|
AKP’nin kısa tarihi, Türkiye’nin önündeki 15-20 yıllık politik yaşam için büyük
mesajlar taşıyor. Gerçi henüz sert bir sosyal ve siyasi kriz yaşamış değiller.
Ve önceki sağ iktidarlar tarafından halkımız delirtildiği için bundan sonra
ülkeyi kim, nasıl yönetirse yönetsin hoş görünecektir, iddialı konuşacağım. II.
Mahmut’un otuz bin yeniçeriyi öldürüp yeni bir askeri teşkilat kurduğu günden,
yani iki yüz yıldır siyasal trajedilere, sosyal facialara dönüşen laik-şeriat
tartışması en yumuşak seviyesine inmiştir.
Bunu biraz da her sağcı iktidar gibi
siyasetlerini devletin sert zeminiyle bütünleştirme temayüllerinde aramak lazım.
Ancak, otoriteye başkaldırı sert Müslümanların en büyük siyasi değeri iken bu
kötü modelin birkaç ayda değiştirilmesi, sabırlı davranılması, otoritenin
aptallık ve zayıflığını da mucizevi bir şekilde, yani, zeytinyağı gibi üste
çıkardı. 28 Şubat günlerinde medya ve ordu baskısından aklını kaçırmış
muhafazakar Müslümanın şimdiki sakinliği, sağlıklı uyum çabası, muhafazakar
Müslümanların dayanıklılıklarını test ettiğini gösteriyor.
Bu acı dolu sessizlik ve bekleyişten yeni bir güç kazandılar. Muhafazakar esnaf
iki yüz yıl aradan sonra ilk defa gülümsüyor. Unutmayalım AKP’nin kökeni, AKP
iktidarı, tekke ve zaviyeden doğmuştur, yani esnafın dini dayanışmasıdır. Bu
toprakların derininden akan ve bin yıldır kesintisiz süren ahilik, esnaf
dayanışması nihayet nimetlerini siyasal anlamda vermeye başladı. AKP iktidarı
bir siyasal sorunlar yumağını çözdüğü için değil, makas değiştirip raylara
oturmayı başardıktan için Türkiye’nin önünde şimdiye kadar tanık olmadığımız
yeni bir kapı açmıştır. Birbirlerini potansiyel tehlike gören medya-AKP-Ordunun
bu uyumunun ne anlama geldiğini hepimiz merak ediyoruz.
Ordudan korkup tırsmak
değil, çalışkanlık ve dürüstlükle devlete derinden bağlanmak bu yeni akıllı
çocukların üzerinde teorik olarak çalışılması gereken yeni tür bir siyaset
üretti. AKP liderleri, dindar aile tipinden asla geri adım atmadan, modern
yetersizliklerini de gidererek, müslümanların tık nefes heyecanla beklediği yeni
bir “açılım” üretiyor. Muhafazakar müslüman hem devletten otorite, hem de
popülariteden otorite istiyor. Dışlanmışlığın acısını öfkeyle değil, anlayışla
gidermeye çalışıyor. Muhafazakar demokrat kavramı çok erken bir kavram, uzun bir
müddet daha “demokrat” unvanlarına katıla katıla güleceğiz, demokratlık sosyal
alanda, sigorta, işsizlik, ücretler, konusunda sağlam ve anayasal ve kalıcı
birkaç çivi çakmaktan geçer. Henüz iktidarın üçüncü-beşinci ayında işçi ve
memurlara karşı bu denli küstahça sesleniş, iktidarın üçüncü yılında kanlı
bıçaklı olacaklarını da işaret ediyor.
Üstelik ülkemizde bu kadar acı çeken insan varken, demokratlık unvanına
Müslümanların da sahip çıkması, demokratlık unvanının siyasette hala kapış kapış
gitmesi şimdilik siyasi tüccarlıkla açıklanacak bir şey. Ve bakalım, sosyal kriz
anlarında önceki sağcı iktidarlar gibi sırtlarını devlete,medyaya, orduya verip
onlarda halkı mı suçlayacak, göreceğiz. Ancak, önceki iktidarlar tarafından
halkımız düş kırıklıklarına alıştırıldığı için, AKP’nin hayal kırıklıklarında
çok acı çekmeyeceğiz. Dindar aile kavramını sosyalleşiyorlar diye fazla
sündürmemek gerekir, hadi Adnan Şenses’i izlediler, hadi maymun sevdiler, ama,
maymun çıplak kırmızı götünü dönünce başlarını utançla çevirip uzaklaşırlar,
alay etmiyorum, annemden biliyorum. Sosyallik rakı içenlerle aynı masada oturmak
değil, sosyallik, ucuz bira içenlerin de derdini ciddiye almaktır, şimdi bu
düşüncemi her AKP’li ciddiye almaz ve katıla katıla güler.
