Ne zamandır TV'lerde ateş üstünde yürüyen, ip atlar gibi cam kırıkları üzerine
atlayan kurum elemanları görüntülerini hayretle izliyoruz, sapsarı saçlı kız,
tabanları yara bere içinde kuştüyü gibi uçuyor ateşlerin üstünden ve savaş
kazanmış bir general gibi hayatının en büyük şeref, onur rütbesini nihayet
kazanmış gibi seviniyor. Ne zamandır gazeteler, cici bir ek, "insan kaynakları"
ilavesi veriyor. Ne zamandır kurum içi eğitimleri guru tabir edilen, enerji,
güç, basan, hipnotik konuşmaları bu lanetli dünyadan tek kurtuluş yolu gibi
anlatıp, çok şiddetli el, kol, yüz hareketleriyle hokkabazlar gibi gösteri sunan
adamlar veriyor!
Çok para kazanmak isteyen mankafalı gençlere kapitalizmin "acemi eğitimi"
bunlar. Mesleğinizde ilerlemek istiyorsanız, özü sözü doğru kitaplar okuyun,
adamları dinleyin. Kor ateş üstünde yürüyememek korkusu sizi daha çok kamçılar.
Giydiği terliğin hışırtısından korkan insanlar daha başarılı olur.
Endişelenmeyin, hipnotik telkinle canı yanmaz, hacıyatmaz bir kukla gibi ateş
üstünde yürümek, duyu ve duygularını hiçe sayarak, hayatta bir bok yiyemezsiniz.
Ne zamandır kitapçıların büyük bir rafını yine "Daha İyi Nasıl Motive Etme" ya
da "Kendini ve Başkalarını Motive Etmenin 1001 Yolu" adlı kitaplarla dolduğunu
görüyoruz, harıl harıl alınıyor bu kitaplar, sabahları bir bardak zeytinyağı
için, akşam yemeğinden sonra bir kadeh içki, daha iyi gelir, dinleyen yok. Bir
iş sıtması. Bir çalışma tedavisi...
Ne zamandır gazetelerde New York üniversitesinde okumuş "Yönetimde Güncel
Sorunlar", "Takım Çalışmalarını Başarıya Götüren Faktörler", "İnsan Kaynakları
Verimliliğini Artırma Yöntemleri" gibi aynı başlıklar, aynı kalemden çıkmış
yüzlerce makaleye tanık oluyoruz. Zevksiz, sıkıcı, ama sanki içten içe bir hava
değişiyormuş gibi. Birileri neden genç elemanların karşısında ağzından salyalar
fırlayarak, iş, kaynak, üretim gibi kelimelerle bağırıp, hepimizi şaşkınlığa
sürüklüyor. Kütük gibi boğuk, katı sesiyle sürekli "daha çok, daha fazla" diye
bağıran tuhaf adamlarla doldu ortalık!
Ve ne zamandır işyerlerinde marşlar çalındığı, portakal suları içildiğini, sabah
sporu yapıldığı, "takım", "ekip", "biz bir aileyiz" kelimeleriyle, lokantalarda
dahi topluca uzunca masalarda oturulduğunu görmekteyiz. Hepsinin dişleri sağlam,
ellerinde küçücük paketler, hiçbiri şapırtada şupurdata yemiyor, hepsinin
elbiseleri ince gecelikler gibi ve kocaman kocaman büyük laflarla konuşuyorlar,
birşeyler değişiyor ülkemizde!
Durmaksızın "başarıdan", "alkışdan", "ödülden" konuşan, utanç ve sıkılganlıktan
dünyanın en ifrit suratlı şeytanı gibi ürken, rahata, lükse düşkünlük, karın
tokluğu vaatleri-vaazlarıyla, yeni, yepyeni bir din doğmakta. Yeni dünyanın
fatihleri, alçakgönüllülükten, gözyaşından, zerafetten, sakinlikten, içli,
duygulu, kırılgan bir insan olmaktan nefret etmekte, onlar bir "ekip", çelik
gibi, kasırga gibi gözlerle keskin bir bıçak gibi hepimizi kesmekteler. İyi
kalpli adamlar, uzay boşluğuna fırlatılıp, yerini "dolar zengini", "başarılı
adam" imajlarına bırakmakta!
