|
Yıllardır bayi-kitapçı vitrinlerinde sırtını sonsuz imkanlara dayamış
Hürriyet'in Gösteri Sanat, Milliyet'in Milliyet-Sanat, sırtını
sonsuz banka
imkanlarına vermiş Yapı Kredi'nin "sanat" dergileri, ya da yıllardır çıkan adam
Sanat, Cumhuriyet Kitap Dergi, E Dergisi gibi, edebiyatla, sanatla ilgili sözde
dergiler..
Yıllardır gazete köşelerinde sanatla
ilgilendiği söylenen hacivat
kılıklı Doğan Hızlan, Ülkü Tamer gibi isimler görürsünüz. Bu dergilerde bir yazı
okumuşsanız, Orhan Veli, II. Yeni, Necatigil, Edip Cansever gibi onlarca isme,
bir daha bir daha bir daha
rastlamaktan gına gelir.
Bunun üstüne, yetmiş
üniversitenin yetmiş tane Edebiyat Fakültesi, onlarca kendi imkanlarıyla çıkan
oyuncak edebiyat dergileri, yarışmalar, taşrada düzenlenen kültür programları,
TRT 2'nin
kültür-sanat programları, paneller, seminerler, dört köşe bir edebiyat
dünyasının yaygınlığına işaret eder.
Arasıra kitap fuarlarında görüyorum bu adamları, bir zamanlar Yeşilçam'ın
düştüğü hazin durumu göstermek için Sami
Hazinses'in zavallı yüzünü gösterirdi
kameralar.
Tek bir kitap imzalamadan kokmuş peynir gibi, piyaz tabağındaki sona
kalmış pilaki gibi orda otururlar. Fuar, budalalar panayırına dönüşür.
Hepsi,
televizyonların-gazetelerin tüm imkanlarını tanınmak için kullanmışlar, ahlak
diye birşey sormadan, her kurumun paneline, her TV'nin, her ideolojinin
tartışmasına ilgili-ilgisiz koşarak, uçarak atlamışlardır, oysa.
Edebiyat
konuşmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan, her birinin suratı kirli çarşaflarla
dolu eskimiş plastik selelere benzeyen bu insanlar her zaman önemli adamlarmış
gibi poz vermeyi de ihmal etmezler.
Bu dergileri, bu isimlerden
herhangi birini görmek insanda artık derin ve
tarifsiz bir tiksinti duygusu uyandırıyor. Fethi Naci, Füsun Akatlı, Tahsin
Yücel ve onlarcası, bir takım insanların sıkıntılı, acı çeken ve her boku bilen
yüzlerini mutlaka bir dergide görürüz,
neden acı çektiklerini, bilemeyiz.
Siyasi, sosyal, edebi tarihimiz ya da gündelik hayatımızla hesaplaşmış bir
yazılarını okumuş değiliz, yine de, ciddi bir kaygısızlık içinde görünmeyi
marifet bilirler, nedense büyük edebiyatçı
pozu vermek, bu poz içinde tarihin
bir yerinde heykelleşmek gibi bir dertleri var. Oysa, zahmet gösterdikleri tek
bir çalışmalarını okumadık. Bunların kırk-elli yılda yaptıklarını bir master
öğrencisi biraz ıkınsa, altı-yedi ayda yapabilir.
Öfkeden gözleri dönmüş, ya da
gözlerinin kan çanağına dönmüş bir hallerini hatırlamıyoruz.
Dahice bir fikirlerine, akıl almaz ustalıklarına hiç şahit olamadık. Ülkemiz
hakkında hiç bilgileri olmayan bu tayfaya, insanlar
hakkında soru sorulduğunda
gözlüklerini çıkartıp, bir müddet gözlerini oğuştururlar...
Vicdan ve
sorumluluklarını bütünüyle kaybetmiş, neşeden, felsefeden, hüzünden, coşkudan
habersiz tuhaf bir tarikatla karşı
karşıyayız. Bu kadar okumuş insanın biraraya
gelip dangıl-dungul bir salaklar-öküzler operası gerçekleştirmesinin sebepleri
üzerine bu topraklarda tek bir insan yazı yazmadı!