Ve AKP’nin bir şansı da, Türk kamuoyu tüm enerjisini medya yazarlarının
bereketli cahilliğine harcadığı için, AKP’yi izlemeye enerji kalmıyor. Türk
medyasının Irak’a asker göndermek, ordunun şerefiyle oynamak gibi, Türk devlet
iradesini bu kadar baskı altında tutmasının dehşetinden kafamızı kaldırıp,
AKP’ye bakamıyoruz! Peki, AKP ikiyüzlü mü duruyor, hayır. Müslümanlar, devlete
de ilahi anlamlar verip derin saygı duydukları için camii kapısı gibi, devletin
de kapısında ayakkabılarını çıkartıp içeri girmek istiyorlardı, devleti
yücelttikleri için. Tayyip ve arkadaşları, devletin kapısından ayakkabıyla
girilmesinin dinimizce bir mahsuru olmadığını müslümanlara öğretiyor. Yani
müslümanlar her şeyi düzeltmek istiyordu, şimdi Tayyip iktidarı, görevleri ve
sınırlarını iyice çizerek, işte bu anlamda gerçek laik oldular!
AKP’nin inanan kimliğini koruyup, eşitlikçi, demokratik bir toplum tasavvurunu
öğrenmesi yıllarını alacak. Onlar hala, zengin, mal sahibi ailelerin, kadir
geceleri, ramazanlar, yoksullara yardımla o büyük geçmiş kültürün kurulacağı
tezine inanıyor. Müslüman muhafazakarların gözü, bu toplumun yeniden soyluları
olmak. Bu bir dünya, tarih klasiği, önce zenginleşmek ve soylu unvanlar atmak,
sonra yoksul halkın başını yardımlarla okşamak. Bunlar gelenek içinde, yani
Osmanlı, yani geniş kültürümüz için ideal davranışlardı, o günlerde de
yalılar-konaklar-paşalar yoksullara bahşiş vererek, hatta, bir bahşiş ve sadaka
kültürüyle bir toplum yarattılar. Garibanların bir öğün karnını doyurmak
cennetlik olmak için yetiyordu. Hatırlayalım, Osmanlı bir vakıf medeniyetiydi,
yoksullara yemek dağıtan imaretler bu uygarlığın en köklü ve yaygın kurumuydu.
Unutmayalım, yakın tarihte müslüman siyasetçiler ikiyüzlü davranmışsa, bu aşırı
baskı ve zor altında kaldıkları için. Yani müslüman muhafazakarlar kesinlikle
farklı bir yaşam arayışı içinde değil. Unutmayalım, AKP için de zengin olmak
“dini bütün” olmak gibi bir anlam taşımaya çoktan başladı. Eğer bir parti
zenginleşmeyi bir iman teorisi olarak çözmüşse, o parti onlarca yıl yaşayacak
demektir. Weber de bu yorumu yapmıştı, 16., 17. yüzyılda batının ilk hıristiyan
tüccarları, münzevi Hıristiyanlara zenginliği, yani kapitalistleşmenin
dinimizce, itikadi hiçbir zararı olmadığı düşüncesine inandırarak bir reform
yapmışlar, yani, zengin hıristiyanların daha iyi hristiyan olacağını herkesi
inandırarak yola çıkmışlardır!
İşte diğer tüm partilerin kara kara düşünmesi gereken bu, itikadi zorluklarını
aşmış sağlam bir partiyle karşı karşıyayız, bir on yıl daha kimse iktidara
heveslenmesin. Türkiye askeri darbeleriyle işçi, memur maaşlarını, ücretlileri
bitirdi. Yani, sosyal sigorta sistemini, sendikaları 12 Eylül’le iptal etti.
Şehrin merkezindeki ücretliler yoksullaşırken, varoşlardaki müslümanlar bu
sigorta sistemine tutunmadıkları için pek zararını görmediler, ve aralarında
yüzyıllarca devam edip gelen esnaf dayanışmasıyla büyük bir örgütlenme kurup,
ülkenin tek ve yegane siyasi şansı olmayı başardılar. Varoşlardan başlayan bu
dayanışma aynı zamanda on binlerce insanın talebelik, çıraklık günlerinden beri
birbirlerini tanımasını, dayanışmasını sağladı. AKP iktidarı bir zamanlar
kendisi gibi yoksul, itilmiş, zayıf, zengin olamamış insanlar-kitleler hakkında
neler düşündüğünün de sinyallerini veriyor. Korkarım ve sanırım, bu yoksulluk ve
kötülükten asla sorumlu olmadıklarını bir cevap olarak çoktan hazırlamış
durumdalar.
AKP iktidarı yakında, Irak’a asker göndermeyle büyük bir sınavdan geçecek,
ölüm-kalım meselesi. Gönderirse tüm bu ikiyüz yıllık muhafazakar esnaf birikimi
tarihe karışacak! Bakalım AKP, efendinin koltuğunu temizlerken, yorulup, heves
edip, oraya oturmuş aşağı sınıftan bir hizmetçi gibi mi davranacak. Yoksa o
koltuğun gerçek sahibi, asırlardır dışlanan, kovulan, kayıp imparatorluğun
varisi gibi mi davranacak. Bu koltuğun soylu ve hakiki sahibi olup olmadıklarım
Irak’a asker gönderip göndermeme kararında hepimiz şahit olacağız!