Şu cümleleri hergün bir "İnsan Kaynakları" sayfasında okumaktayız, içinde
çirkin, esrarengiz, anlaşılmaz sözcük yok, kan, kavga, bozukluk hiç yok..
Buyrun: "Etkili, Sağlıklı Müşteri İlişkilerinin Altın Adımı, Kendi Kontrol Etme
Becerisi Kazanmaktır": Madde 1 / Kendini Tanıma. Madde 2 / Kendine Güven. Madde
3 / Sabır... Madde 4 / Soğukkanlılık, Madde 5 / Hoşgörü.. Tarikatların tesbih
duası gibi, hergün binlerce bu mücevher sözler tekrar ediliyor. Tabii ki
yoksullar soğukkanlılık, hoşgörü alamaz, sabırlı olamaz, çünkü, açlık, yoksulluk
telaşlı bir şeydir.. Dünyanın en büyük mükafaatını işte şirketleri onlara
vaadediyor: Kendine Güven...
İşyerlerinde, seminerlerde işte bu hikmetler, atasözleri gibi, kısacık cümleler
duvarlara asılmakta ya da Amerikalar'da devletin parasıyla okumuş doçentler,
bilim adına sabah-akşam dünyanın mucizesi bu sözleri tekrarlayıp para
kazanmakta. İşte şu tür: "Ne kadar uzağa gittiğin, gittiğin istikamet kadar
önemli değildir!"... Doğru mu, yanlış mı, nedir, Türkçesi, vurgusu, söylenişi
önemli değil, öyle bir hikmet ki, bu cümlenin bize mealini-çözümlemesini
yapabilecek bir şeyhe, guruya, karizmatik bir lidere tabii ki ihtiyacımız var,
ya da Amerika'da büyük bilimler öğrenmiş doçentimiz, gece boyunca otel odasında
elemanlarına bunları söylediğine göre, vardır elbet bir hikmet!
Dinleyin şu cümleyi: "Sağlam zemindeyken rotanı gözönünde tutman, gerekirse
değiştirmek için düşünüp taşınman, kaygan zeminde paniğe kapılmadan daha
iyidir"... Ya da: "Hayal kurmanıza müsaade edin. Belki gerçekleşir.." İşte bu
cümlelerle dolu dosyalar, "İnsan kaynaklarına" hizmet adı altında kurumlara
satılarak, seminerlerde anlatılarak paralar kazanılıyor, yurtdışından pop
sanatçısı gibi gurular getirtiliyor. Bu cümleleri okuyan elemanlar motive
olacak, liderliği öğrenecek, etkili müşteri hizmetlerinde bulunacak. Terden
sırılsıklam, kızgın bir ütüden beter suratlarıyla Boğaziçi, ODTÜ bitirmiş
gençler de dinlemekte. Alın bir sarsıcı cümle daha: "Engel, hedefinize
kitlenmeyi, durduğunuzda gördüğünüz şeydir!"... Ya da: "Kazananların suçlamalar
için vakti yoktur. Onlar gelecek düello için meşguldürler..." ya da: "Deniz
yükselip taştığı zaman beraberindeki herşeyi kaldırır!"..
Artık tarikatlaşan bu kurumların motivasyon hikmetlerinde beni de ilgilendiren
bölümler var: "Hedeflerinizi soyut değil, somut şeylerle ifade edin. Çok meşhur
bir yazar olmak istiyorum, yerine, Frankfurt Kitap Fuarı'nda beş dile çevrilmiş
kitaplar imzalayacağım. TIME'e en meşhur yazar olarak kapak olacağım, gibi,
ifadeler belirleyin!"...
TIME'ı da bu kadar zora sokmak olmaz, hangi birimizi kapak yapsın, biz milletçe
Atatürk'ü kapak yaptıracağız diye uğraştık ama, İnternet Mahir hepimizi
solladı...
Amerikalar'da doçent olmuş, bilmem hangi üniversitenin bölüm başkanı,
Kuşadası'nda birinci sınıf bir otelde, kurum elemanlarına bu motivasyon
seminerlerini veriyor, cebini dolduruyor, hikmetli sözlerine öbür dünyada bir
bin sene düşünmüş gibi devam ediyor: "Neticeler üzerine düşünüp taşının, ama
onlardan korkmayın", "Ne yapmayacağınıza karar vermeniz, ne yapacağınıza karar
vermeniz kadar önemlidir", "Analizi kafanızla yapınız, kararı kalbinizle
veriniz!"..
