Hürriyet yazarları Yalçın Doğan, Özdemir İnce Bağdat'ta ABD askerlerince
tutuklandı, gazetecilerimiz 'biz CNN'de çalışıyoruz' dediler, askerler yemedi,
gözaltına aldı, inceleme yaptılar, baktılar ki hakikaten CNN'de çalışıyorlar,
'bizimkilermiş' deyip bıraktılar. Peki, başka gazetecilerimiz, CNN'den
değiller, ne olacak?.. Ama aklıma bir şey geldi. Türk askerleri de Aydın
Doğan'dan 'CNN basın kartı' pekala alabilir, böylelikle 'çuval geçirilmeyi'
önlemiş oluruz, 'bizimkiler' muamelesi görürüz... Amerikalıların 'bizimkiler'
muamelesi çektiği bu yazarlar, Türkiye yazarları, Türk'ün yazarları olurlar...
Rezilliklere, şaka bile yapılmıyor.
Nükleer tehditlerle gezegenimiz yıkılıyor, tarihin en acımasız haksız
savaşlarıyla dünya yıkılıyor, herifin derdine bak, oturmuş plazasında klimalı
odasında 'asker gönderelim' diye fetva veriyor. Doktor, hemşire, mühendis,
elektrikçi, gıda yardımı gönderelim, aklından geçmiyor.
Ertuğrul Özkök, Sedat Sertoğlu, Sedat Ergin, Altemur Kılıç vb. bir yığın
üfürükçü sallıyor. Şu Altemur Kılıç, herif, aksırık tıksırıklarını fikir
sanıyor, aksiliklerini Türk Milleti'nin onuru sanıyor, Türkiye'yi üç kişiden
ibaret sanıyor, babası, Atatürk ve kendisi. Ya şu Sedat Sertoğlu...
Bazı yazarlarımız kendini satmış olabilir, ama kendileri satıldı diye Türkiye'yi
de satılmış kabul etmeleri, artık rezillik değil, palyaçoluğun dik alası.
Irak savaşı öncesi, hatırlayın. Tüm ekranlar, büyük medya, istinasız Amerika'nın
yanında kılıç sallıyordu. Birkaç küçük gazete, birkaç küçük TV, Amerikan
aleyhinde ancak propaganda yapabiliyor ve aşağılanıyorlardı. Ne oldu? Büyük
medya Meclisin ve Türk halkının tükürükleriyle boğuldu. Vatan haini, kalleşler,
işbirlikçiler olarak beş-on kişi ortada kaldı. Kaçtır dünyaya rezil oluyorlar.
Bakın kimleri çıldırtıyor, ekmeklerinden ediyorlar. Ülkemizde birçok elçilik
görevlisi, yabancı medya mensubu, ABD'de de birçok düşünce kulübü (Think-Tank)
işte bu medyamızı izleyerek, Türkiye'deki havayı koklayıp bilgi edindiğini
sanıyor, işte kızıl kıyamet burada kopuyor. Ülkemizi ısrarla büyük medya
üzerinden koklamaya çalıştıkları için göt üstü düşüp, her defasında
çuvallıyorlar. Düşünün, elçilik görevlisi ya da muhabirsiniz, gazetelere bakıp,
Türkiye böyle düşünüyor' diye yıllardır rapor veriyorsunuz ve tüm dünyayı
aldatıp yanıltıyorsunuz. Tezkere günlerini hatırlayın, tüm dünya işte böyle
şaşırdı, afalladı. Medyadan aldıkları izlenimlerle fos çıktılar, şaşırdılar.
Artık yabancı elçilikler, yabancı muhabirler kafayı yemiş durumda, artık onlar
da gazetelerimizi okuyup, 'asker gönderelim' sloganlarını görünce, golüyle
gülüyorlar, bu gülünçlükleri dünyaya yansıtmıyorlar!
Ancak, inanılmaz şaşırtıcı, yanlış bir siyasal hava yaratılıyor, iletişim
araçlarıyla tüm dünyanın karıncalan, böcekleri izlendiği halde, Türkiye
halkının görüşlerini kimse bilemiyor. Bu da bizim işimize geliyor, hem yabancı
basın, hem elçilikler, Türkiye'deki havayı koklamakta zorlanıyor. Bizim medya
yine bir balon şişiriyor, koskoca Pentagon bu balona inanıyor, kararlar alıyor,
bakıyor ki sonra kazın ayağı böyle değil, bokun bokun oluyorlar. Sonra da
Türkiye bizi yanılttı diye tehditlerde bulunuyorlar, sizi yanıltan Türkiye
değil, köpeklerinizi
işte, Abdullah Gül Amerika'ya giderken, yine Türkiye asker gönderecek, pazarlığa
geliyoruz diye raporlar-yazılar verdiler, yine burunlarında sinek şaplattılar.
Büyük medyamız başımızdan eksik olmasın. Hep yanıltsın. Medyamız, Türkiye
halkının düşüncelerine hiç itibar etmeyerek, aynı zamanda Türkiye halkının
gerçek düşüncelerini de saklamış oluyor ve Amerika her defasında bozum oluyor.
Bu iyiliklerini unutmayacağız.
(Abdullah Gül'ün danışmanı Ahmet Davutoğlu çok değerli bir bilim adamıdır, Türk
halkının derin hassasiyetlerinin farkındadır. Bir düşünün bu koltukta bugün
Demirel, Tansu, Ağar otursaydı, halimiz nice olurdu? Verilmiş sadakamız
varmış.)
Şimdi Pentagon da ayılmaya başladı, köpeği gazetecileri kendilerini sürekli
yanıltmasından bıktı, 'adam sandım eşeği, altına serdim döşeği' yine bir bok
çıkmadı, diyorlar. Neyse, köpeklerle sahipleri arasındaki bir sorun, fazla
karışmayalım.
