Bir daha kara bir bayrakla gelemeyeceksin buraya
Üç-dört gün içinde iki saatlik uyku mümkün olmadı,
üstelik, top gürültüleri
insanı sağır ediyor. Ve seri makineli tüfeğin toprağı taraması, yere
çarpmasından, toz duman bulutundan mevziler görünmüyor. Rüzgar bulutu birazcık
yardığında komutanlar ancak dürbünle, süngülerin parıltısını
farkedebiliyor.
Üstelik üstümüzde sürekli düşman balonları, tayyareleri, hem bilgi alıyor, hem
mermi atıyor!
Mevziler birbirine o kadar yakınlaştı ki, değil mermi, yumruk mesafesinde! Cesed
gömmek için verilen
ateşkes sürelerinde çok uçuk, fantastik hikayeler de
yaşandı. Komutanımız anlatıyor: 'Nerde söylesem, fantazi gibi bakıyorlar,
gözümle gördüm, bu olay gözlerimin önünde oldu' diyor... Bir Türk askeri,
İngiliz cephesine bir futbol topu
atar. İngilizler topu alıp siperden çıkar,
Alman siperine doğru paslaşarak ilerler ve Alman mevziine topu şutlayıp 'gooool'
diye bağırıp geri dönerler!
(Çanakkale savaşlarında Türk halkının en sevdiği ve hala çocuklarına anlattığı
hikaye meşhur dondurmacı hikayesidir. Avustralya'da yaşayan meşhur dondurmacımız
ve bir kasabımız limandan Türkiye'ye savaşmaya gitmekte olan savaş gemilerini
görür ve iki kişi tüm Avustralya'ya orada savaş açar. İki gün
boyunca çatışır ve
sonunda bir ormanda yakalanırlar ve göğüslerinden Türk bayrağı çıkar.)
Ölen İngiliz askerlerinin üstünden 'İstanbul' haritaları çıkıyor, bu kanlı
haritalar bugün müzede. Yakalanan bir Anzac askerine, 'Neden
buraya geldin'
deniyor: 'Spor için' diyor!
Bilmiyorlardı bizim bahçemizde güller, top sesleriyle açılır, bizim bütün
şarkılarımız 'Batan gül kana benziyor' diye başlar...
Savaşın bir türlü bitmeyişi, düşmanın,
Conkbayırı'na bir türlü tırmanamayışı,
her yeri cesedle doldurdu. Çanakkale savaşının en ıstırap dolu sahnesi burdadır.
Çürümüş binlerce cesedin kokusuna tüm askerler böğürmekte, öğürmekte. Ve
cesedlerin üstünü simsiyah bulut gibi
karasinekler örtüyor. Cesedleri gömmek
için geçirilecek zaman yok. İngilizler ikide bir cesedleri gömelim deyip,
kokudan kurtulmak için, ateşkes istiyor. Pis kokudan öğürmemek için asker nefes
almamaya çalışıyor, çoğu burnunu
tülbentle kapatıyor. Zaten, top seslerinden
östaki boruları patlamasın diye hepsi kulaklıklı kaput giyiyor.
Cesedlerin çürümüş, yeşillenmiş dudakları üstünden kalkan sinekler, askerin su
içtiği bardaklara konuyor.
Bardaklardan su içilmez oluyor. Üstleri tülbentle
örtülüyor. Hatta su içerken o kısa arada, yüzlerce sinek hücum ediyor, bu
yüzden, su, tülbentten süzülerek içiliyor. Bardakların da nasıl yapıldığını
anlatalım, cephane sandıkları içindeki
çinko astar süngüyle yırtılıp, külah gibi
kıvrılıp, bardak yapılıyor!
Düşman askeri yüzlerce gemiyle kumsala, konserveler, etler, çikolatalar yığdı...
Türk askerinin karavanası da komutanların anılarında. Bin yıldır aynı: Nohut,
fasulye, bulgur, kuru üzüm. Çanakkale savaşına bazı komutanlar 'kuru baklanın
zaferi' diyor!
Mermiler ve topların mevzileri toz-bulut içinde bırakması, sürekli, birlikleri,
hatta, alayları birbirine karıştırıyor, savaş boyunca,
komutanlar 'askerlerini'
diğer alaylardan ayırtedemiyor.
Ve İngiliz komutanlar artık, askerlerini kırbaçla cepheye sürmeye başladı.
Cüceler, bilmeden, devler ülkesine savaşa gelmişlerdi. Bilmiyorlardı, bizim
bahçemizde
güller, top sesleriyle açılır, bizim yaralarımız ancak top sesleriyle
kapanır. Bizim bütün şarkılarımız 'batan gün kana benziyor' diye başlar.