Nihayet "kalp" kelimesine rastladık, üç günlük dünya, nerelerde görüyoruz artık
onu, onu da karar verirken kullanacağız. Bu da gösteriyor ki, vücudun tüm
organları karar vermede asker gibi kullanılmalı. Enayiliğin dik alası demeyin,
bunca gece yarıları mehtapla başbaşa bir işe mi yaradı, bari karar versin. Bu
hikmetli sözün de açıklaması şu: Hayatta hiçbir şeye sahip olamadın, bari bir
karar ver de, şansını dene!"
Hepimize tuzak kurmuş, yepyeni zalim bir tarikatla karşı karşıyayız. Eskiden
şeyhlerden menkıbeler dinlerdi müridler. Küçük anekdot, vecize, sloganvari
fıkralardan oluşurdu. Hepsi kendine güveni, bağlılığı, sadakatı pompalar,
rahatlamamız için dağ çiçeklerinden, çayır papatyalarından daha çok bu sözleri
tekrar edip, dururduk. İşte dünyamız uzaylara, jüpiterlere gitti geldi, döndü
dolaştı, sonunda tekrar tarikatların öğretisine giriverdi. Ateş yalayan rüfailer
de bireyin mutsuzluklarını unutturup, onları şeyhe, şeyhin ruhaniyetinde Allah'a
bağlamak istiyordu, insan kandırma sanatları asırlardır değişmiyor. Bugün de
işyerine, ürüne, çok kazanmaya, patrona, aynı geleneksel metodla bağlanıyoruz,
baksanıza, ruhumuza tutkal gibi yapışmış cümleler.
Ve tüm dünyadaki işyerleri, İnsan Kaynakları başlığı altında, Amerikan menşeli,
orjini Japon kalkınmasına-manyaklığına bağlı, kalite, başarı gibi kelimelerle
altın öğütler, keskin direktifler, bu tuhaf sözlerle elemanlarını-çalışanlarını
ayakta tutmaya çalışıyor... Aslında Japonlar II.Dünya savaşı sonrası pazar
günleri tatil olmasın, boş kalır intihar ederlerdi, ama, "vatan" için, "Japonya"
için kendilerini "finafillah", yani ulusun ruhunda yoketmişlerdi. Şimdi kimsenin
ne halk için, ne memleket için dediği de yok...
Şu devletin radyosu bile dolmuşa nasıl gelmiş, adı: Radyo BEK... Ne demek, bek..
Başarının B'si. Enerjinin E'si. Kalitenin, K'si, tırlatmışlar. Hem başarı,
kalite, hem medyumlar, gurular içiçe artık. Kalıplaşmış bu deliliğin adı
Globalizm, bütün dünyayı yutabilecek bir akıl hastalığı.
Diyelim, Amerika'da New York Üniversitesi'nde okumuş, ki, öyleler, şimdi
Hacettepe Ü. "İş Etkinlikleri bilmem hangi bok" bölümü başkanı, ki öyleler,
Marmaris'te, Çelikler Ticaret'in, Malatya'dan, Van'dan gelmiş çalışanlarına bu
büyülü hikmetleri anlatıyor. Sorsanız, imparatorlar, krallar yetiştiriyor.
Yurdun dört bir yanından gelmiş bayiler, otelin birinci sınıf oluşundan çok
etkileniyor, özellikle seçildi, ah işte hayat bu, diyorlar. Öğretmenlerinin
Amerika'da okumuş olmasından çok etkileniyor, ah uygarlık bu diyorlar. Üstüne
bir de kapitalizmin son yumurtası bu mucize sözleri dinleyince, ah, felsefe,
okumuşluk bu diyorlar. Ve topluca bu büyük tarikatın şanlı müridleri
oluveriyorlar. Paçalarından akan pisliği hiçbiri göremiyor!
Kapitalizm işçilerini artık "mürid" olarak görüyor. Elemanlarını "telkinle,
hipnozla" şartlandırıyor. Tarikatlaşmış işyerlerine, iş gerginliğini, stresi,
moral bozukluğunu asla sokmayacağız. Bilinçleri siyasal, sosyal iş dışında
gereksiz hiçbir şey duymayacak-bilmeyecek. Çünkü gerçek şu: İşçiler artık
düpedüz hayvan. Korkunç borç yükünden ağırlaşmış işleri, damarları çatlayana
kadar bu öküzler kurtarabilir.