Dünya siyaset tarihi, borçlu ülkelerin fazlasıyla tavizler verdiğini yazar,
ancak, borçlu ülkelerin her denileni yapmak zorunda kaldıklarını yazmaz.
Dünyada, batağa saplanmış işgalci Amerikan askerlerinin yanına asker göndermek
isteyen tek ülke var mı? Sadece bizim 'şarlatan' yazarlarımız var. Ülkemizin,
halkımızın, meclisimizin 'lavuk' olmadığını, 'satılmadığını' tezkerede gördünüz.
Bu cahil ve satılmış yazarlar gibi düşünen bin kişi dahi olmadığını gördünüz.
bu ülkenin onuru, ahlakı, stratejisinin bu büyük medyanın hiç konusu olmadığını,
onların hayatlarının ‘pazarlık’ olduğunu da gördünüz. Avrupa Uygarlığının ahım
şahım devletleri, değerden, insanlıktan şampiyon olmuş ülkeleri dahi Amerika'ya
karşı sus-pus olurken, beş kuruşsuz bu zavallı ve yoksul ülkenin tezkeredeki
kararını hep birlikte gördünüz. Yine göreceksiniz. Sizlerin çuldan çuvaldan
siyasetleriniz ortada. Dünya coğrafyasında bu kadar fütursuzca, bu kadar haince
üfürüp sallayan tek bir yazar, gazete gösterin. Yok. işte, köpekleriniz
sayesinde, kaçtır Irak'ta, havanda su dövüyorsunuz! Bu medya on yıllar boyu bizi
çok rezil etti, biraz da sizin ağzınıza sıçsın, öğrenin, köpeklerle siyaset
olamayacağını!
Neyse... Araplar bizi arkadan vurdu edebiyatı, medyada hâlâ iş yapıyor. Tarih
dışı kalmış bu düşünceye hâlâ itibar eden ajanlar var aramızda. Önce İngilizler,
sırasıyla, Fransızlar, İsrail ve Amerika, Türk-Arap düşmanlığı için bu
edebiyatı yüzyıllardır kullanıyor. Aynı ülkeler, Araplara da Türkler sizi altı
asır sömürdü' edebiyatı yaptılar, yüzyıldır.
Türk yazarlarının 2003 yılında hâlâ bu gerici, provakatif ajanların fikirleriyle
yazı yazıyor olması cahillik, acıdan da öte, tam bir gülünçlük.
Önce bilmeniz gereken tarihi bilgi şudur, bizi arkadan vuran Araplar bugün tarih
sahnesinde yoktur, İngilizlerin kurduğu tüm krallıklar Arap milliyetçileri
tarafından yıkılmıştır. Arap bağımsızlık savaşları iki aşamada olmuştur,
birinci cihan harbinde Türklere karşı, ellili yıllarda İngilizlere karşı. Hatta,
bizi arkadan vuran Arapların oğlu Kral Faysal, yani Mustafa Kemal'e karşı
cephede savaşan Şerif Hüseyin'in oğluyla Atatürk, Saadabat paktını kurarak,
bağımsızlığına kavuşan Araplara karşı kin gütmediğini, dosta düşmana ve bizlere
karşı milli bir devlet politikası olarak göstermiştir.
Ayrıca, I. Dünya Savaşı'nda ve istiklal Savaşı'nda varolma-yok olma savaşı
verdiğimiz halde, bugün hiçbir Türk'te, Araplar kadar büyük İngiliz nefreti
yoktur. Arap demek, tepeden tırnağa İngiliz nefreti demektir. 19601ı yıllara
geldiğimizde Arap topraklarında tek bir İngiliz kalmamıştır, İngilizlerin kukla
krallıklarını Araplar alaşağı etmiş, tarih sahnesinden silmiştir. Yani, bizim,
bizi, arkadan vurdular dediğimiz Araplar bugün tarih sahnesinden silinmiştir.
Vahdettin'in, Abdülhamit'in silindiği gibi.
Ama hâlâ zavallı, cahil yazarlarımız yaygara koparıyor, bu fikirlerimizin
Ortadoğu topraklarında hiçbir anlamı ve karşılığı kalmamıştır. Arap yazarlar,
'Allah'ını seversen ne diyor bu Türkler' diye şaşkın şaşkın bizi izliyor.
Aksine, İngiliz muhipliğini Ortadoğu topraklarında yalnız ve yalnız bizler
yapıyoruz. Bizi arkadan vuranların elinden tutup Arap milliyetçilerinin
karşısına eski kralları bir güç diye çıkarıyoruz. Buyrun, hatırlayın. Irak
Savaşı günlerinde, büyük gazetemizin manşetini. Ordumuzdan İngilizlere tarihi
tokat. Güya, İngilizlere l. Cihan Harbi'ni hatırlatıp, yardım isteklerini geri
çevirmişiz. Yalan. Oysa, bu manşetle bir hainliği maskelemeye çalıştılar. O da,
biz Türklerin milli düşmanı Şerif Hüseyin'in torunu, devrik kralın oğlunu Irak'a
götürdük. Üstelik adamla NTV’ de röportaj yaptık. Bizi vuran Arap'ı, bizler
ağırladık, karşıladık, yatırdık, yedirdik, otellere yerleştirip kapısına
güvenlik koyduk. Bizi vuran Arap'ın çocuğunu el bebek gül bebek saklayıp,
gizleyip emaneti Irak topraklarına, yani Arap milliyetçilerine karşı savaşsın
diye biz gönderdik!..