Edebiyat, ülkemizin ve tarihin ve evrenin tüm
köşelerini koklamak, insanlığın
tüm neşesinin, ya da korkunç huzursuzluğundan bizi haberdar eden canlı bir
ateştir. Öfkeyle dünyaya meydan okuyan, sonsuz imkanları olan ebedi bir
maceradır, uzay boşluğunda sadece dünya
gezegeninde kelebeklerin yaşadığını
iddia eder.
Bu ülke, bu denli paslı, sıkıcı metinleri haketmiyor. Bu yüzden,
açlık, soğuk, işsizlik ve kangölünden çıkmış bu halkın edebiyatını hiçbir zaman
temsil edemediler. Üstüne,
hali vakti yerinde kolejli çocukların davranışlarını
soylu duygularla törpüleyecek, şekilleyecek bir edebiyatın da temsilcisi
olamadılar.
Meclisten pop müziğe, spor taraftarlığından fındık tarım kooperatiflerine, bu
ülkede en
çürümüş, en acıklı kurum neden edebiyattır. Çünkü, üretmeden ancak
edebiyatla varolabilirsin. Bir takım boş gevezelikler, afra-tafra, şekil-imajla,
ancak edebiyat torpiliyle ismini duyurabilirsin.
Oysa, sanat, gerçekten,
götünle
havada kuş tutmak gibi çok zor ve çok yorucu bir iştir! İnsanoğlunun işitmediği, tadmadığı bir duyguyu her defasında bulup ortaya çıkarmak..
Duyguların ve
zekanın aşırı derece uyarılması, kellik ilacından beter bu
yazarların boyunu
aşar. Hemen her şeye yaptım oldu, yazdım oldu kolaylığında reklam edenler,
sahiden yazmaya, farklı, orijinal fikirler, düşünceler sergilemeye gelince,
kabızlıkla karınlarının şiştiğini
görürüz.
Edebiyatımızın özenti kültürü üzerine oturması, ikiyüz yıllık Hacivat
kültüründen kurtulamayışımız hastalıklarıdır. Batıya hayran büyüyen bu
insanların en büyük hastalığı da batıyı anlayamamalarıdır. Ülkemizde
yaşayan bir
edebiyattan asla sözedemeyiz, ama, bir çeviri kültüründen gururla
bahsedebiliriz.
(Binbir geceyi hala hakkıyla çeviremediğimiz, hatta kendi divan
edebiyatımızı dahi kendi dilimize çevirememiş olsak bile) tüm
edebiyat tayfası
içinde akıllı denilecek, ortalama zekayı tutturanlar, yalnız çevirmenlerimizdir.
Çünkü çevirmen, nilhayetinde batılı bir eserle başbaşa kalabilmeyi başarmıştır!
Hayatlarımıza dair evrensel bir yaygara koparan bu eserler,
edebiyatçılarımıza
hep "tuğla" şeklinde görülmüştür.
Serveti Fünun günlerinde Tevfik Fikret'in
"Beyler, bizim dergilerimizde hayat yok" çığlığı, yüzyirmi sene sonra hala
geçerlidir. Yanımızdan Susurluk geçti, deprem
geçti, doğudan otuzbin kişinin
öldüğü savaş geçti, edebiyatçılarımız hala, alnı kırış kırış pozlar verip,
tarihin dışına kaygılmış gözleriyle dergi sayfalarını süslerler.
Ve sadece edebiyat "boş", "bomboş" bir gururla övünme
şansını bize verir.
Hayatlarının tek bir gününü, tek bir anını dahi kelimelerle anlatamamış bu
insanlar bize hergün dünya tarihinin eşsiz yazarlarından bahsederler.
Oysa,
kahvede, stadta, sokakta, sıradan insanların
hayatlarından ne kadar basit
anlattığını görürüz, hemen hikayeye girerler, "dün evde oturuyordum, telefon
çaldı, eski bir arkadaşım..." diye söze girer, inanılmaz basitlik içinde büyülü
bir öykü gibi başından geçeni her insan anlatabilir, bir
tek "edebiyatçılarımız"
anlatamaz!
Elimin altında bir derginin sayfalarını çevirip, hızla bu yazarların adlarını
okuyorum.
Selim İleri.
İyi bir insan, hayatı boyunca vasat bir zekayı
aşamadı.
