar gizliydi. Zaten biz de, sırf
insanlık için, ya da sırf Allah rızası için bu toprakların çocuklarına ayrım
gözetmeksizin koşacak aydınlardan, kültürden, zihniyetten yoksunduk. Bizimle
ilgili ne varsa unutmuşlardı. Evrensel dediğimiz her şey sanki batıdaymış gibi
algıladı Türk aydını. İşin kötüsü çok da yaralıydık. Bu komşularımız,
kardeşlerimiz, bizimle aynı evrende, aynı acılar içinde yaşamıyorlarmış gibi
davrandık. Asırlardır altından nallarıyla dörtnala geçtiğimiz o topraklarda
elimizde ne dizgin kaldı, ne üzengi! Bir büyük bahane de biz bulduk, I.Dünya
Savaşı'nda arkamızdan vurdular bizi, ebediyyen kilitledik doğu kapılarını.
Sevgili sultanların hükmü altında tek bir güzel günümüz de mi yoktu? Artık
suları çoktan uyumuş, güneşi çoktan donmuş bu topraklardan iğrenmeye başladık.
Şimdi, dün bizi vuranlarla kolkola, biz onları vuruyoruz. Ve çocuklarımız hiçbir
şey bilip anlamadan tatlı tatlı seyrediyorlar kardeşlerimizi vurduğumuz bu
ekranları. Geçmişin o bayram günlerinden bir el sıkışması dahi kalmadı anımızda,
yüzyılların uğultusu kovdu bizi doğup büyüdüğümüz tarihten!
Bir tarih, bir evrensel bir insanlık derdimiz olsaydı, bize en yakın dünya
acıları içinde bu kardeşlerimize koşardık. Batı bizi nasıl sarhoş etti ki o eski
mutlu şehirlerimize bir gün olsun gitmedik. Ahlaksız, ruhsuz, karaktersiz
aydınlarımızın ne bir makalesini, ne bir şiirini , ne bir konuşmasını duyduk,
doğunun hala mahmur hala derin uykusunu bize anlatan. O mahzun ceylan gözlü
kızları coğrafya dergilerinin fotoğrafçılarına terk ettik. Lağım, kolera, açlık,
ışık hızıyla çoğalan nüfus, tabutsuz ölüler, korkunç yakarmalar, bir mahallede
bir milyon kalabalık ve hepsi çöp evlere, hepsi karanlığa hepsi pisliğe gömülmüş
kardeşlerimizi suskunlukla seyrettik. Aman bize bulaşmasınlar, aman
düşündüklerimi duymasınlar diye, kapkara zindanlarda yalnız bıraktık. Bizim de
elimizi atacağımız, hukuk, siyaset, sanat konuşacağımız ülkeler yok muydu? O
muamma dolu semavi koşuyu, orda bıraktık. Ne kadar derdimiz varsa Avrupa'ya
sürdük, kendi siyasetimizi, kendi ekonomimizi, el açıp Batı'ya dilendik. Çözün
sorunlarımızı, yardım edin bize diye batının kapısında köpekten beter ağladık.
Şimdi, ortada kalakaldık, çırılçıplağız. Duygusuz gözlerimizden kalbimize tek
damla gözyaşı inmedi! Ey rüzgar, git ve pişman olduğumuzu söyle adını
unuttuğumuz o ülkelere, adını unuttuğumuz o eski gecelerin mutlu şehirlerine! Ey
rüzgar, söyle onlara ne uzun bir acıdır bu, tükenmek bilmiyor! Aşk kelimesini,
mecnun kelimesini öğrendiğimiz o topraklarda kıyılan, yok edilen insanlar
umurumuzda değil artık! Kara peçeler de giysen, uzun eteklerde giysen, yağlı,
kirli, sakallarla çirkinleşse de yüzün, sen benim asırlardır aynı kilim üstünde
kıvrılıp yattığım kardeşimsin diyecek tek bir aydın kalmadı. Sırf senin
şairlerinin ustalaştırdığı bir kederle sana koşacak, gönüllü koşacak, gönlünü
verecek tek bir kültür adamı, tek bir yazar kalmadı. Ey rüzgar, git söyle onlara
yüzyıl burada edebiyat, kültür değil, ihanet planladık.
Ebedi bir küslükle arkamızı döndük doğu'ya. Ve şimdi, üslerimiz, askerlerimiz,
bizim çocuklarımız, bizim işbirliğimizle Amerika'yla başbaşa bu toprak
parçalarını nükleer temizlikten geçirmek için, doğulu halkların karşısına
dikildik. Batı kültürünü ruhen benimsemiş olabiliriz. Ruhen, islamcılık,
kıyafetleri, siyasetleri, diktatörlerinden iğreniyor olabiliriz. Ama buralara,
kahpelikle, pezevenkce, nükleer bomba taşıyıcılığından başka yapacak, söyleyecek
insanlık görevimiz yok muydu? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Doğup büyüdüğümüz aynı
şairler, aynı geçmiş, aynı hikayelerin topraklarına elin gavuruyla bir olmuş
bombalamaya koşuyorsun! CNN'deki Afganlı, Pakistanlı müslüman görüntülerinden
çok mu tiksindin! İnfilak edecek olan Yunus Emre'dir, Muhammed İkbal'dir.