Mesela bir Türk çocuğu olarak benim Şerif Hüseyin'e karşı öyle bir kinim var ki,
hâlâ onun yedi kuşaktan torununu yolda görsem, öldürürüm, diyorum kendime. Ama
devletimiz, medyamız, Türkçülerimiz hem Araplar bizi arkadan vurdu diye
edebiyat yapacak, hem de bizi vuran Arap'ı ağırlayıp besleyip, Irak'a
gönderecek.
Peki, bu kadar haince, ajanca yalanlara nasıl kanıyorsunuz? Çok basit, yakın
tarihimizi hiç okumamakla!
Neyse... Yakın tarihimizde devletimiz adına onur duyacağımız entelektüel çabalar
da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız Şevket Süreyya Aydemir
ve Y. Kadri Neyse... Yakın tarihimizde devletimiz adına onur duyacağımız
entelektüel çabalar da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız
Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Karaosmanoğlu'nun çıkarttığı ORTADOĞU adında
bir strateji dergisi çıkar. Yani, çok sağlam ellerimiz, büyük bir düşünce
vicdanı ve içtenlikle ülkemize büyük çapta bir hizmet yapar. Bugüne kadar bu
yoğun kapasite ve derinlikte ve içtenlikte bir dış politika dergimiz olamadı.
Derginin 67'ye kadar çıkan 60'ın üstünde sayısını inceledim. Genç
cumhuriyetimizin bu iki güzel öğretmeni Ortadoğu ülkelerine ağır bir saygı ve
yetenekle birbirinden güzel dostluklar, mesajlar gönderir. Cihan harbinin
yaralarını güzelce ve ahlak temizliğiyle sarmaya, Ortadoğu'daki kardeşlerimizle
kutsal bir beraberliğe doğru yol alırlar. Derginin 11. sayısından sonra dergi
yönetimi tümüyle Celal Tevfik Karasapan'ın eline geçer. Yani, bu güzel
duyguları ve politikaları, mit müsteşarlarımız, büyükelçilerimiz yazılarıyla
paylaşır. Iran, Irak, Suriye, Mısır, krallıklar, Mağrip (Kuzey Afrika), Yemen,
Kızıldeniz, Basra hakkında
olaylar, antlaşmalar, iklim, seyahatler, yumuşak bir dille ve bir aydın
iyiliğiyle kaleme alınır. Neler öğreniyorsunuz, neler, Libya'nın kazandığı
paraları harcayacak bir halkı olmadığı için, komşu ülkelerden halk ithal
ettiğine, Pakistan'ın taşı olmadığı için, yüz binlerce Pakistanlı çocuğun
yüzyıllarca tuğla fabrikalarında çalışmak zorunda kaldığını, Arap sosyalizminin
saniye saniye gelişimi, çatışmaları...
Dergiyi okudukça ağlayası geliyor insanın. Şevket Süreyya Aydemir ve
Karaosmanoğlu'nun bu sert ve acımasız coğrafyaya bir ağbi, baba yumuşaklığıyla
derin dostluklar kurmaya yönelik yazılan, mesajları, haberleri ve yeniden
siyasal ilişkilerimizi örme çabaları. Ölümcül düşmanlara karşı ağır hastalığımız
milliyetçiliğin yolunu şaşırmış militanlarına tatlı tatlı dersler veriyorlar.
Ve zaman zaman bizlere: 'Geleceğin aydınlan, Ortadoğu'yla dost olmadan
yaşamayız. Ortadoğu kardeşliğine katkısı olacak geleceğin aydınlarına...' gibi
ibareler, duygudan öldürüyor insanı. Araplarla, iç içe, samimi, tam bir
kardeşlik rüzgarı estiriliyor.
Son kırk yıldır işte birileri tarafından bu 'dostluk' ağları parçalanıyor. Bir
zamanlar, kırk yıl önce devletimiz, aydını, mit müsteşarı, elçisiyle bu dostluğu
yeniden kurmanın derdindeydi... Şimdi o dergideki Şevket Süreyya,
Karaosmanğlu'yla aynı fikirleri söylemeye çalışıyoruz, ama artık marjinal
kalıyoruz. O günlerde devletimizin fikri, meşhur ve güzel yazarlarımızın
fikirleriydi. Bugünlerde, Ortadoğu bizim kardeşimiz dedikçe, devletin içinden
birileri tarafından neden dışlanıyoruz.
Bu dostluk nasıl bir fırtınayla altüst oldu, inançlarımız, kardeşliğimiz nasıl
çatırdayarak yıkıldı, hangi fikirler bozdu bu birliği?.. Bizi, komşularımıza ve
coğrafyamıza son kırk yıl içinde kimler düşman etti!.. Türk Devleti son kırk
yılda ne oldu da, bu Ortadoğu siyasetinden vazgeçti?., işte birileri bu 'tarih'i
öldürdü, bizi Araplara düşman yaptı...
(Dergide bir tuhaf durum gördüm, bugün Daily News Gazetesi'nin sahibi İlnur
Çevik'in babası, Türkiye'nin tescilli meşhur masonlarından ilhan Çevik'tir.
Nasıl olmuşsa derginin on birinci sayısında bizim yazarlarımız Şevket Süreyya,
Karaosmanoğlu gönderilmiş, imtiyaz müdürlüğüne ilhan Çevik getirilmiş. Mevzuu
çözemedim. Komplo teorilerine de inanmam. Görünüyor ki masonlar, derin
devletimizin strateji dergisinde dahi boy göstermeyi başarmışlar.)
Yani, bugün devletin strateji dergisi Avrasya Dosyası'nın Türkçü politikalarına
bizi kimler getirdi? O büyük ve büyülü dünyadan bizleri kimler ayırdı?