Ama, adı edebiyatçıdır. Oysa biz, insanların yüzleri kızaracak kadar hayal
güçleri olmasını bekleriz.
Cevat Çapan,
o da çok iyi, çok ince bir insan.
Binlerce çevirisini nafile okuduk.
Hepsi katır-kutur, tek bir iyi şiir
çevirisini bulursam mutlu olacağım, etrafındaki tüm dostları bu maceranın bomboş
kabak tadını verdiğini ona söyleyemeyecek kadar iyi insan.
Nermi Uygur.
Kırkyıl
felsefe yapmış bu adamın hala tek bir maden çıkaramayışı içler acısı. Ancak o da
alçakgönüllü, saf, temiz, çalışkan bir insan, ülkemizi yaşlanınca farketmiş
olması da kârdan sayılmalı. Türkçenin yalınlığı,
sadeliğiyle çalımlar atayım
derken, kupkuru formika deseni gibi yazılar çıkıyor ortaya. İhtiyarlık neşesi,
bırakalım eğlensin.
Salah Birsel,
rahmetli bir takım cici, argo, duyulmamış lafların gargarasıyla
amatör tarihçilik yaptı. O zamanlar fena görünmüyordu, şimdi basit ve komik
geliyor insana, yazarlık kelime palyaçoluğu kaldırmıyor.
Hulki Aktunç.
Reklam
metni yazarı, reklam metinlerinden
üretim fazlası mısralarla şiirler yazıyor.
Onu, hor bile görmüyorum.
Haydar Ergülen,
şiiri eh işte. Acı çekmek için
çırpınıyor, beceremiyor. Kültürümüzü kurtarmak gibi kardeşçe dertler de edinmiş,
ağır hasta!
Fethi Naci,
Doktrinel bir ciddiliği taşımaya gayret ederek baş köşelere
kuruluyor. Öfkesini kaybetmiş, yaşlı bir tamirci, pasajların bodrum katlarında
küçük dükkanları olur ya. Nafile, eski
kumaşlar sentetik iplikle dikilmez! Ona
buna takılsa bile ses getiremiyor artık. Yazıları kundura pençesi ve at
kestanesi tadında.
Bu beyler, 40'lı yıllarda Yahya Kemal'i beğenmediler, şimdi
tapıyorlar. 50'li
yıllarda Tanpınar'dan hiç sözetmediler, nefretle kaçtılar,
şimdi tapıyorlar. 60'lı yıllarda Kemal Tahir'i kovdular, şimdi biz ne bok yedik
diye hayıflanıyorlar. 70'li yıllarda Oğuz Atay'ı hiç görmediler, şimdi baştacı
ediyorlar.
Dikkat ederseniz hep sağcı yazarların değerlerini 80'den sonra
kavradılar. Bu kadar hayal kırıklığı başka yazara da nasip olmaz.
Tahsin Yücel.
Fransızca bilgisi ve beyefendiliğiyle kendini aşmayı
deniyor, her
defasında çuvallıyor. Ya yetmiş milyon onu anlamıyor, ya o! Edebiyat asla onun
inceliğinde bir insana göre bir iş değil.
Emre Kongar,
çok ince, uygar bir
insan, sosyoloji profesörü, ne
sosyolojinin farkında, ne bilimin, tatsız mı
tatsız, yazık ki yazık, ülkenin düzeyi en düşük Özer Özankaya gibi
bilimadamlarıyla aynı takımdan.
Leyla Erbil.
İçlerinde ortalamayı yakalamış biri
nihayet. Fena değile ancak yükselebilmiş.
Adalet Ağaoğlu,
işte Radikal'de
okuyorsunuz yazılarını, bin defa röportaj, yüzbin tane ödül verseniz, okuyucuyu
ikna edecek tek bir cümle kuramıyor.
Bu insanın mesleği de: Büyük Edebiyatçılık!
Bankacılar öyle diyor!
Pınar Kür, Nazlı Eray
bu isimlerin edebiyat dergilerinde
anılmaları dahi faciadan sayılır.
Füsun Akatlı,
eh işte, yıllarca ona buna atladı, zıpladı, hayatımda bir polemik,
bir öfkeli yazı olsun istedi, beceremedi. tanımasanız bir yeriniz şişmez. Bir
de, Semih Gümüş, Feridun Andaç var. İkisinin yazıları da yüzlerine benziyor.