AKP’nin de Özal gibi, özelleştirmeden, IMF’den, yani kapitalizmden hiç
korkmayışları ve okulları dahi satacak kadar bilgisiz, korkusuz, fütursuz
oluşları ürkütüyor insanı. Ekonomi, borsa ye kapitalizmin dilini bu kadar
safiyane ve bu kadar rahat kullanıyor oluşları, yeni bir Özal faciası mı, yoksa
cahil cesaretleri mi göreceğiz. Ancak, bir Özal hayranlığı çarpıyor gözümüze,
ilk günler Özal’ın da eli hiç titremezdi. Bütün iktidarların bildiği ve yine de
unuttuğu o büyük gerçek, ilk günler ekonomi kimseye zarar vermez. Ancak,
beslenme çantalarında sadece IMF olan bir iktidarın pekçok siyasi hevesini de
pek ciddiye almamamız gerekir!
Özal da canının istediğini yapıyordu. Bu öznel tavrı, onun kafasının hiç karışık
olmadığı gibi, bizlerde büyülü bir etki yapıyordu. Siyasi ve ekonomik
hezimetlerinin üstünde hiç durmayıp, rüzgar gibi başka konulara atlayarak,
büyüsünü sürdürdü. Ve işte bu şımarık Çankaya şişmanının Türkiye’ye attığı
kazıktan hala kurtulamıyoruz. Yirmi yıldır hayalicilerin, hırsız bankacıların ve
Özal eliyle medyaya peşkeş çekilen Türkiye bir daha kendine gelemedi. AKP’liler,
Özal’ın büyüsündeki müslümanlar. Özal’ın Türkiye’yi, banka, mafya, medya,
siyaset olarak tam bir kötürüm hale getirdiğini hala göremiyorlar! Özal’ın tek
kanallı bu büyük şovunda, bir yığın yerden bitme işadamı, siyasetçi çok başarılı
bu şovmen rolünü iyi oynadı. Buna meşhur gazeteciler de dahil. Başarılı bu
şovmenler Türkiye’deki bütün değerleri allak bullak etti, ülkenin altının üstüne
gelmesine rağmen bugün dahi bu şovmenler keyiflerini hiç bozmadı. Özal’dan sonra
Türkiye tüm sosyal birikimini çöpe attı. Artık yalnız holdingler “yurttaş”
haklarına sahip. Artık yalnız holdingler aydın olabilir, holdingler yazar
olabilir, holdingler sanatçı olabilir. Ordumuz ve sağ iktidarlar böyle buyurdu,
basını da holdinglere teslim etti, sadece Türk halkının değil, kendi şeref ve
haysiyetlerini de holding basınına emanet ettiler. Ve böylelikle, mesela
Hürriyet Gazetesi, gelmiş geçmiş Türk tarihi içinde, Türkiye Devletine, Türkiye
halkına ve Türk kültürüne düzenlenmiş en büyük suikast olarak sahneye çıktı!
Dünyada tek bir kapitalizm şampiyon oldu, o da ABD kapitalizmi. Taklit edenlerin
hiçbiri başka ülkeyi kapacak, soyacak kadar süper güç olmadığı için,
kapitalizmin tüm diğer örnekleri IMF’ın kucağında bitkisel hayata geçti. Tarih
bütün dünyalılara küçük Amerika olunamaz, ancak Amerikan karakolu olunur
yasasını öğrettiği halde... Bakalım Tayyip ne öğrenmiş, Irak’a asker gönderme
kararında bunu da göreceğiz!
Son iki-üç yılda yirminin üstünde taşra şehirlerine gittim, esnafın ve küçük
işadamlarının bir aile gibi içice yaşadığını gördüm. Şüphesiz bunun köklü ve
tarihsel sebepleri vardı. Ankara’da, 25 yıldır hiç aksatmadan yılda birkaç kez
yan mahallelere geziye çıkarım, en ayrıntılı sokaklara kadar, Gülveren, Aktaş,
Altındağ, Yenidoğan, İsmetpaşa. Çocukluğumun sefaletinden değişen bir şey yok.
Şehir, orda yıkıntı, harabe, pislik dolu sokaklarıyla donmuş kalmış. Derme çatma
evler, çöp dolu sokaklar, kahvelerin şekli, insanların yüzleri hiç değişmiyor.
Dünya kaç defa dönüyor bu sefil sokaklar değişmiyor. Değişen tek şey, benim gibi
birkaç kişinin o sokaklardan çıkıp başka mahallelere gidişi. Ancak, her
mahallede, nerdeyse her sokakta, deposu ağzına kadar dolu bir müslüman esnaf
mutlaka var. Nasıl çalışkanlar ve diğer sakinlerden ne kadar farklılar. Diyelim
Urfa’dan, Çankırı’dan gelmiş Beş-on genç arkadaş bir harabe eve sığınmış, bu
müslüman tüccardan günlük üç-beş elektronik eşya alıp satar, akşama parayı
getirir. Diyelim, müslüman esnaf, mahallede namusunu, ahlakını takip ettiği
birini çevirip hemen yan sokakta bir dükkan açtırır, sat, yarısı senin, para pul
yok. Kahveye gitmeyen, içki içmeyen, haylazlık yapmayan her çocuk, müslüman
esnafın gözünde geleceğin ortağı gözüyle görülür. Eline bir saç kurutma makinesi
yada ütü yada birkaç cep telefonu verilip sokak aralarına salınır. Çocuk günde
birkaç parça mal satabilirse memleketten kardeşlerini çağırır, yolunu yordamını
öğrenir. Beş kuruşsuz geldiği bu şehirde karnını doyurur ve bir iş kurmanın
kapılarını zorlar!.. Çocukların çok mal satması değil, ahlakları ve
çalışkanlıkları ve güvenleri test edilir, işte aklımca bunu tartışmak istiyorum.