Şarapnel parçaları hala göğüslerini süslüyor gazilerimizin. Sevgilinin iri siyah
gözleri gibi, bu
madalyalarla kasabaların kahvelerinde ihtiyarlayıncaya kadar ne
kadar mesut, ne kadar mutlu kahvelerini içtiler!
Dünyayı fethe kalkışan İngilizlerin lordları, kontları, soylu, nazenin çocuklar,
işte burada, savaşa yemin ettiler.
Şimdi orası bir açık hava müzesi. Şu yer
adlarına bakın: Korkuderesi, Domuzderesi, Kanlısırt. Kanlıdere. Ve hala rüzgarlı
ve hala çok soğuk!
Ey tümü şehit 57. Alay, ey kahraman 27. Alay, hikayenizi okuyunca, dilimiz
tutuluyor, kalem elden düşüyor, 90 yıl sonra hala hıçkırıklar gözyaşlarıyla
anıyoruz sizleri. Ne diyelim sizlere.. Şarkılarımızdaki gibi, 'Beni koynunuza
alın'...
Toprağına sarılarak ölen yiğitler! Kapkara bir öfkeyle. Değil
Çanakkale'den,
düşmanı dünyadan kovdular. Ne kalk borusu çaldı, ne yat borusu. Uyumaksızın.
Kudurmuş kurtlar gibi savaştı. Ne esir oldu, ne mağlup.. Aç karnına taşları,
ağaçları kemirip, yine saldırdı!
Ay ışığıyla
kanayan yaralarını sardılar. Alınlarındaki kan damlalarının gölünde
süngülerini parlattılar.
Alınlarındaki kanlı teri, silecek adam kalmadı, içimizde. En meşhur şairlerimiz,
bu kasırga karşısında, çaresiz,
donakaldı.
Bakırdan, kızıl bir parıltı saçtılar geceye. Geceyi kemiklerle, mermilerle
dantel dantel işlediler. Parçalanmış atların leşlerinde uyuyup, yeniden
saldırdılar.
Yastık gibi yumuşacık mevziler kazdılar.
Gecenin meşaleleri ateş böcekleri
oldular. Memleketin en hüzünlü çiçeği, en soylu, gurur dolu, en uzun şarkıları
oldular.
Derin ufuklarda uğuldayan topların ürküntüsü. O küçük patikada. Kuru otlar
üzerinde. Çamura
gömülü cesed parçaları üstüne, ebedi vatanlarına uzandılar.
Çelik, kan, demirin korkunç fırtınasına, süngüleriyle karşı koydular.
Anadolu'nun çok yoksul, soğuk köylerinin çocukları. Sırılsıklam kan! Tepeden
tırnağa mermi,
şarapnel yarası. Daha düne kadar Çamlıca tepesinde şarkılar
söyleyen İstanbul'un çocukları, bugün, bıyıklarından kan süzülen, eşsiz
kahramanlar!
Vurulup, serildiğin yer, ebediyyen, buza kesmez artık. Ateş fışkırır, kalp
atışından toprak. Korkma, Anadolu'nun boz kokulu rüzgarı, kanınızı kolalayıp
kolalayıp Erciyes'in, Uludağ'ın tepelerine çoktan kaldırdı. Açılan yaralarınız
Anadolu'nun ağır tekerleklerine motor oldu, kanınız, susuz çayırlarımıza kumaş
oldu!
Sedyeyle taşınmadan, teneşire konmadan, tabutlara girmeden ölen yiğitler!
Kanlıdere kurumadı hala. Sarı yapraklar, gözyaşı gibi düşen yiğitler! İngiliz
dişlerini teker teker söken yiğitler! Omuzlarınız gibi yüksek
şimdi, Conkbayırı,
Kocaçimen!
Tankerlerden boşalan petrol gibi kan, loş, ıssız, dilsiz, hayalet dolu
Domuzderesi, kanınızı taşırken nasıl gümbürdeyerek çağıldadı.. O bahar gecesi,
taşları delen kanınızı kimsecikler
görmedi. Dikenler mi battı, yılanlar mı
soktu, mermiler mi ısırdı, kimsecikler sormadı.. Ege'nin suları, başını
kaldırıp, o şehit kitabelerine bakar mı şimdi!
Artık ebediyyen uyumaz o sular. Nasıl okşar, okşar. Her akşam
şarkılarla usul
usul öper. Kazılmamış o mezarları hala!