Hilmi Yavuz, hüznün kofti şairi... Ki, hepsi iyi niyetli, edebiyata hayatlarını
vakfetmiş. Şimdi edebiyat dergilerinde camii kapısında dilenciler gibi, "sadaka"
bekliyorlar. Acıklı durumlarından endişe ve tedirginlik duyacak kadar bile niçin
yaşayıp, niçin yazdıklarının farkında olamamışlar!
Edebiyatımızın Refik Halid, Haşim, Yakup Kadri, Yahya Kemal, Nazım Hikmet,
Sebahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Oğuz Atay, Haldun Taner
gibi çok soylu ismi vardır. Bu dergilerin ve adı geçen bu insanların bu soylu
isimlerle hiçbir ilişkisi yoktur. Ancak, bu soylu isimlerin eski gömlek, gardolaplarına sızmış güve, bit gibidirler. Görgüsüz, cahil insanlardır. Bu
soylu yazarların
duygu derinliği ve ruh sarhoşluklarından hiçbir şey
anlamamışlardır.
Ve o soylu yazarlarla aynı hedefe yöneldikleri gibi yanyana duruyorlarmış gibi
bir izlenim yaratmanın peşindedirler. Bunun yolu, derin bir merakla kendi
içimize bakmaktır, hadi bakalım metinlerine, boktan püsürükten, curuftan bir
yığın talaş kelime. Bu soylu emaneti kendi keyifleri için çarçur ediyorlar.
Utanmıyorlar, kederli ossuruklarının sıcaklığıyla gömüldükleri havasız dergi
odalarında insan kalbini inceleyen bir küçük mektup dahi yazabilmiş değiller.
Soylu yazarların ruhunu lime lime etmek için, bokuyla oynayan çocuklar
rahatlığında dergi sayfalarını cıvımış bu yeşil kokuyla süsleyip,
bahçıvan
makasıyla yazarlar. Ne elif demeyi bilirler, ne be... Ne sağa bakmayı bilirler,
ne sola, ne de kimseyi ısıracak güçleri vardır. Mide kaldırmaz bayat balık
tadında bir edebiyatın kemiklerini ezip bulamaca döndüren aşağılık
metinler!
Saygısızlıklarının, küstahlıklarının adını "edebiyat" sanıyorlar. Saçlarını
özenle tarayan tek bir şair, tek bir yazar, bulup getirmiş, tanıştırmış
değiller. Kuyruklarıyla birbirlerine bağlanmış kağıttan fareler. Deniz
kıyısında
otursalar, deniz sıkılır bu heriflerden!
Yerli yersiz her hatırayı "edebiyat" sanırlar. Kendi gençliklerinde yolda
tanıdıkları meşhur bir edebiyatçıyla ayaküstü geçirdikleri üç-dört cümlecik
dakikayı, yalnız kendilerinin
değil tüm insanlığın en mutlu dakikalarıymış gibi
onbin defa anlatırlar!
Günde bin kez ağızlarından II. Yeni lafı çıkar. İçlerini
kemiren karanlık bir tarikatın müridleri gibi dar kafalarının
vurdumduymazlığıyla yaşarlar. Orijinal
bir haset, kıskançlığın ağrısıyla demir
parmaklıkların zindanları arkasında sıkışıp kalmayı "edebiyat acısı-sevdası"
diye yutturmaya çalışıyorlar.
Bunlarla 17 yaşında karşılaşmış bir edebiyat heveslisi genç kız, delikanlı, bu
karşılaşmanın zehriyle, hayatını bitirmiş, yoketmiş demektir. Genç yaşta bozuk
bir edebiyatçıyla tanışmak kadar tehlikeli bir hastalık yoktur. Ömür boyu artık
bu tuhaf insanları övecek, silik, bomboş bu insanlarda tuhaf hünerler keşfedip,
daha neresine hayran olayım diye gece gündüz çalışacaktır. Neden? Kendi ismini
de bir yere yazabilmek için.