15.16. yüzyılda Osmanlı toplumunda tütün içilmesinin yasak olup olmadığı
tartışılıyordu. Tütün topluma yeni girmişti. Tarikatlar (tekkeler) veryansın
ediyor, farklı fikirler, Kur’an’da açıkça yasaklanmadığı için kafalar karışık,
alimler birbirine girdi, mekruhtur diyenler, günahtır diyenler. Bu tartışmanın
birkaç yüzyıl sürmesi dikkatimizi çekmeli. Tütün bir semboldü, kahvelerin
sembolü. Tütün yasağı altında protesto edilen kahveler. Kahve demek, başı boş,
haylaz insanların oturduğu, kontrol edilemeyen mekanlar. Osmanlı toplumuna yeni
bir mekan türü giriyordu: Kahve. O güne kadar toplumun tanıdığı yerler, diyelim
çarşı-pazar, cuma-camii, diyelim tekkeler, diyelim loncalar. Tüm bu mekanlar
kontrol altında. Esnafların her birini kontrol eden esnaf dernekleri vardı,
loncalar, ahi birlikleri binlerce yıl çarşı-pazarları bir nizam içinde tuttu.
Camiiler kontrol altında, tekkeler bağlı oldukları şeyhlere, tarikatlara ait.
Peki kahveler kimin? Orada herkes, aynı görüş, aynı düşünce aynı meslekten
olmasalar da yanyana oturabiliyor, bu korkunç bir anarşi. Müslüman esnaf bugün
dahi kahveyi sevmez. Kontrol edilemeyen bu mekanlarda o yüzyıllarda herkes her
şey aleyhinde konuşabilir, korku bu.
Devletin ve tarikatların kontrol etmekte güçlük çekip paniğe kapıldıkları
kahvelerin tartışması üç yüz-dört yüz yıl, sürdü. Tekkelerde kontrol altındaki
dervişlerin de bir ayağı kahveye kaydı, devletin sıkı denetimindeki yeniçeriler
de kahveleri mekan tuttu. Sonunda Osmanlı’nın korktuğu başına geldi. Nasıl
Anadolu’nun ıssız dağ başlarında iki yüz yıl Celalileri kontrol etmek mümkün
olmadıysa, şehrin göbeğindeki kahveleri de kontrol etmek mümkün olmadı, işte,
16. yüzyıldan başlayarak Osmanlı’nın sosyal düzeninin sonunu getiren yeniçeri
ayaklanmalarının en büyük sebebi kahvelerdi. Kahveler, yeniçerilerin
yuvalandıkları, tanıştıkları, işbirliği yapıp
örgütlendikleri, kontrolsüz mekanlardı. Kahveler isyan yuvasına döndü. Orada
lafını esirgeyeceğiniz, sözünüzü tartacağınız, çekineceğiniz otoriteler yoktu,
yani, günün medyası bir nevi kahveydi. Yani, Osmanlı’yı çökerten kahvelerdir
dersek, abartılı yargı olmaz!
Basit bir hamam tellağı olan Patrona Halil’in o güne kadar kimsenin hesaba
katmadığı, serseri, işsiz güçsüz takımını toplayıp ihtilal yapmasının sebepleri
hala anlaşılmış değil. Bu kadar işsiz güçsüz serseriyi bir tellak nerede
toplamış, nerede örgütlemiş olabilir sorununu tarihçiler çözememiştir. (Hamamlar
da bu ayak takımının
buluştuğu, günlerini avarelikle geçirdiği sosyal mekanlardı.) Birbirinin üstüne
ayaklanmalar, sonunda II.Mahmut bu isyanın yuvalarını hedef aldı, önce bektaşi
tekkelerini kapadı, sonra, Nakşibendi, Kadiri, Sünni tekkeleri kapadı. Bu da
küçümsenecek bir durum değil, üç yüz bin nüfusu olan şehirde üç yüz tane tekke.
Yeniçeri kahvelerinin her biri mezbahaya döndü. Sonunda kontrol dışı tekkeler
üzerine devlet otoritesini kurdu, bir nevi, şeyhleri dahi devlet tarafından
tayin edilir hale getirildi. Öyle ki, tekkeleri kontrol için “tekkeler
konfederasyonu”, yani, meclisi meşayih, kuruldu. Değil Mustafa Kemal, 19.
yüzyılın başında en sert islamcı aydınlar dahi tekkelerin çürüyüp, tükendiği,
pislik yuvası haline geldiğinde hemfikirdi. Ancak tekke-zaviyelerin kapatılması
değil, ıslah edilmelerini teklif ettiler! Cumhuriyet tekke ve zaviyeleri kapatsa
da, bir yüzyıl sonra esnaf, tekke ve zaviyeleri ıslah edip yeniden açmanın
yolunu buldu.