Ve Çelikler Ticaret'in genel müdürü, ki dürüstlüğü ve çalışkanlığından kimse
şüphe etmiyor, kont gibi giyinip masaya oturmuş, elemanların hepsi sıfır numara
traş ve pop sanatçısı gibi, yani, moral bozukluğu gösterilmeyecek şekilde
giyinmiş. Topluca ayağa kalkıp şu marşı okuyorlar: "Elektrikli Izgarada / Orta
Anadolu'da Birinci / Kalitede, Güvende, İncelik / Biz Çelikler Ticaretiz!"..
İnsanlık tarihin en sarsıcı, en ütopik, en çıldırtıcı seansı. Kölelerden
kahraman yaratılmak isteniyor. Hasan Sabah'ın müridlerine esrar içirip düşmanın
üstüne saldırtması gibi, elektrikli ızgaraları gencecik kızların kucağına
doldurup, tüm apartman zillerine basıyorlar. Oyunun kuralı bu. İçlerinden
bir-iki kahraman çıkacak, onlar da İnsan Kaynakları dergilerinde kapak olacak.
Geri kalan on milyon-yirmi milyon eleman, çaldığı kapı zillerinin sesiyle
geceler boyu, zehirli bir karanlık içinde kalacak, bir ömür!
Ve hepimizin gözleri önünde "zihinsel hırpalanmanın" adına, iş, insan, kalite,
verimlilik gibi adlar veriyorlar. Gerçekliği, tutarlılığı olmayan,
insanı-toplumu-ekonomiyi hiç ilgilendirmeyen bomboş laflarla, beyinler
yıkanıyor. Yine toplantılara iyice bakın, sıkılganlıkla tırnaklarını güvercin
gagası gibi birbirine tokuşturup duran gencecik, masum kızlar göreceksiniz, tek
suçları, işsiz kalıp buraya düşmeleri!
"Duygusallığın bitirilip" hayatı sadece, iş, işi sadece pozitif enerji, pozitif
enerjiyi tamamen işe konsantre olarak açıklıyorlar. Kof, mekanik, duygudan
kopmuş enerji. Mesela Hitlerde de bu enerjiden çok vardı ya da günboyu bir
tavuğu izlediniz mi, milyon kez gaga vuruyor toprağa bıkmadan, enerjisine
şaşmadınız mı? İnsan duygularına baltayla saldırılıyor, istiyorlar ki, enerjiniz
özel-tinsel hiçbir duyguyla meşgul olmasın, hepsini bize verin, borsada dolara
yatıralım.
Hayvanlarda-kölelerde bilincin asla oluşmayacağını iyi bilen modern iş
uzmanları-yöneticiler, çalışanlarını şartlandırmadan başka yol kalmadığını artık
biliyorlar. İnsan kaynağı denildiğinde siz hemen "hayvan kaynağı" anlayın. Bu
hayvanları üç ayda bir benzin istasyonu gibi, iç eğitim kurslarında gazla
doldurup, sürüler halinde sepetleyin!
"Sağlık" denen şey, tamamen işle, üretmekle eşdeğer hali geldi. Sağlıklı
görünmek için, mutlaka patronunuza, iş arkadaşınıza güleryüzlü, saygılı,
boyuneğer görünmek zorundasınız. Diyelim "şirket"in durumu kötü, artık herkes
"sağlıksız"...
İş ve insan kaynaklı seminerleri hazırlayanlar, genç yakışıklı, henüz otuzunu
geçmemiş, sinema sanatçısı tipli insanlar. Hitler'in damızlık cermen ırkı
üretmesi gibi seçiliyorlar. Uzmanlar, kusursuz kaslar-yüzler arıyor. Oysa iş,
bilgi, deneyimdir. İş dediğin bir on-onbeş sene güngörmüş olmayı gerektirir, bu
gazcı gurular, hayatta ne gördüler ki, bir de öğretiyorlar.