Bugün, genel bir kanaat halini almış çok yanlış bir düşünce var. Sanki bizler,
Cihan harbinden sonra küsüp Ortadoğu'ya arkamızı döndük. Hayır. Atatürk'ün
Saadabad paktını düşünün, karşı cephede savaştığı Melik Faysalla el sıkışıp
antlaşmalar imzaladı. Bizlerin Araplara karşı düşman vaziyet almaya
başlayışımızın tarihi, İsrail Devleti'nin kuruluşuyla başlar. Yani, bizim
Ortadoğu'da temel politika değişikliğimiz cihan harbi yenilgisiyle değil,
Menderes ve sonrası hükümetlerle başlar.
1950'lerde Afrika ve Ortadoğu'da bağımsızlık rüzgarları eser, tek bir bağımsız
ülke yokken, 19601ı yıllara geldiğimizde otuz, kırk, elli ülke bağımsızlığına
kavuşur. 1950'den sonra Arap topraklarında çok kuvvetli milliyetçilik akımları
güçlenir. Araplar tek tek bağımsızlıklarını kurarlar. Burası önemli.
Çünkü, yedi yüzyıl siyaset yapamamış ve başkalarının emrinde çalışmış Araplar,
Baas rüzgarıyla sarhoş olur. ilk işleri tüm Arapları birleştirmek. Mısır ismini
kullanmaz, Suriye'de, Birleşik Arap Cumhuriyeti'™ kurarlar. Bu fikirlerini
kendi kültürlerine uygun bir sosyalizm teorisini inşa ederek tarih sahnesine
sokarlar.
Mısır'da Cemal Abdül Nasır bir Arap devi olarak gümbür gümbür konuşur. Arapların
ufku gelişir ve doğuya ve batıya, yani Rusya ve Amerika'ya karşı bir üçüncü güç
olarak naralar atarak siyasete girerler. Nasır kadar, Ortadoğu topraklarında,
İngiltere’ye, Amerika'ya ve Batı'ya karşı, onun kadar sert, kararlı ve net
konuşan tek bir Arap lideri çıkmadı. Müthiş bir adamdı. Arap halkı radyo
başında onu dinleyip kendinden geçiyordu. Altı günlük İsrail Savaşı'yla Nasır'ın
simleri döküldü, gözden düştü ve sonra öldü.
Nasır'ın gümbür gümbür ateşli konuşmalar yaptığı bu günlerde Araplar Türkiye'yi
çok seviyordu, hatta Baas, bizim Kemalizm’e tıpkı benziyor, taklitti. Zaten
Baas'ın ileri gelenleri Osmanlı okullarında okumuş, çoğu Konyalı, İzmirli,
Urfalı, Osmanlı'nın aydınlarıydı. Bizlere, kardeşlikleri ve hayranlıkları
hiçbir zaman bitip tükenmedi.
Ve her defasında bizimle, ölçülü, mesafeli, saygıyla konuşmaya çalıştılar.
Ancak, 1950'den başlayarak, Türkiye Devleti'nin önce İsrail’e sonra İngilizlere
taraf olmasına dayanamadılar, ipler, biz İsrail’le yakınlaştıkça, İngilizleri
destekledikçe koptu. Mısır'ın milli davası
kanal savaşında İngilizleri tutunca bizler, tarihsel büyüklüğümüz bir günde yok
oldu. Araplar Türklere düşman olmamak için çok çaba sarf etti, mesela tüm
Arapların milli ve ortak davası Filistin'e güç vermemizi istediler... Mesela
kanaldan hiçbir İsrail gemisi geçemez, hiçbir Arap toprağına İsrailli ayak
basamaz. Ancak, bizler Ortadoğu'da siyasetimizi İsrail’le kurmaya çalıştık. Ve
İsrail’in Ortadoğu topraklarında cirit attığı, alışverişe girip allem kullem
ettiği tek Müslüman devlet olduk.
Türk yazarlarının en büyük cahilliği, Arapların hem İngiliz hem Amerika
nefretlerini derinliği bilmiyorlardı, ciddiye almayıp, Arapları küçümsemeye
çalıştılar. Bizim Amerika yörüngesine girdiğimiz yakın tarihte Araplar
Amerikalılara karsı varolma-yok olma savaşına girdi. Araplar tarih sahnesinde
henüz 'otuz yıl' bağımsız kalamadılar, bugün yarısı işgal edildi, diğer yarısı
Amerika'nın uydusu.
Bunun sebebi trajiktir; Araplar, özgürlük sarhoşluğuna alışamadılar. Asırlar
sonra ilk defa bağımsız devlet kurmanın sarhoşluğundan kurtulamadılar, hem
doğu blokuna, hem batıya, yani emperyalistlere külliyen meydan okuyup, naralar
attılar. Boylarından çok büyük nutuklarının kurbanı oldular. Meydan okumalarla
bağımsızlıklarını yaşatacaklarına inandılar. Yüzyılların ezikliğiyle,
bağımsızlığı, İngiltere ve Amerika'ya karşı topyekün bir savaş sandılar,
İngilizleri hızla topraklarından defeden Arapları, çok geçmeden Amerika kıskaca
aldı ve şimdi boğup, öldürmektedir. Nasır'a, 'Amerika'dan gıda yardımı
alıyorsunuz' diyorlardı o günlerde. Nasır bu laflan asla kaldıracak adam
değildi: 'Gerekirse aç kalırız, gerekirse halkımız et yemez, gerekirse tek öğün
yemek yeriz, bağımsızlığımızı kimseye, asla çiğnetmeyiz!'...