Koşuyorum heyecanla o yüksek tepelere, 57. Alay'ın alnının değdiği o mübarek
toprağa. Alnımı sürüyorum karatoprağın en ateşli yanağına
Kalın bir
kefen gibi Saroz'un soğuk rüzgarı. Sormadı mı o gece silahsız asker
olur mu? Mahalle maçı mı bu, beş metre mevzilerde savaşılır mı? Bu devlerin
ülkesi, böyle minyatür sahalarda, kaç büyük savaş çıkardı!
Kocaçimen
tepesinde patlayan heyecanlı rüzgarlar! Kuru çalılıklar içinde kuş
gölgelerini, eski günlerin anısına sanki, çekiç gibi dövüyor hala. Ya da
kuşların gölgesinde uyuyan, o eski şehitlere sarılmak istiyor!
Anadolu'dan katar katar
trenler, çıplak, aç, yorgun ve çocuk askerler taşıdı.
Salkım salkım söğütler ve nişanlılar, bu sevdalı gençlere el salladı.
Korkuderesi, tarihin bu en zalim kitaplarını yırtarak, çıldırarak, haykırır mı
hala.
Conkbayırı'nda, bulutlar gibi dökülen demir yığınlarının altında kalan yiğitler,
o gece, bir gecede Anadolu'nun saçları ağardı. Anneler türbelere koştu, Sakarya,
Kızılırmak ağladı. Kuvvet versin diye yiğitlere sabahlara
kadar dualar okundu.
Kanlısırt'taki top sesleri, İstanbul'u salladı, Konya'yı ürpertti, Kars
Kalesi'nden duyuldu.
Kibar İngiliz, ince, zarif, biblo suratlı İngiliz, ne kadar azgın, ne barbardı o
gece. Arı kovanı gibi üşüştüler,
dünyanın bütün bahçelerine gireceklerini
sandılar. Tarihin bu en eski kapısında diz çöküp, döktükleri kanda boğuldular.
Ve ders aldılar.
Bir daha kara bir bayrakla gelmeyeceksin buraya. Anadolu'nun, dağ, tepe, bu
kardeş
çocuklarını, işte gördünüz, yüzleri toprağa sürünmesin.
Yanaklarından alev fışkırır. Toprağa sürününce, kan yanaklarına kına oluyor.
Kirazdır, yabançileğidir, karadır, kızılcıktır, çok kızgın, çok ıslaktır,
yanakları. Kazıp kazıp
çıkartıyoruz hala topraktan. Testi, çömlek değil bunlar.
Toprağın güzel kokusuyla kiremitleşmiş, o yiğitlerin kurumuş yanakları.
Hala hangi köyüne girseniz Anadolu'nun, bu toprakla sırlanmış, kırık kalbimizin
parçaları gibi, o
kiremit isi rengi bulursunuz!
Gelibolu, Anadolu'nun yünden boyunbağı, en kederli gövdesi! Tatlı tatlı
ışıldayan, yorulmak bilmeyen, Anadolu'nun gümüş renkli alnı. Söyle, gördün,
hangi toprak parçası, top seslerini kadife
elbiseler gibi giyinir böyle. Söyle,
çiçeklerle dolu kırları kim giydirdi bu askerlerin üstüne. Ölümsüz kalbimiz,
kalbimizin ta kendisi oldular...
Saroz'dan Anadolu'ya 90 yıldır, rüzgar değil.. Göğün rengine bulutuna karışıp, o
askerlerin ateşten nefesleri, soluk soluk, esiyor hala!
Allaha ısmarladık deyip çıkarken son kez köyünüzden. Sarılıp, öptüğünüz o
derelerin suyu... Şimdi biz, yetmiş milyon, kutsal şaraplar gibi çoluk çocuk
içiyoruz,
üstünde kelebekler oynaşan o derelerin suyunu!..
Mevzilerde yorgun düşüp, koynunuza yaslanıp sarılan o paslı tüfekler de, içtiler
mi kana kana Korkudere'nin suyunu... Bugün kutsal emanetlerimiz gibi müzede,
paslanmadı
gitti.. Ay ışığında ayna gibi parıldıyor hala o eski süngüler!
O süngüler çapaydı. Gelibolu ceset tarlası. Bomba yanığı, et parçaları, çürümüş
bacaklar, hendekler, çukurlar doldu.. Hücuma geçerken şehitlerimize köprü oldu
cesedler.
Şimdi koşuyorum heyecanla o yüksek tepelere! 57. Alay'ın alnının değdiği o
mübarek toprağa! Alnımı sürüyorum, karatoprağın bu en ateşli yanağına!
Saçları taşlara kaynamış. Büyük ve mutlu bir
uykuya dalmışlar. Kafalarını
parçalayarak cephane sandıkları düştü gökten. Bugün, taşların alınlarında hala
damar damar şiş... Patlamış, iri kan damlaları duruyor hala!