İnsanların genleriyle dünyaya getirdikleri tüm korku ve isteklerini, sadece çok
çalışmak, çok üretmek, kuruma bağlılık, kesinlikle ve yüzdeyüz başarmak gibi
kavramlarla tamamen silip, yokediyorlar. İş doyumu, hayatın da doyumu, patronun
da doyumu, büyük şirket ailemizin de doyumu.
İnsan bedenini-organizmasını sonsuz güç sahibi bir motor gibi görüyorlar. Uzak
doğu dinleriyle-kapitalizmin büyük buluşması, globalizme hayırlı olsun, bu dinin
kaymağını bin yıldır biz yiyemedik, onlara helal olsun.. Eskilerden, kaşınıp
günboyu salak salak oturan doğululardan nefret eden kapitalizm şimdi, onların bu
sonsuzca kahvede bekleyişlerinde "sabrı" buldu. Bu sabır dayanıklılığı,
dayanıklılık enerji pompalayan bu öğretileri baş kitaplar haline getirdi. Yirmi
yıl aynı işyerinde aynı koltuğa çakılmış genel müdüre başka nasıl enerji
pompalayacağız. Kapitalizmin uzakdoğu dinleriyle ortaklaşa sunduğu bu
öğretileri, hemen hergün gazetelerde, televizyonlarında, işyerleri duvarlarında
görmekten gına geldi! İşçiler, çalışanlar değil, inekler, koyunlar, tavuklar,
yakarışlar düzenlenip, şirketin kalbinde birlik olacağız. Daha dün tanıştığımız
işyerindeki arkadaşa "başarılı" görünmek için kırk yıllık dostmuş gibi
davranacağız. Bir yazı gelecek müdüriyetten, "Ayşe'nin kızı oldu, şirketimize
bir kişi daha katıldı, akşam Ayşe'nin doğumunu kutlayacağız." Herkesten paralar
toplanır... Ertesi gün, Ayşe'yi işten çıkartırlar, işyeri çalışanları Ayşe o
işte hiç çalışmamış gibi davranır.. Tabii demiri alev alev yalanmış, kor ateş
üstünde yürümüş bu insanlar Ayşe'nin kovuluşuna üzülebilir mi? Ayşe, silah
kullanma, atış, hücum, savunma, vur, kır, bilmiyordu, Ayşe, başarısızdı!..
Her türlü zırvalık kayıtsızlıkla deneniyor, bu kadar basit kitapları kim alıyor,
neden bu kadar bayağı cümleler, özensiz makaleler, çünkü, bu kitaplar
"hayvanlara" pazarlanıyor! Ancak hayvanların bir dini olsun istiyorlar.
"Liderliğin Anahtarları" adlı kitabın yazarı Amerikalı Dallama, 23. Anahtar
başlığında neler söylüyor: "Dünya tarihinde olan herşey manevi bir yapıya
dayanır. Eğer maneviyat güçlüyse tarihi yaratır, değilse, tarihe katlanmak
zorunda kalır", devamla: "Körfez savaşı sonrası ABD askeriyle yapılan röportajda
dinledim, asker, "sığınaklarda hiç ateist yoktu" diyor...
Büyük uluslararası kurumlar, milyonlarca pazarlamacı, irili ufaklı yüzbinlerce
şirket, bu aptallıklarla dolu metinler-fıkraları-vecizeleri liderlere,
elemanlara okutuyor, işmiş, motivasyonmuş, çalışmakmış, sabırmış. Bu cümleler
çapraz tutuş işçilerin ellerinde herkesin anası ağlamış bu öğretinin içinde...
İri yıldızlı mavi gök, çığ damlaları, yemyeşil sabahlar, dalgaların homurtusunu
seyreden fındık bahçeleri, ne kadar tadsızlaştı dünyamız! Zavallı vücudunun tek
derdi, keşke yalnız depremler olsaydı!
Bunlardan birçok şey öğreniyoruz, diyelim ayakkabı üretiyorsun, hayatlarında bir
gün ayakkabı nedir, derisi, tabaklanması, rengi, çevre kirliliği, dayanıklılığı,
teknolojisi konuşulmuyor. Ya da ellerinde, ülkelerinde ayakkabı üzerine tek bir
kitap yok. Onların derdi, "liderliğin yüz sırrı", "motivasyonun on ayeti" gibi
kitaplar. Anlıyoruz ki, bizler üretilen malın ne olduğunu unutalım, biz sadece
şapşal satıcılarız, bize sadece, direnç, sabır, eşşek, öküz inadı ve sürüyü
elimizin altında tutacak hipnotik güç lazım!