Tekkeler, başında bir şeyh efendinin bulunduğu, bir tarikat seçkinlerinin
kontrol ettiği sufizmin sosyal medreseleri gibiydi. Bir tekkeye intisap ediyor,
artık o teknenin bir dervişi olarak şeyhin dizi dibinde dini ve sosyal
çalışmalara başlıyorsun. Türk aydınlarına sitemimdir, tekkeleri konuşurken,
zaviyeleri atlıyoruz. Zaviyelerin sosyal hayatımızdaki yeri üzerine,
aydınlarımız, tarihçilerimiz çok şey söylemez, kimse de tenezzül edip bu
kurumlar üzerinde konuşmadı. Oysa bugünkü AKP iktidarı tekke ve zaviyelerden
doğdu. Zaviyelerde dervişler günlerce inzivaya çekilip kendini ibadete
verebilir, günlerce yiyip, içip, yan gelip uzanabilir. 19. yüzyılın ortalarına
geldiğimizde tekkeler ve zaviyelerin asıl zaviyelerin bir miskinler yuvasına,
yani, tembel, işsiz, aylakların bitle, pireyle, ayaklarını ovuşturarak
yaşamlarını ekmek elden su gölden geçirdikleri yerlere döndü. Bu zaviyeler insan
aklının bugün dahi alamayacağı büyük sosyal kurumlardı. Bu kadar büyük
hayırseverliğin kaynakları neydi. Yani, kapısının herkese açık oluşu, herkese
bedava yemek, hizmet, ibadet hizmeti veriyor oluşları, belki de, Osmanlı
toplumunun tembelleşip miskinleşmesinde büyük rol oynadı. Bugünkü batı
toplumunun sosyal refahının insanları tembelliğe alıştırması gibi. Yani, hiçbir
işiniz gücünüz olmasa da dervişlik ayağına bir ömür bedavadan geçinmek mümkündü,
bugünkü işsizlik sigortasıyla batılı gençlerin bedavadan yaşaması gibi.
Bugün büyük ekonomileriyle ne Türkiye ne batılı ülkeler bu kadar büyük hizmetler
veremiyor. Ama birileri hala veriyor. Bu cümleler size, batının sosyal sigorta
sistemini hatırlatsın. Bu kadar büyük sosyal harcamaları karşılayacak
zenginliğiniz olmalı. Bugün, batının huzurevleri, yaşlıları, işsizlik sigortası
ve devasa sosyal harcama kalemleri karşılanamaz hale gelmiştir. Bu sosyal
harcamalar zenginlikle oluşur. Batılı devletler inanılmaz servetlerine rağmen bu
sosyal sigortalarını karşılayamıyor. Batı kara kara düşünüyor, bir nevi aşırı
sosyal sigortalar sosyal devletlerin hayattan yediği ve geri adım atamadığı
kazıklar oldu. Hatta, yuvarlayıp diyebiliriz ki, İngilizler, sosyal harcamaların
yükünü karşılayamadıkları için Irak macerasına gözü kapalı girdi. Bugün, tüm
sorunlar içinde, batının en büyük sorunu, bu sosyal sigorta yükünün, bütçeleri
aşmasıdır. Osmanlı iktisatçıları, Osmanlı saray hazinesi ve borçlarını
konuşmaktan hoşlanır. Ancak, bu tekke ve zaviyelerin sosyal harcamaları kimsenin
dikkatini çekmez. Tekkeler ve zaviyelerin büyük harcamaları nasıl karşılandı,
kimler karşıladı ve yüzyıllarca, bu büyük sosyal sigorta, sistemini toplum nasıl
ayakta tuttu, bu konuda bilgilerimiz eften, püftendir. Tekkeler ve zaviyelerin
giderlerini şüphesiz yoksul halk karşılayamazdı, bugün olduğu gibi, tekkelerin
tüm giderlerini karşılayan esnaftı. Üzerinde rakamlarla çalışabilmiş olsak,
Osmanlı üzerine yazılmış tarih tezlerini silbaştan değiştirebilir ve şöyle bir
cümleyi rahatlıkla kurabiliriz: “Osmanlı esnafının büyük sermaye birikimi
sağlayamamış olmasının sebebi bu sosyal dini hizmetlerin kanına, iliğine kadar
onu yıpratmış olmasıdır”... Ve şöyle bir sonuca gelebiliriz, bugün batının
devasa zenginliğini nasıl sosyal sigorta sistemi çökertiyorsa, o günün Osmanlı
esnafını da çökerten bu büyük sosyal sandıklardı! Burdan da şu netice çıkar,
Osmanlı esnafı sermaye biriktiremeyecek, ticareti bilemeyecek kadar aptal
değildi, kazandığı parayı ilk elden hayır için tekkeye, zaviyeye, imarete,
topluma sokuyordu.
Tarihçilerimiz Osmanlı esnafının bu büyük dayanışma gücünden bizi haberdar etmiş
olsaydı, bugün, elli yıl gibi kısa zamanda, aynı esnafın, yüzlerce islami
holding kurmasını, muhafazakar dernekler, vakıflar, partiler ve koca koca
fabrika, TV’ler, sitelerin akıl almaz bir zenginleşmesinin ipuçlarını öncelerden
anlamış olurduk.