Arapların bir hayat üslubu seçtikleri büyük Amerikan nefretlerine bir küçük
misal vereyim. Dünya vahşet tarihinin hiç kabul edilmez en zalim katliamlarından
biri Esad tarafından Hama'da, diğeri Saddam tarafından Halepçe'de yapıldı, gaz
bombalarıyla kasabalar yok edildi. Birinde Kürtler, diğerinde İslamcı grup
Müslüman kardeşler tarihten kazındı, iki katliamında baş sebep, bir tarafta
Kürtlerin Amerika politikası, diğer tarafta islamcıların Amerika'yla işbirliği
yapıyorsun suçlamalarıdır. Hafız Esad, henüz geç bir subayken, 1964'lü yıllarda
Amerikan işbirlikçisi , gördüğü Müslüman kardeşlerin ayaklanmasını affetmemiş.
katliamından tam otuz yıl önce, hepsini bir gün geberteceğinin yeminini radyo
başında alenen yapmıştır!
Araplar, milliyetçilik manyağı olmuştu, tüm Arapları birlik içinde, tek devlette
toplayacaklar, büyük, birleşik Arap cumhuriyetini kuracaklardı, üç-dört yıl
kurdular, Mısır-Suriye yan yana geldi, sonra bu deneyi Irak-Suriye yaptı, sonra
iç karışıklık, darbelerle çözüldüler. Arapları bizi tanıtacak en büyük siyasi
girişim, Arapların dünya siyaset sahnesindeki en büyük başarısı 'tarafsızlar'
blokuna Baas partilerinin tam tekmil katılmasıdır. Tarafsızların büyük bir
lideri Tito, Nehru ise diğer büyük lideri Cemal Nasır'dı. Tarafsızlar bloku,
dünyayı kıskaca almış, Varşova paktı ve Amerika ve Nato'ya karşı, meydan
okuyordu. Bugün dahi insanlığın tek kurtuluşu olan şu madde, tarafsızlar
blokunun üçüncü maddesiydi: 'Elinde nükleer bomba bulunduran ülkelerle ilişkiye
girilmeyecek, antlaşma yapılmayacak, elinde nükleer bomba bulunduran ülkelerin
malları alınmayacak!'.
Biz ise o yıllarda, elinde nükleer bomba bulunduranların kucağındaydık. Bugün,
tüm dünyamız büyük bir insanlık çığlığı arıyor. Bu çığlık, bloksuzların o günkü
bu maddesinde yazılı, hepimiz, dünyamız için insanlık için harekete geçeceksek,
ve insanlığın tek bir şansı kalmışsa, o da, doğuda ve batıda hepimiz nükleer
silah barındıranlara karşı tek cephe olmalıyız...
Tarafsızlar bloku, insanlığın ruhu ve vicdanıydı, bunları bu kadar çabuk
unutmak, ahlaksızlıktır, özgürlüğün peşinden koşanlarla, köpekliğin, uyduluğun,
köleliğin peşinden koşan halkların tarihlerini iyi öğrenmemiz gerekir!
Amerika, kısa zamanda, 70'lerin başında, Arapları içerden vurmanın yolunu
fundamentalist İslami gruplarla bulmuştu, ya da petrol şeyhlerini Baas'a karşı
kışkırtarak.
Bugün Araplar, çözülmeye, heyecanlarını yitirmeye başlamışsa, bunun sebebi,
dünya devi İngiliz, İsrail, Amerika'yı karşılarına almalarıdır. Sonunda Baas'ı,
Arap Birliği’ni çökerten İslami gruplar da ters tepmiş, 1980li yıllardan
itibaren bu gruplar Amerika'yı vurmaya başlamıştır. Yani, Arap çöllerinde her
kum tanesi Amerikan nefreti taşır. Amerikan düşmanlığı Arapların kültürel
ölçüsünü, temkinini, özenini kaybettirmiş, gözünü döndürmüş, birer vahşi
terörist görüntüsüne sokmuştur. Araplar, yani Müslümanlar bu kadar 'sert' bir
millet değildi, önce İngiliz, sonra İsrail sonra Amerika'nın cehennem
politikaları onları birer şizofren manyağa çevirdi.
Arap milliyetçiliği, bağımsızlık ve onurun anlamını,, bugün dahi İngiliz ve
Amerikalılardan, İsrail’den kurtulmak olduğu düşüncesiyle anlar. Nasır'dan
sonra Enver Sedat'a Amerika'nın barış ödülü vermesinin sebebi, nihayet bir
Arap'ın Amerikalılarla masaya oturmuş olmasıdır. Bu olay, son elli yılın hâlâ
en büyük siyasi olayı ve Arap coğrafyasının yırtılmasıdır. Arap dünyası Enver
Sedat'ı aradan geçen 25 yıla rağmen hâlâ affetmiş değildir, zaten, bir İslamcı
terörist tarafından bu yüzden öldürülmüştür. Ve Arap dünyasının büyük
birleştirici abisi Mısır gözden düşünce, ortalıkta hokkabazca dönen, Kaddafi,
Saddam gibi adamların eline kalmıştır, büyük Arap davası!
Kendi topraklarındaki amansız, emperyalizm savaşı bir yana, Arap gençleri
Afganistan'a koşup, Rusya'ya karşı Afganistan bağımsızlık savaşını verdiler.
Arapların varolma-yok olma savaşı verirken şehirleri, idareleri, kasabaları
katliam, vahşet yerlerine döndü, birbirlerini öldürdüler, birbirlerini
suçladılar. Kan gövdeyi götürdüğü bu elli yıl içinde, Türkiye ne yaptı, Araplar
karşısında, İngiliz ve Amerika ve Nato, ve İsrail siyaseti izledi. Başka bir
dünyanın menfaatlerine doğru uçtu...
Arapların birlik ve milliyetçi neşeleri bugün heyecanını kaybetmiştir, ancak
Irak topraklarından direnişçiler Amerika'yı kazıdıklarında, o eski sağlıklı,
kanlı, canlı Arap neşesi, bağımsızlık keyfi yeniden yerine gelecektir. Belki
hayaldir, ama herkesin bilmesi gereken şudur, ama beş yıl, ama on yıl, Araplar,
Amerika'yı bir gün mutlaka kovacaktır, çünkü başka türlü yaşamaları mümkün
değildir. Ve unutmayın, günümüzün Arap mucizesi, muazzam bir direniş muazzam
bir fedakarlıkla yaşayan Arap gençleridir!