İkinci öğrendiğimiz şey. Bu ağır ateş üstünde yürüme eğitimlerini askeri tarihte
bile bulamazsınız. Ancak, askeri ayakta tutan düşmandır. Milli ve ebedi bir
düşman gösterilir. Bu öğretilerde ise "düşman" yoktur. Diyelim başarısız
oldunuz, eleman, ateş üstünde yürüdüğü halde beceremedi. Başarısızlık kimin! Bu
kitaplar "başarısızlığı", yani "düşmanı" gizler. Böylelikle kapitalizmin tüm
yenilgisi, bireyin, işçinin, çalışanların üstüne yıkılır. Bu yüzden bir günde
ABD'li psikiyatristlerin kapısına tam bir milyon başvuru olur!
Üçüncü öğrendiğimiz, aynı cümlelerin tekrarından kurulmuş bir öğreti olması. Bir
deterjan reklamı düşünün, on sene aralıksız "güvenli temizlik" diyor, hiçbir şey
ifade etmiyor, çünkü, gayesi zekayı kıtlaştırmak, hafızayı boşaltmak. Zihinsel
felç. Bilinç birkaç kelimeden ibaret bir tuhaf emirli-oklu birşey oluyor.
Boşalttığı bilince güvenli temizlik cümlesi, bireyin savunması, eleştirisi
olmadan gönlünce kurulup, bireyi yönlendirmeye başlıyor. Askerlik eğitimi de
basit birkaç emir cümlesinden ibarettir. Boş zihinde tekrar, düşünceyi engeller.
Görevi, başka birşey düşündürtmemektir. Modern dünyanın tıkandığı yer de burası.
Şu koca dünyada düşünülecek başka şey bulamayan zihin kendini yer, ya da başka
alternatif yoktur, boş mankafalar artık bu aptal sloganların bir ömür kurbanı,
kölesi, kuklası olacak, Tansu Çiller'in de dediği gibi, ya başaracak ya da
başaracaktır...
Büyük trajedi şu; Tarikatlar gün geldi zayıfladı, dağıldılar, suçu, sapık
tarikatların, batıniliğin, hurufiliğin üstüne attılar. Ancak ehli tarikat ilk
şanlı yüzyıllarda herkese dost, herkese kucak açıyordu. Bir gün geldi,
başkalarına kötü, sapık demeye, deccal demeye başladı, başkalarına saldırdı...
Bugün şirket yöneticilerinin ise, büyük rakip kurumların borsada belden aşağı
oynadıkları, politik hileler yaptığını, haksız rekabet uyguladıklarını söylemeye
güçleri-dilleri yetmiyor. Çünkü aynı sistemin içinde birbirlerini eleştirecek
"bağımsız mekanizmaları" yok, çünkü bir zamanlar kendilerinden küçük balığı
böyle yemişlerdi, şimdi büyük balığın bu işe yaramaz leşi yemelerini usulca
izleyecekler.. Dağılacak, çözülecek güçleri-halleri dahi yok... Batıda akıl
hastanelerini işte bu şirket yöneticileri doldurur!
Bu yüzden, öldürücü-yokedici bir enerjik patlamanın sonsuz inadıyla bu gurulara,
öğütlere, başarıya, kararlılığı, şansa, sonuna dek mutlak imanınız olacak. İslam
inancında dahi, Allah inancı, yüzde yüz bir kesinlikle oluşmaz, müridler bazen,
geceleri istemeden, Allah yok mu diye tereddüt geçirir ve sürekli tövbe ederler.
Oysa bu şirketlerde en küçük bir inanç zayıflığı, ya böyle değilse hayat gibi,
bir küçük zaaf belirtisi, asla yok, beton gibiler!
Oysa bu teknik imparatorluk Descartes'in bir küçük şüphesinden doğmuştu. Bugün
Amerika'da bilim adamları "şüphe" duymaya devam ediyor, bilimsel şüphe,
ilerleme-tartışma-eleştirme, onların imtiyazlı bir ayrıcalığı. Bizim ne
haddimize. Biz, bodoslama bağlıyız, çünkü, ilim-bilim batı dışı toplumlardan
uçtu, gitti... Descartes o meşhur kitabında, köpeklerin ruhu yoktur, basit
organizmalardır, kesilip doğranabilirler, bir mahsuru yoktur, der. Bugün ruhu
olmayan basit organizmalar, insanlar oluverdik... Milyonlarca soğuktan titreyen
çocuğun küçücük hayatı ya da Afrika kıtasının AIDS'ten on yıl sonra üçte bir
yokolacağı...