Müslüman esnafın bu tarihsel ve dini gücü, dayanışması Türkiye’de kaçtır kendi
siyasetini iktidar yaptı! Bugün hepimiz biliyoruz ki, müslüman oyların
büyümesinde müslüman esnafın tekke ve tekke dostluğundan tanıdığı insanlara
yaptığı bağışlar, yardımlar, bir yığın TV ve gazeteyi ve holdingi kurup, büyük
bir siyasal güce dönüştü. Tekkeler, 1950’den sonra daha da güçlenerek, yani,
miskinlik ve hurafelerden kısmen soyutlanıp, genç aydınların da katılımıyla
güçlendi, Nakşiler, Nurcular, Süleymancılar, Kadiriler siyasal hayatımızın
göbeğine oturdu. Zaviyeleri atlamayalım. Zaviyeler yerine, öğrenci yurtları,
öğrenci bursları ve yoksul gençlerin müslüman esnaf tarafından giydirilip
yedirilmesi, geçti. Benim yaşımda olanlar hatırlar, 1975-76 yılında Ankara ve
İstanbul’daki yurtları tanıyordum, Adana, Trabzon, Giresun, Maraş, Yozgat,
Tokat, Kocaeli gibi yurtlar, pislikten girilmez, camları çerçeveleri kırık,
banyosuz, farelerden uyunmaz, çarşafları ameliyat önlükleri gibi kanlı, çöplük
gibi yurtlarda büyüdük. 1985-95 arası birçok islamcı yurda girip çıkma şansım
oldu. Gençler, sabah namazlarına kalkma güçlüğünden başka sıkıntıları
olmadığını, yemeklerin, uyku saatlerinin, odalarının çok düzenli, tertemiz
olduğunu söyler ve görürdük.
Yani, sosyal sigorta harcamaları rakamlarla yazamayacağımız, tutarını
kaydedemeyeceğimiz büyük bir kayıt dışı yük oluşturuyordu ve bu yükü esnaf
karşılıyordu. Bugün dahi hangi tekkeye gitseniz orada verilen bir bardak çayı da
esnaf karşılar, yerdeki halıları da esnaf bağışlar. Osmanlı esnafı, dünyanın bin
bir türlü savaşı, darbesi, faciası, zulmüne rağmen, sosyal dayanışmasını
sürdürmeyi bildi, işte Osmanlı uygarlığı kılıç gücüyle değil, bu büyük esnaf
dayanışmasıyla altı asır ayakta kaldı. İşin iktisadi yönünü bırakıp, sosyal
yönüne bakalım, öyle ki bugün tekkede müridlerine maç yorumu yapan şeyhlerimiz
dahi mevcuttur, sosyalleşme ihtiyacı birçok iç disiplini ve katı geleneği
patlatmış durumda.
1950’den sonra yeniden kitleleşen, palazlanan ve akıl almaz şekilde büyüyen
tarikatlar Osmanlı’da olduğu gibi bir şeyhin ve tarikat seçkinlerinin
yönetiminde varoldu. Bu tarikatlar üstelik seri bir radikal siyasetin en sıkı
takipçisi oldu. Bu kontrol hem dini, hem siyasi alanda acımasızca büyüdü. Şöyle
ki. bu yurtlarda ve tekkelerde
büyüyen çocuklar, şeyhleri ve siyasetleri aleyhinde tek kelime edemezlerdi.
Gözlerimle gördüm, Erbakan iktidarında onlarca milli görüş yurdunun, Erbakan’ın
bir emriyle boşalıp, bir emriyle dolduğunu, yüz binlerce genç, siyasi robotlar
gibi çalışıyordu. Hangi tarikat, siyaset içindeyseniz, oranın şeyhi, lideri
aleyhine konuşmak
mümkün değildi. Zaviyeler yerine geçen öğrenci yurtlarında durum daha vahimdi,
lider ya da şeyh hakkında bir küçük sızlanmanız, siteminiz, yurttan atılmanız
için yeterli sebepti! Bu mekanların büyük özelliği sıkı bir kontrol altında
oluşlarıydı! Ancak, bu kurumlar içinde büyüyen gençler 80’li yıllardan çok daha
bağımsız rahat bir sosyal dünya bulabiliyorlar kendilerine. Diyelim, şeyhlerini
yine sayıyorlar ama o kadar ciddiye almıyorlar. Saygıdan, ilahi, manevi
destekten asla geri durmuyorlar, ama, onların her dediğini yapan militan derviş,
mücahid konumunda asla değiller. Bugün binlerce müslüman genç Tayyip’i, AKP
iktidarını, bulundukları yurt ve yetiştikleri Tekkede, ekmeğini yedikleri
yerlerde acımasızca, hatta Küfrederek uluorta eleştirebiliyor, dalgaya alıyor,
ama müslüman iktidara yine de desteğini veriyor.
Böyle böyle uluorta konuşan, şahsi düşüncelerini rahatlıkla sergileyen onlarca
islami dergiden, yüzlerce genç aydından rahatlıkla söz edebiliyoruz artık.