Bu yüzden, bu tepeler akşamları çivit mavi, çiçekler gibi
açıyor geceler.
Lacivert gecelerin derin ufuklarında. Hala kanlı bir kılıç, ufukta, keskin
keskin parlıyor.
Çiçekli entariler gibi, bu çimen çimen giysileri kırlara, kanımızın ortak alevi
giydirdi. Ve demir gibi, çelik gibi ağır
Gelibolu toprağı. Bin çeşit düşman
kini. Yarasa soğuğu, çakal tüyü.
Çiçeklerin, kırların saçlarını tarıyor hala süngüler. Koşarak savaşmaktan
ayakları sızlıyor mu, söyle, rüzgarlar neden kanını kurutamadığı
hala?
Bizi öldürmeye yemin etmiş, tarihin elleriyle yoğruldu. Anlatılmaz, bu
yumuşacık, şırıltılı, tatlı çimenlerin masalı! Anlatılmaz, şu arkadaki kabarmış
çalılıkların destanı! Şu küçücük çakıl taşlarına gücüm yetmez.
Öldükten sonra
büyüyen şehitlerin taşlaşmış gözbebekleri gibi.
Burası üç merdiven, Şahinsırtı, Conkbayırı, Kocaçimen! Anadolu'ya buluttan,
yürekten köprü oldular. Mermer gibi soğuk ve gururla bakan bu taşların içine
soksam elimi. Kanla donmuş katılaşmış bu ateşin yüreğinden bir damarını
kopartsam. O top seslerini şarkı nağmeleri gibi hatıralarıma alsam!
Görüyorum işte, çiçeklerin, kırların saçlarını tarıyor hala o eski süngüler.
Kanlıdere'de kertenkeleler, kurbağalar. Dere kıyısında acı köklü otlar. Kekik
otları. Koşarak savaşmaktan ayakları sızlıyor mu hala, söyle, rüzgarlar neden
kanını kurutamadı hala!..
Gördünüz, bataryalar, çocuk kandırır gibi
boş mermiler attı, gördünüz savaş
değildi bu, Hafız Burhan'dan şarkılar dinlediler.
Alnımız toprağı 25 Nisan gecesi, işte bu tepede öptü.. Tarihin o büyük duvar
saati, işte bu tepede, 'Dur, Çanakkale geçilmez!'
dedi.
Çanakkale o gece, Avrupa'yı Asya'dan, iki büyük kıtayı bacaklarından bir daha
ayırdı!
Ey çok uzaklardan gelen yabancı! Bu pembe güller. Bu hırçın rüzgar. Bu binkat
gölgeler. Tarihin boynumuza,
koynumuza dolanmış kolları. Her biri bize, ekmek
kadar hava kadar, Adem kadar yakın. İşte gördünüz, hala zonkluyor her taşı.
Ey Seddülbahir, ey Conkbayırı, ey karşı kıyıda, bu top sesleriyle büyüyen,
Bigalı köylü
çocukları! Biz odun ateşiyle ısınmayı bilirdik. Onlar savaş
gemilerinin cehennem kazanlarını başımızdan döktüler.. Kahpece, şeytanca,
Afrika'yı, köleleri, zavallı Hintlileri, işte burada karşımıza diktiler!
Bunlar eski hatıralar.
Şimdi, hala.. Karanlık gecelerinde... Tepelerde
karmakarışık ağaçlar! Birbirine sokulur. Binkat gölgeler, boğazın sularına
yaslanır. Kocaçimen, Anafartalar, her gece.. Saçlarını örer, örer toplar,
rüzgarlarla dağıtır! Boğaz'ın sularını, testi
testi şaraplar gibi, içer, o eski
günlerin hatıralarıyla, hıçkırıklarla ağlar...
Ege'nin parıldayan ve gülümseyen memelerine... Kocaçimen, hafif kumları
avuçlayıp.. Avuçlayıp, rüzgarlarıyla serper...
İşte böyle.. Şimdi
o tepelerde, yüzbinlerce meçhul asker... Yüzbinlerce mezar..
Bu sonbahar gecesi, üstlerinde kurumuş yapraklar...
Bu sonbahar gecesi.. Kurumuş yapraklar uçuşuyor, içlerinde bir neşe... Bir
neşe... Tarifsiz bir
neşe!..
Sanmayın, bu kurumuş yapraklar bu gece orada, yalnız geziyor, yalnız uçuyor...
Ruhlarımız 90 yıldır bu savaşın acısıyla hala hüngür hüngür ağlıyor!
( Edebiyat Dersleri
kitabından)
Akşam
29/04/2004