Mustafa Kemaldir, Cinnah'tır! Sen ne yapıyorsun Türkiye! Ne çabuk unuttun, 1914
yılında batı basınında bizim de aynı resimlerimiz aynı vahşi çirkinlikte
yayınlanıyordu. Bu düşmanların aynıları, aynı sebeplerle 1914'de bizim
topraklarımıza aynı silahlarla girdiler! Irak topraklarında, Yemen'de bugün
çıkan petrol kadar kan döktük biz! Kağnılarla savaştık deyip ağlıyoruz, mermi
taşıyan kadın resimlerini hala paralarımıza basıyoruz. Ballı meyvelerini kim
yedi bu kanlı coğrafyanın. Görmüyor musun, kaç yıldır İran, Irak sınırından
ülkemize gizlice girmek isteyen mültecileri tarayarak öldürüyoruz, basın suskun,
kimsecikler duymuyor. Ağrı, Van illerimizde mülteci sayısı on binleri buluyor.
Her savaş yüz bin, milyon mülteci demek, sınır karakolunda hepsini yine makineli
tüfekle tarayacak mısın? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Hangi uygarlığa koşarsan,
hangi uluslararası pakta koşarsan koş, bu kardeş ölülerinin sesleri ardından
gelmeyecek mi? Alnımıza derin bir kahpelik yarası açıyorsun Türkiye! Ebedi bir
azap içine sürüklüyorsun çocuklarını. Kendi ülkemizin köylerine gönderecek
doktor bulamıyoruz, oralara nasıl gönderelim, diye küstah bir yalanla kendini
kandırıyorsan, Kurtuluş Savaşı'nı bir daha düşün. Bir zafer değildi, I.Dünya
Savaşı'yla birlikte bir imha hareketiydi, bir imhadan geçirildik. Şimdi aynı
topraklarda 1914 yılında trenlerimizle süvarilerimizle, genç doktorlarımızla
cepheden cepheye koşuyorduk. Bu savaşlar yok etti bizi, tarihten silindik.
Dağlarımızda bir topal eşşek, Ankara'mızda bir sağır İsmet kaldı. Hukukumuzu,
siyasetimizi, ekonomimizi kuracak işletecek aydın kadroları cephelerde bir mezar
küreğiyle orda bıraktık. I.Dünya savaşı ve kurtuluş savaşının yıkımıyla
yüzyıldır toparlanamıyoruz, yüzyıldır başımızı kaşıyamıyoruz. Dünya tarihinin en
cani soyguncuları, bankacıları, gazetecileri nereden türedi sanıyorsun. Sahipsiz
bu ülkeyi yağmalamaktan zevk alan bu bankacıları hangi şartlar, kimler doğurttu.
Çıtları çıkmayan, hepsi kör bir uykuya dalmış bu aydınları kim büyüttü
sanıyorsunuz. Sadece Kerkük topraklarımızda kalsaydı, Diyarbakır değil doğu'nun
Avrupa'nın en parlak şehri olmaz mıydı? Kafkasya'da, Süveyş'te, Yemen çöllerinde
bizi imha edenler, şimdi yine kaldıkları yerden saldırıyorlar. Sen ne yapıyorsun
Türkiye? Bizi de 1914'de öldürülebilir halklar, öldürülebilir insanlar
kategorisine sokup hiçbir çığlığımıza batıdan kimse cevap vermedi. Koma haline
girdi kültürümüz. Beynimiz süresiz bir ölüm yaşadı. Bu yüzden hala nerden
başlayacağımızı şaşırdık. Hangi kültürün içinden geldiğimizi karıştırdık.
Türkümüzü, şarkımızı unuttuk, yasakladık. Bir yüzyıl bu imha hareketinin
sonuçlarıyla kendi içimizde birbirimizi yedik. Kuzey Afrika'yı, Orta-doğu'yu bir
midyenin içini yer gibi elimizden alıp lüp diye yutuverdiler! Bu olup biten
savaş bizim maceramızdan birşey hatırlatmıyor mu sana! Biz imha edilirken
burada, arkamızdan sadece Pakistan para toplayıp göndermedi mi Mustafa Kemal'e.
Sen ne yapıyorsun Türkiye! Amerikan bombaları Pakistan'a düşerse şimdi,
öldürülmenin korkunç acısı değil, hiçbir tarihin yazmadığı bir ihanetin baş
suçlusu olacaksın! Sen ne yapıyorsun Türkiye? Hıristiyanlarla-Müslümanların
savaşıysa, senin hristıyanların yanında ne işin var? İyilerle kötülerin
savaşıysa, senin kötülerin yanında ne işin var? Burada, yüz binlerce evladın
bugünlerde oturmuş, kara kara bunları düşünüyor!
Tarih sahnesine ilk çıktığımız, İpek Yolu'na ilk düştüğümüz günden beri, şimdi
bombaladığımız o şehirlerde, unutma Türkiye, eski bir sevgilimiz vardı. Kızgın
güneş altında, sıskacık bedenleriyle. Duman renkli sarıklarıyla sadece
yiyecekleri kadar dilenen. Vebalı gibi tirtir titreyerek ilahiler söyleyip aşk,
aşk, aşk deyip üç kıtanın dağlarında gezinen dervişlerimiz, erenlerimiz,
abdallarımız vardı, aynı aşkın çocuklarıydık biz.Dünyanın en güzel kalpli bu
dervişlerin çocukları! Bu aşkı kim bitirdi?
nihatg@leman.com.tr
|