Müslüman gençler aynı partiyi tutsalar dahi o partinin aleyhinde konuşmaktan
çekinmiyorlar. Bir sağlam örnek verirsek, “tezkere” günlerinde islami
gazetelerin herbiri, Yeni
Şafak, Zaman, Akit, vs. iktidarın muhtemel yapabileceği bir yanlış öncesinde
ağza alınmayacak laflar ettiler, çok sert tehditlerde bulundular. Bir başka
örnek verirsek, islamcı, Gerçek Hayat Dergisi, tezkere günlerinde “Tayyip’e
inanmayın / Haçlı Seferlerine Katılmayın” diye başlık atıp mecliste
milletvekillerine dağıttı. Müslüman bir iktidardan yana, ama yanlışlarını asla
affetmeyen, alabildiğince serbestlikte eleştirebilen büyük ve geniş bir siyasal
kültürden söze diyorum. AKP iktidarının büyük kazancı bu. Geniş kitleleri
eskiden olduğu gibi ideolojik disiplinle, yada Erbakan da olduğu gibi tek elden,
tekkelerde olduğu gibi kimseyi konuşturmadan, kontrol altında tutmadan,
sansürlemeden, yasaklamadan, ülke ve toplum ve vatan ve dini değerler üzerine
herkesle her şekilde konuşabilen bir yeni aydın ve particilik anlayışından söz
ediyorum. Hani, abartarak, tekkeler artık kahveleşiyor, diyeceğim de, dilim
varmıyor. Müslümanlar kahvelerden korkmuyor, uluorta konuşulmaktan korkmuyor,
kendi yetiştirdiği evlatlarının aleyhlerinde konuşmasından çekinmiyor, işte bu
sosyal güven oturdukça AKP ve yarın bu partiden çıkacak benzer türevleri siyasi
hayatımıza tam anlamıyla oturuyor, demektir bu. Gazeteler, dergilerde müslüman
yazarlar rahatlıkla, sere serpe konuştukça, deli öfkelerini, akıldışı
gerginliklerini kaybediyorlar. Tahammülü derinden öğrenmiş bir yumuşaklıkla
toplumun karşısına belki de şimdi çıkıyorlar. II. Mahmut’tan beri, müslümanların
öfkesini azdırıp kudurtan, gavur padişahlar, gavur adetler, dışardan gelen
kanunlar, biçimler, yasalardı. Müslümanlar, ahlaki aşırılıklarını yakın tarih
içinde test etti. Artık dışardan gelen, yeni olan farklı olan şey karşısında
“panik” göstermiyorlar.
Ne bileyim, CHP, Cumhuriyet Gazetesi, küçük sol dernekler, küçük sol partiler,
gittikçe iç disiplinlerini artırıp, gerginleşip, tek elden ağbi yönetime geçip,
sansürleşip, öfkeden kudururken, yani sola dair kurumlar “tekkeleşirken”, o
bildiğimiz geleneksel tekke ve zaviyelerin sosyalleşmesi, dikkatinizi çeker
sandım!. Sol partiler için sosyallik, dindi. Şimdi, içine kapanmış, gizlilik;
entrika, ağbilik, sert, öfkeli, kontrollü olmak bir din haline geldi. Ve
müslümanlar iktidarda büyük rakamlarla olmanın güvenlik şemsiyesiyle yavaş yavaş
sosyal hayatın kontrolünü ele geçirmeye başladı, bunun, tarihi bir nokta
olduğunu düşünüyorum! Şimdi okuyucu şöyle bir soru soruverir, bu ülkenin iki yüz
yıldır, üniversiteleri, konservatuarları, tiyatroları, sinemaları, aydınları,
yok muydu da bize şimdi sosyalliği tekke ve zaviyelerden yetişmiş bu insanlar
öğretecek?
Bu ülkenin büyük bir sosyal birikimi, partileri, aydınları, dernekleri vardı da,
nerdeler, işte bütün sosyal birikiminiz: Hürriyet gazetesi, Gülben Ergen,
Ertuğrul Özkök, Hülya Avşar, Serdar Turgut, Özcan Deniz, Ayşe Arman, Pakize
Suda, Cüneyt Ülsever, Emin Çölaşan ve bilumumları. Sizlere hergün tarih, kültür,
estetik, şehir,
sanat, edebiyat, fikir, şeref, onur, zevk, kalite öğreten insanlar bunlar!
Sosyal kültürünüz işte bunlar!
Bu ülkede fikir, özgürlük, uyum yasaları çıksa ne, çıkmasa ne, konuşan bunlar,
yetmiş üniversite konuşamıyor, aydınlar konuşamıyor, bu bir avuç televole-medya
çetesi ülkenin gırtlağına sarılmış, hepimize onur öğretiyor, askerlik dersleri
veriyor, bankaları hortumluyor, hırsızlıkla medyayı ele geçirip Türk askerine
şeref dersi veriyor ve ülke aylardır bu 10-15 kişinin zorbalığıyla Amerika’nın
parası ve emriyle Irak’a asker göndermeyi düşünüyor!.. Mesela, Ertuğrul Özkök,
hayıflanarak ve pek dokunaklı diyor ki, “ülkemizde 1800 tane Rum kaldı, duyunca
şaşırdım, bari onları kaçırmasak” gibi, insani, sosyal bir serzeniş dile
getiriyor. Şimdi soralım bu beyefendiye, bu ülkede Kardak kayalıklarına savaşı
kimler çıkardı, Kardak kayalıklarındaki keçilere savaş açıp gargaraya getirip
ihaleleri, özelleştirmeyi, bankaları laga-lugaya kim getirdi, hatta, 1952’de
ünlü Beyoğlu baskınını basın tertiplemedi mi? Saçmalıkların ardı arkası
kesilmez, bu bir avuç adam, Türkiye’nin onurunu, itibarını hem kontrol etmek hem
de istediklerine peşkeş çekme hakkına sahipler!.. Generallerimiz dahi bu basın
için “mütareke basını” yani, alenen ve bağırarak kendi medyasına “vatan haini”
diyor. İşte gençlerimiz ülkeyi gırtlağından sıkmış bu bir avuç cahil cühelanın
hikayesini öğrenmeli. Bakın, yüzlerce bilim adamı ve tüm dünya, Afrika’nın neden
çöktüğünün cevabını bulamıyor. Bağımsızlıkları var, toprakları var, madenleri
var, meyveleri var, tarımsal ürünleri var, iklimleri güzel, toprakları geniş.