Bütün yeni edebiyat dergilerinde işte bu bozuk
hayranlığın, "ismini bir yere geçirmek" telaşıyla ortaya fırlamış
onlarca genç
çocuk, hiçbir anlamı olmayan bu tırışkadan dedikoduların kokusuyla vakit
geçirmeye başlar. İnsan coşkusunu ve kalpleri ve insan beynini bu denli hızla
kokuşturma kabiliyetinde patalojik bir uğraş dünyada yoktur.
Cüneyt Arkın'ın
Dünyayı Kurtaran Adam estetiğinde yüzlerce şiir, sakar cümlelerle yere çakılmış
kazıktan bir beyin yetiştirirler. Hiçbir aşkın harekete geçiremeyeceği,
insanlığın, savaşların, ölümlerin hiçbir siyasi-sosyal
depremin kımıldatamadığı
buzlaşmış beton kalıbında bir zeka! Kendilerini tanıtmak derdinden başka sanat
bilmezler. Bu alemde kendini en iyi tanıtan da Orhan Pamuk'tur. Pamuk'un en
sevdiğim yanı da budur, tüm bu tayfayı tarzıyla
tarih dışına sürmüştür.
Bu edebiyat dergileri ve orada boy gösteren yazarlar dışında bu ülkede daha
çirkin birşey gösteremezsiniz. Dağlar arasında çalılıklar içinde gizlenmiş
tımarhanede yaşıyor gibiler. Onu-bunu kayırmanın
dışında hiçbir yetenekleri
yoktur!
Oysa bir yazarı tanımak, tanrıyı tanımak gibidir. İyi yürekli, gönüllü bir köle
gibi girersiniz, sayfalarının-kollarının arasına. Oysa bir yazarı tanımak,
gücünüze neşeyle bir irade daha
katmaktır. Çünkü, sadelik içinde bir yazar,
basit bir köylünün çift sürmesi gibi, en zorlu bilgileri, en karmaşık duyguların
gerçek yüzlerini ışıldatarak çıkartır ortaya.
Bu yazarlar, kesilmemiş, kirli ayak tırnaklarıyla delinmiş
paçavraya dönmüş,
eskimiş çoraplar gibi dergilerde yazarlar. Hala neyin imajını korumaya
çalışırlar. Bildikleri ve ısrarla düzdükleri tek edebi aygıt, dergide yazmak,
kültür programlarında cakayla, bilmişlikle konuşmak, ahh, biraz daha
fazla yer
açın onlara. Suç işleseler, rezil şovlar yapsalar dahi dönüp bakanları kalmadı.
Ömürlerini edebiyatı ayakoyunlarıyla tekellerine alma gayretiyle geçti, yüzlerce
torpilli jüride rol aldılar.
Bir büyük yalana tüm
okuyucuları, hatta ülkeyi inandırmışlar ve bu yalanın
keyfiyle sefa sürmekteler: "İyi kitaplar az okunur!". Bu ülkede az okunmuş kaç
tane iyi kitap var, sorun onlara. çok ıkınsanız birkaç istisna dahi
bulamazsınız. Oysa bu zavallılar,
üçyüz tane satamadıkları için, on yıl geçiyor,
yirmi yıl geçiyor, beşyüz tane satamıyorlar, tüm listelerde torpille en çok
satanlara koyuyorlar, yine satamıyorlar, işte bu bomboş kitaplarının gururunu
korumak için, topluca bu yalanı göklere
çıkartmış, herkese inandırmışlardır.
Yalanın devamı da çok sıkıdır. "popüler eserler çok satar, biz popüler
yazmıyoruz". Bir bakışta doğru gibi görünen bu savunmaya da inanmak mümkün
değil, oysa, popüler olmak için
spor sayfalarına, en cici dergilere koşarlar,
her zengin otelin lobisine koşarlar, her artist şovda başköşeye otururlar.
Evet,
popüler iktaplar çok satar, ama, sıkı, sert, sağlam eserler de iki baskıyı
çoktan devirmiştir. Bu
küçücük yalanı, ülkemizin bir gerçeğiymiş gibi satmayı
pek severler. Bu avuntunun arkasında yaşarlar! Aslında hayatları bu avuntuyla
rakı masalarında acı acı ossurmanın tarihidir.