Ve artık kapitalizm, bizdeki bu öküz enerjiyi bulunca, ayakkabı, banka, yol,
sağlık gibi temel ihtiyaçlarımız için değil, temel ihtiyaçlar safdışı edildi,
bir insan olarak yüzbinyıl düşünsek aklımıza gelmeyecek, sanal eşyalara,
filmlere, süslere, tuhaf elektronik aletlere hızla para ödeyen, bu hipnotik
enerjinin tesiriyle, işte bu malların satışı ve kazancıyla modern toplumda
imtiyaz edinen, şarlatan, mankafa, taşkafalar cenneti yaratıverdi!
Ankara'da bir yılda toplam yüzmilyarlık kitap satılıyor mu? Çayyolu'nda tanesi
yüzmilyarlık yüzlerce daire. Kim alacak bunları, bu taşkafalar.
Bu uçsuz bucaksız taşkafalar cennetinde büyüyen talihsiz kardeşlerim! Niçin bu
ülkede bağımsız eleştiri yok, bu taşkaflara yüzünden! Niçin iğrenç Sinan Çetin
filmleri çok tutulur, bu taşkafalar yüzünden! Neden insanlar sümük gibi iğrenç
Fatih Ürek'le eğlenir, bu taşkafalar yüzünden, neden bayi toplantısına yemekhane
kedisi suratlı Sibel Canlar bir gecede ellibin dolar kazanır, bu taşkafaların
beğenisi yüzünden.. Neden Tansular, Mesutlar, Bahçeliler hala iktidarda, bu
taşkafaların siyasi zekası yüzünden. Hepsinin elinde başarı, enerji, kalite,
barbar baltalar gibi dünyaya neden geldik, hayat nedir, neşe, mutluluk nedir,
hepimizin duygularını, duyarlılıklarını kederlerini, hüzünlerini, ıstıraplarını
paramparça lime lime ediyorlar.. Sanki bu topraklar Anadolu değil, sanki bizi
bir ana doğurmadı, sanki hiç şairimiz olmadı, sanki aşk nedir hiç bilmedik,
sanki hepimiz ODTÜ, BOĞAZİÇİ, Yapı Kredi, Fenerbahçe, Anavatan Partisi,
Malatyaspor, sanki hep birlikte hepimiz, ÇELİKLER TİCARET'in yurttaşlarıyız...
Gençliğimde okuduğum sarsıcı bir hikayeydi, Malaparte'ın sanırım, Camgöz
adında... Bir Nazi subayı, köyü çevirir, genç bir direnişçiyle başedemezler,
direnişçi ormana kaçar, birkaç gün de ormanda uğraştırır askerleri, sonunda
yakalanıp, Nazi subayının önüne getirilir. Nazi Subayı, kendisini çok uğraştıran
direnişçiyle eğlenmek ister. Direnişçiye, "sana bir soru soracağım bilirsen,
serbestsin" der, "Gözlerimden biri camgözdür, takma, diğeri sahici gözüm. Hangi
gözümün benim, sahici gözüm olduğunu bilirsen" der... Direnişçi çocuk Nazi
subayının gözlerine bakar, cam gözünü işaret ederek, "o" der "sahici gözünüz.."
Nazi subayı şaşırır, "neden bu gözüm" dedin... Direnişçi: "Çünkü o daha insanca
bakıyordu!"...
Bu taşkafalara son sözüm elbette bu kadarcık değil. Malatyaspor şampiyon olunca
Metin Oktay'ı kutlamalara davet eder. İçilir-sıçılır, mikrofonda "Taçsız Kral
aramızda" diye bağırılıp davet edilir. Metin Oktay fazla içmiştir. Mikrofonu
eline alır. Vali, işadamları, Kaymakam, şık bayanlarla dolu salona doğru sadece
bir cümle konuşur: "Malatyaspor'unuzun .mına koyum"... Ortalık karışır.