Hiç değilse kendi karınlarını doyurabilirler, ama neden tamamen iflas edip
çöktüler, milyonlarca insan tarihin hiçbir döneminde olmadığı şekilde açlık ve
hastalıklardan yüz binlerce gibi rakamlarla ölüyor... Bu sorunun kolay cevabı,
kapitalistlerin sömürmesi, yada çok uluslu şirketlerin Afrika’yı yağmalaması
diyebilirsiniz.. Bunlar doğru, ama tam doğru değil.
1950’lilerden başlayarak Afrika topraklarında milli bağımsızlık rüzgarları esti,
1945’te tek bir bağımsız devlet yokken, 1970’lerde tümü bağımsızlığına kavuştu,
ilk bağımsızlığı Afrika’nın, Amerika’dan dönen okumuş zencilerin ayaklandırdığı
ve bugünlerde yeniden karışan Liberya’da oldu. Ancak, onlarca küçük milli
devlet, bir şehir, bir ekonomi, düzenli ordu ve düzenli bürokrasi kuramadı.
Sorun basit. Askeri darbeleri ve sıklıklarını incelememiz lazım. Karikatürize
etmiyorum, bir serseri başçavuş ve köyden inmiş on-on beş militan silahlanıp
darbe üstüne darbe yaptı. Ülke idaresine el koydu. Bu da sorun değil. Ancak,
ülke siyasetini ve ekonomisini bu dünkü köylü ve başçavuş zekaları düzenlemeye
kalktı. O köylü çocuklar bir günde general oldu, yada tüccar. Ve bu ülkenin
zaten az sayıdaki mühendisi, mimarı, ziraatçisi, doktoru, yani seçkinleri,
sanatçıları o ülkede yaşayamaz hale gelip kaçtı, sindirildi.. Ve her defasında
seçkinler sindirilince toplumun siyasi, sosyal mekanizmaları yeniden
“aşiretlere” kaldı. Afrika elli yıldır yetiştirdiği zekaları kaçırttı,
toprağında tutamadı. Düşünün, bir başçavuş silahlı adamıyla gelip sizi
tutuklayacak, işkence edecek, hapse atacak. Küçük derneklerinizi, ziraat
odalarınızı, mühendis odalarınızı, yeni yeni oluşan sendikalarınızı kapatacak.
Ve bunları köyden inmiş beş-on militanıyla yapacak. Ülkenin farklı düşünen,
aydınlarını, yazarlarını öldürtecek, işkenceye çekecek. Zaten bir avuç kadar
olan bu sosyal birikim, bir başçavuşun yalaka yandaşlarıyla yok edilip
bitirilecek.
Afrika’nın hikayesi budur, Irak’ın da, Saddam ülkede aydın, sanatçı, düşünen
insan bırakmadı, yanına bir şarlatan gazeteci bir kaç şebek general alıp zulüm
üstüne zulüm yaptı. Türkiye’nin de sorunu budur. Üç ihtilal. Yüz binlerce insanı
kaçırttı, sürdü, işkence etti. Böyle öyle iki yüz yılın sosyal birikimi havaya
uçtu, bu topraklarda hiçbir siyaset olmamış gibi, üniversiteler, aydınlar
dernekler, örgütler gelişmemiş gibi, tüm hayatımız birkaç basın organının
insafına devredildi, işte bugünkü sosyal birikiminiz: Özcan Deniz, Emin Çölaşan,
Pakize Suda...
İki yüz yıllık sosyal birikimin tarihçisi, edebiyatçısı, yazarı, mühendisi,
dernekleri, öğretmenleri böyle böyle kovuldu, kim kovdu, sağ iktidarlar,
ordumuz, darbeler, birkaç işadamı ve generallerin büyük Türkiye projesi... Büyük
devlet girişimleri!, işte büyük devletleri!.. Bir cahil yazar tüm ordunun ve
devletin şerefiyle dalga geçiyor! Bu toprakların çocukları olarak bu cahillerin
değer tanımaz, bilgi, tarih, kültür tanımaz aptallıklarına üzülüyoruz, ancak, bu
basını holdinglere kim peşkeş çekti, bu sosyal birikimi bu ordu ve holding
işbirliğiyle bunlar yok etmedi mi, diyerek, içimizden “böyle başa böyle tarak”
diyor ve bu tekerlemenin ikinci nakaratını da sık sık anmaktan kendimizi
alamıyoruz!...
leman, sayı, 2003/31- 5 Eylül 2003
|