Götüboklu krallıklarını, yani,
ancak
üçbeş çocuğa inandırdıkları krallıklarının çökmemesi için, her yazıda, her
konuşmada, gençlerin beyinlerini iste bu laflarla yıkarlar, "iyi kitaplar
okunmaz!", "satmaz".. Miskin, kabız, hödük bu odun yığınlarının bu laflarını
dinleyen de
kalmadı, atın gübresini eşeleyen kargalar gibi, otuzyıldır
bıkmaksızın II.Yeni'yi eşeleyip, hala dumanı tüten koyu yeşil bir ot parçası
bulmuşlarsa, geviş getirerek sızarlar!
Ülkemizde edebiyatın perişanlığı üzerine birkaç
huzursuz yazı yayınlandı. Ancak
"edebi kamu"nun çöküşü üzerine tek bir cümle okuyamadık. Bu topraklara
Osmanlıcılık, Türkçülük, Muhafazakarlık, 60'lı yıllarda solculuk fikrini, 80'li
yıllarda yeniden İslamcılık ideolojisini geniş kitlelere
taşıyan edebi kamu'dur.
Edebi kamu nedir? Kültürel ve sosyal aklın eleştirisini estetik kalıplar
roman-hikaye-şiir-deneme içinde yapıp, polemikleştirip, kitlelerin gündelik
hayatı anlayıp-kavramalarını sağlayan, okumuş
insanların oluşturduğu tamamen
bağımsız ve sivil bir yapılanmadır. Edebi kamunun olmazsa olmaz önkoşulu gazete,
dergi, kitap, yani matbaa'dır.
Matbaanın tamamen medyanın eline geçmesi, edebi kamunun büyüsünü
yoketmiş, onu
dar bir alana sıkıştırıp, boğmaya çalışmış, ülkemizde solcu ve İslamcı
ideolojilerin mağlubiyetine zemin hazırlamıştır. (Hatta Mit yazarlarının ortaya
fırlaması, değme romanlardan daha heyecan verici çarpıcı-şok-skandal
olayların
asker-polis gazetecilerin medya başköşelerinde dile getirmesiyle, bu yokoluş
hızlanmıştır.)
Ancak, Edebi kamu'yu yıkan, gazetelerin üçüncü sayfalarıdır. Buradaki cinayet ve
kader öyküleri, zavallı kızın annesinin
yangında ölmesi, bir ailenin peşpeşe
trafik kazasında ölmesi, ya da eniştenin baldızı silahla öldürmesi haberleri,
kitlenin yüzünü, edebiyattan, hayata, daha canlı olan "habere" yönlendirir.
Cinayet, ölüm, yangın, felaket
haberleri "yorumsuz" verildiğinde kaderci yapar
insanları. Haberlerin düz ve çıplak yorumsuz, çıplak verilişi, kitleleri
sağcılaştırır, teslimiyetçi bir kültürün içine sokar. Edebiyat, insanların
gündelik hayatlarını eleştirel ayrıntılarla, psikolojik
ve sosyal olarak
tartışmaya açar, doğuştan (kudretten) sağcı bu dünyayı, anlamaya, değiştirmeye
davet eder.
Rüzgara, sele, felaketlere maruz kalmış insanlar, tüm bu felaketleri yönlendiren
büyük bir öteakla (Tanrıya) ve
Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcileri dinadamlarına
inançlarını sağlamlaştırır. Edebiyatın varlık sebebi de budur, insana, tabiatın
ortasındaki çaresizliğini anlatmaya, koyulur, Manas Destanı da bunu yapar,
Dostoyevski de. Ve dinlerin,
kaderci teslimiyetçi yapılarını çözümleyerek
karşısına dikilmeye çalışır.
Edebi kamunun en büyük düşmanı: sözlü kültürdür! (Şifai kültür). Şifai
kültürünün ne denli etkin olduğunu anlayabilirsek, edebi kamunun
önemini
kavrayabiliriz, şöyle: Her insanın, her toplumun yaşam öyküsünün bir gücü
vardır, başınızdan geçenleri yanınızdaki arkadaşınıza anlattığınızda onu birebir
etkilemek gücünüz fazlasıyla büyüktür. Toplum tarihinde de dedemizin
savaşta
başından geçenleri anlatması, yazılı tarihten daha etkilidir.