İsrail saldırılarıyla Filistinliler tarih sahnesinde yalnız kalıyor, Arap
topraklarının işgali karşısında, Avrupa, insanlık, susuyor, işgalci güçlerin
tanklarını susarak seyrediyoruz. Petrolü çalınan, talan edilen, tecavüz edilen
Araplar karşısında, hiçbirimiz insanlığın vicdanından konuşmuyoruz!
Türkiye'yi bir uçuruma düşürecek düşünce de budur, NATO'ya, AB'ye girmesi, ABD
çıkarlarını ilerletmesi, ülkemizin, insanlık vicdanından konuşmasını zora
sokmakta. Ama artık, Ortadoğu topraklarında kurnazca, hileyle atılacak bir adım
kalmadı, Amerikalılar bütün siyasi puştlukları denediler. Türkiye'nin atacağı
yanlış bir adım, bizi Araplar karşısında birkaç dolar için devletini, onurunu,
şerefini, askerini, tarihini satmış köleler gibi yapacaktır.
Bugünlerde hepimiz, bizi, Arapların düşmanı haline kimler ve neler getirdiğini
yeniden düşünmek zorunda. Bakın doğu topraklarına dönük, CENTO'muz vardı,
Türkiye-İran-Pakistan. 60'lı yıllarda CENTO sayesinde Trabzon ve Mersin limanına
büyük vinçler gelip genişletilmiş, halen ülkemiz dünyaya bu limanlarla
açılıyor, İran’a demir yolu döşenmiş ve üstüne CENTO sayesinde 60'lı, 70'ii
yıllarda komşularımızla tek bir sorun yaşamadık! Şimdiyse, Gümrük Birliği
antlaşması yüzünden, bu ülkelere, Avrupa'dan izinsiz mal satamıyor, onlardan,
Avrupa'dan izinsiz mal alamıyoruz...
Nato, Varşova Paktının Avrupa kıtasına yönelmiş binlerce tümenine karşı Avrupa
kıtasını korumak için kuruldu. Bizler tam elli yıl NATO'nun bekçiliğini yaptık.
Bunun maliyeti olarak silahlara milyarca dolar, darbeler, kardeş kanı.
Avrupa'nın Allah'ı olsa hiç değilse bu ülke bizim için silahlara milyarlar ödedi
ve bugünkü ekonomik çıkmazının bir sebebi de budur, der. Avrupa'nın Allah'ı
olsa, eski dostumuz, der. Avrupa'nın Allah'ı olsa elli yıl sarıldığı dostunu,
Sovyetler çöker çökmez sümük gibi kapıya fırlatıp, yedi kat yalnızlığa
fırlatmaz. Avrupa'nın Allah'ı yoktur ve şimdi bizi eşit bir üye değil,
boynumuza bir demir halkayı antlaşmalarla bağlamak istiyor. Eğer Avrupalıların
Allah'ı olsaydı, AB'ye imza attığımız kırk yıl öncesinden beri, bu birliğin
kuruluş planları aşamasında birliğin içinde olurduk. Kırk yıldır, planlanıyor
birlik, siyasi, sosyal, iktisadi, sınırlar, nüfus, parası planlanırken Türkiye
hesaba katılırdı. Projeler bitti, inşaat tamamlandı, şimdi de Türkiye'nin
yükleyeceği sosyal ve siyasi yükleri tartışıyorlar. Bu yük, bugünün sorunu
değil ki başımıza kakıyorlar. Bu yük, kırk yıl öncesinden beri gelen bir
maliyet! Şimdi, binayı bitirmişler, alırız da, almayız da, sonra gelin de...
Türkiye'nin AB'ye sığmayacağı elli yıldır bilinen bir gerçek, AB'nin uzmanları,
bilim adamları elli yıldır bu gerçeği biliyor. Oyalamalarının sebebi, bizim
NATO'da köpeklik yapıyor oluşumuz.
işte Türkiye'de yüzünü Avrupa'ya içtenlikle dönmüş aydınlar arasında kafa
karışıklığı ve gittikçe büyüyen Avrupa nefreti burada başlıyor. Avrupa
Birliği'nin haksızca hukuk dinlemeden, attığı imzalan hiç dikkate almadan
Türkiye'yi kullanıp bir çöp gibi sokağa atmasının sebebi olarak Türkiye'de yeni
bir milliyetçilik rüzgarı esmeye başlamıştır. Oysa Türkiye, NATO'dan kalan
alacaklarını kuruşu kuruşuna ödetene kadar, AB'nin yakasını asla bırakmamalı,
onların istediği her antlaşmayı yerine getirip, getirdikçe AB'yi köşeye
sıkıştırarak elli yılın intikamını almalı.
Kardeşlerim, Türkiye'nin NATO'da köpek gibi kullanılıp sümük gibi fırlatılıp
atılması, en batıcı Türk aydınlarının dahi kafasını karmakarışık yapmıştır.
Ülkemizde yeni estirilen milliyetçilik rüzgarları tanıdık değildir, bu
rüzgarlar, ne Namık Kemallerin, ne Mustafa Kemallerin ne de bizim şaşkın
MHP'lilerin milliyetçiliğe benzememekte. Ne de kaba, gerici, ilkel, sebeplerle
doğal olarak oluşmuş bir milliyetçilik türü değildir. Aksine, dikkat edin, çok
okumuş, onlarca yıl batıya yönelmiş, batılı değerleri benimsemiş aydınlar
arasında bu yeni Avrupa düşmanlığı patlak vermiştir.
Avrupa'nın bu kalleşliği batıda okumuş aydınlarımızı kışkırtmıştır, ilginç ve
çağ dışı bir bağımsızdık rüzgarları estirmesine sebep olmuştur. Türkiye bu yeni
tür Avrupa düşmanlığını yavaş yavaş içselleştirerek bir dinamit haline
gelmekte. Ülkemiz, milliyetçi ve taşkın profesörlerle dolup taşmakta,
ekranlarımız, akıl hastası Avrupa düşmanlarıyla boğulmuş durumda. Bu yeni tür
düşmanlığın sahiplerine bakın! Yüzyıldır batı esaslarıyla batılı okullarda
batılı terbiyeyle batılı sanatlarla batılı bilimle büyüyen insanlardır. Bu
insanların sonradan görmüş 'milliyetçilikleri de' çok daha körleşmiş, bir akıl
hastalığı türüne dönmüştür. Her şeyden pirelenen, her şeyi batının ajanı savan,
Avrupa'nın bizi sömürgeleştirip feshedeceğine inanan, batıdan gelen tüm kitap ve
metinleri 'ajan' ve 'komplo' gibi okuyan yeni bir milliyetçilik türü!
Yani, aklıselim yine kaybedildi, yani uğraşıp duralım artık binlerce profesör
manyağıyla... Bu terbiye edilmemiş, yatıştırılması imkansız milliyetçilik,
ekranlarda kan çıbanı gibi patlayan çılgın bir düşünce dünyasını da Türkiye'ye
yavaş yavaş öğretiyor!
Yani, eskiden bu toprakların gençleri azgın milliyetçi olurdu, şimdi yer
değiştirildi, şimdi, aydınları ve profesörleri vahşi milliyetçileri oluyor!
Batıda doğup batıda ölseler dahi, doğu kökenli aydınların zihnini yönlendiren
batı kültürüyle doğulu aydınlar bir türlü duygudaşlık kuramıyor. Duygudaşlık
kurulmayan bir kültürü tasvip etmeleri mümkün değil. Tam tersine, öğrendiği ve
yetiştiği batı biliminin bilim ve hukuk kılığında, doğulu halklara baskı
uyguladığına inanıyor.
Beyni, batılı hukuk, demokrasi, siyaset gibi batılı değerlerle ortak bir
söylemi paylaşsa dahi, asla içselleştiremiyor. Yani, hepimiz yüreği başka, beyni
başka adamlar olduk. Mesela, doğulu aydınlar batının biliminden vazgeçmeseler
de, batının sanatsal başarılarını çoktan küçümseyip hiç ciddiye almamaya
başladılar. Şimdi, bu kafa karışıklığıyla tamamen başka bir kültürün içine
girebilmek mümkün mü? Çözülmesi imkansız bu sorunlar basit değil, şimdi
yüzlerce profesörümüz batılı gibi düşünmeyi 'bozulma' kabul ediyor, bu kadar
büyük bir tuhaflığı bu ülke kaldırabilir mi?
Bizi batıya satan aydınlarımız*. Doğallığını kaybetmemek için direnen
halkımızdı. Şimdi aydınlarımız, türkülerimizi, sanat müziğimizi, tarihi
eserlerimizi, Yunus'u, Mevlana'yı, doğuyu merak ediyor, 'dur' diyor. Halkımız
ise bugün batı özentisinin en aşağılık örnekleriyle çorbaya dönmüş Aşmalı Konak
gibi dizileri izliyor. Bunları sonra tartışırız...
Bir halkımız daha var, halkımızdan içeri. Ülkemiz, dünyanın en büyük en zengin
ekonomisine dahi sahip olsa, asla tatmin olmayacak, Bosna, Afganistan,
Çeçenistan ve Irak'ta yaşadığı vicdan sızısını gidermeden rahat etmeyecek, bir
halk.
Irak ve Bosna işgaline sessiz kalan Avrupa karşısında, halkımız ve
aydınlarımız, bir 'insanlık' sesi arıyor, kendi kültürlerinin içinden bir adalet
duygusu, bir iyilik fikri devşirmek istiyor.
Karşılıksız iyilik, iyilik, mal gibi, borsa gibi, dolar gibi yükselen ya da
Avrupa'nın yasaları gibi dünya alem görsün diyen hukuki metinler değil, hiçbir
tanımı ve tarifi ve kuralı olmayan bir iyilik.
iyilik, hızla yayılır, iyilik, her insanın, her devletin insanlığın yasaması
için olmazsa olmaz en temel duygumuzdur. insanlığın en büyük değeri. Bir küçük
iyilik, dünyanın neresinde olursa olsun fırtınalar yaratır, çok çabuk çoğalır,
etkileri asırlar sürer.
Şimdi, kapısı sabah vakti Amerikan askerlerince kırılıp parçalanan, annesi
babası don gömlek yataktan fırlatılıp duvara dizilen dört yaşındaki Iraklı
çocuklar, bizlerden bir 'iyilik' beklemekte. Uçsuz bucaksız çöllerde kendi
halinde yaşayan bir Iraklı çoban hepimizden Allah rızası için 'adalet'
beklemekte.
Bizi, aydınlarımızı, halkımızı, insanlığı yüceltecek olan değer, iyilik'tir.
Rusya, ABD ve Avrupa kültürünün karşısında bizi yüceltecek ve elimize insanlık
meşalesi-
ni verecek olan duygu, Allah rızası için kardeşlerimize iyilik'tir. Küçük bir
iyilik, devletlerin tüm maddi yasalarından ve zenginliklerinden ve kudretinden
daha büyük anlamlar taşır! İnsanoğlu’nun kaybolmuş ruhu, ezilmiş vicdanı ve hâlâ
insanoğlunun evrendeki en büyük mucizesi, yardımlaşma, el sıkışma, paylaşma,
bir küçük yardım paketi gönderme, komşusunu düşünüp, üzülmesidir!
Petrol ve madenlerimizi ve inançlarımızı bilmeksizin yağmalayanlar karşısında
insanoğlunun acısını dindirmenin tek yolu, iyilik'tir. Hem kendimiz hem
halkımız hem devletimiz hem insanlık, zalimlerin işgal ettiği bu dünyada ancak
iyilikler yaparak, varolabilir.
Topraklarını, çoluk çocuklarını, inançlarını, sokaklarını, dünyanın en manyak
en delirmiş silahlarına karşı savunan insanların yanında 'iyiliklerimizle'
durabilmeli-yiz. Milli menfaatler, devlet çıkartan ve politikalar düşünmeden
yapabileceğimiz iyilikler tüm insanlığın özlediği ve aradığı 'insanlık
çığlığıdır'.
Ortadoğu toprakları kan ağlıyor. Şarkı söyleyen bir Arap çocuğunu en son ne
zaman gördünüz? Yoksul, mazlum, silahsız insanlar, dünyanın en büyük şeytanları
Amerika ve İsrail’e karşı ayakta durmaya çalışıyor. 15 yaşındaki evlatlarını
intihar bombalarıyla havaya uçurmaktan başka şansları kalmamış.
Isa, bugünlerde ne yapıyor? Hazret-i Musa'yla, Kudüs'te, ölen, yağmalanan,
talan edilen Müslüman çocukların ardından kahkahalarla mı gülüyor?
Batı, kültürümüzü ve insanlarımızı neden yağmalayıp, tarihten silmeye
çalışıyor. Batı, kültürümüzü işe yarar, verimli bulmadı mı?
Ama, karanlığımızı çok işlevsel buldu. Öyle verimli karanlığımız var ki, sürekli
aydınlatmaya geliyorlar. Ne komik, batının dört yüzyıllık aydınlatma düşüncesi
bizi kendi petrolümüzle aydınlatmaya geliyor.
Batı, inançlarımızın ve tarihimizin eski olduğunu, bu kadar eskimiş şeyin asla
modern olmayacağını, bu kadar eskimiş kültürün ancak zalim diktatörler
yetiştireceğini iddia ediyor, işte bu yüzden, onurumuzu ve inançlarımızı
bombalarıyla örseleyerek, artık bu hırpalanmış tarihten ve inançlardan kurtulup
atmamızı bekliyorlar. ABD askerlerinin sırt çantalarında getirdikleri, 'hukuk
ve özgürlükleri' bayramlar yaparak kullanmamızı istiyorlar.
Bağdat müzesini yağma etmelerinin sebebi, bizim kültürel zengin geçmişimizdi.
Ancak, karşılığı dolar olarak belirtilmemiş eserlerdi. Batı, karşılığı dolar
olarak yazılmamış hiçbir şeyden hoşlanmaz, bu yüzden yağmaladılar, şimdi bu
değerli eserler el altı serbest piyasada dolar karşılıklarıyla değerlendirildi
ve artık bu eserler de batının envanter zenginliklerine girdi.
işgal güçlerine zorluk çıkarttığı için Iraklılara tazminat davası açacak kadar
delirmiş, akıl hastası batı medeniyeti!
Artık, gasp edilmiş bir şirketin malı Irak, iki ortağı yarın birbirine girer.
ABD, İngilizlere, 'üç milyar ver, sana bırakıp çekileyim' demeye başlar. Ya da
ikisi de artık çamura saplanmış bu ihaleyi Japonlara satabilir.
Şu anda, Avrupa ve Amerika'nın üniversitelerindeki bilim adamları bu kadar
sessiz kalacak hangi yoğun çalışmalar içindeler.
insanlık sorunu kalmadığına göre, ahlak bittiğine göre artık yapacakları, 'kesin
bilimdir'. Bilim tarihi de hep bu kesin bilimi arayıp durmadı mı? Çocukları
öldürüp, ülkeleri yağmalatıp sarsılmayan tek insan türünü onlar bu kesin
bilimle icat etmediler mi?
Irak'ın ne kadar barbar, geri, zalim, İslam’ın ne kadar vahşi bir din olduğunu
dünya ekranlarından reklam etmek için Irak'ı atom bombalarıyla yağma ettiler. Bu
sefer bilimsel inceleme için değil, askeri bir inceleme için geldiler. Bu ülkeyi
işgal ve halkını topyekün öldürmek, batı kayıtlarına ye idrakine, tamamen
profesyonel bir çalışma olarak girdi. Bu profesyonellere yardımcı olmak hiçbir
ülke ve modern insan için utanç verici değil, artık.
Ama bilmedikleri bir şey var! Güneşin neden bu kadar parlak olduğunu hâlâ
bilemiyor bilim adamları! Rüzgarın meteorolojinin konusu olduğunu sanıyor bu
adamlar, rüzgarın Tanrı'nın soluğu nefesi olduğunu unutmuş, bu adamlar!
O kaskatı, sert, çelik silahlarıyla, hala iyilikten, adaletten bahseden
Allah'ın çocuklarını ve Allah'ı öldürmeye yemin etmişler!
Yer, gök, doğu, batı, uygarlıkları, bilim adamları... Görecekler, ilahiler mi
deliyor bu gök kubbeleri, atom bombaları mı?
Şimdi, hepimiz dua ediyoruz, karanlık ve kutsal yalnızlıklarına gömülmüş Iraklı
çocuklara!
Ve hepimiz artık, Bağdat'ta bir Amerikalı asker daha öldürülünce, bir çentik
daha atıyoruz.
Nihat Genç (3.8.2003)