Hepimiz sokakta, bir apartmanda, bir aile içinde, çevre içinde büyürüz,
komşumuzun, amcamızın etrafımızda olup bitenlerin bir hikayeleri vardır,
çocukluğumuzdan beri bize anlatır. İşte, "dedem anlattı, Iı.Dünya savaşında
patates kabuğu yemişler..." Ya da, "Komşumuz çok iyi bir adam, karısı onu
terketti, çocukları yüzüne bakmıyor, kirasını ödeyemiyor, annem ona çorba
taşıyor..?" gibi yüzlerce hikayeyle kuşatılmışızdır.
Duyup
gördüğümüz-yaşadığımız tüm bu hikayeleri "eleştirme" hakkımız yoktur, oldukları
gibi görür, oldukları gibi bütünüyle inanırız, çünkü eleştirilemez sertlikte
"sahicidirler". Ülkemizin tüm köy ve kasabaları ve sokaklarında yüzbinlerce
amca, imam, hoca, köylü, kadın, kapıcı da, çocuklarına-etraflarına binlerce
hikaye anlatır. Ayrıca, yaşanan hayatın tüm hikayelerini kendi inançları
gelenekleri, kendi dar zekaları doğrultusunda yorumlayarak anlatırlar. Yani,
sözle anlatılan tüm hikayelerin, kaderci, teslimiyetçi, sağcı-köleci bir yapısı
vardır.
Yazı böyle değildir, "yazıyı" eleştirmek, inanmamak, karşı
fikrini söylemek
mümkündür. Bir yazı okundukdan sonra, her okuyan tarafından zihinden
eleştirilerek yeniden yazılmış olur, o da diğerlerine anlatır, törpülenerek, bir
çok cümlesi değiştirilerek uzun bir yaşama çıkar insanlar arasında.
Yazıya
herkesin karışması, herkesin birşey söylemesi mümkündür. Ancak, içimizde yaşamış
hikayelerden duyduğumuz sözler, Tanrı emri, Tanrı yasası gibidir, hiyerarşik
toplum katmanları içinde söylenmiştir, diyelim babamız
söylemiştir, ona karşı
çıkamayız, yani, sözlü kültürün "otoriter" bir yanı vardır.
Bu yüzden edebi kamunun görevi, gündelik hayatta olup biten işte bu hikayeleri,
estetik, felsefi, psikolojik, ya da ilahiyatçı, ahlakçı gözlerle
yeniden kaleme
alarak, onları daha derin ve büyük bir büyüteç altında anlamaya çalışır. Bir
kasaba gerçeğini tüm dünyanın genişliğine açar. Bir genç kızın dramını, tüm
insanlığın, tüm tarihin sıcaklığında eleştirir. Modern toplumların
büyük,
sosyal, siyasi devrimlerini oluşturan kültür, işte sözlü kültürü
durmaksızın-anlamaya-analiz etmeye çalışan edebi kamunun oluşturduğu bu kültürel
akıl'dır.
Duyduğumuz bir haberin peşinden "hayat ne kadar kötü,
yaşamaya değmez" deriz,
duyduğumuz bir haberin ardından "hayat ne kadar boş, yiyip, içip, .ikip,
yaşayacaksın, gerisi boş" deriz. Gündelik hayat içinde olup bitenlerin bizde
oluşturduğu anlık tepkiler, bizleri şempanzenleştirir,
düşünmemize,
yorumlamamıza müsaade edecek geniş bir zihin açısı vermez. Ve modern toplum
hergün bu tür binlerce haberin tuzağına düşüp, saldırısına uğrarız.
Günümüz
medyası okuyucuyu o denli fazla ve yoğun
şekilde bu canlı mı canlı üçüncü sayfa
haberlerinin tuzağına düşürür ki, hergün, fotoroman gibi canlı hayatların
cinayetli-dondurmalı öykülerini ararız. Gazeteyle aramızda "kanlı bir alışveriş"
başlar. Sen bana kremalı cinayet öyküsü ver,
kardeşini nasıl boğarak öldürmüş,
ayrıntısıyla anlat, ben de seni hergün okuyayım, deriz!
Yani, sağcı, kaderci, teslimiyetçi okuyucu, aynı zamanda hızlı bir ölüm haberi,
kötü haber tüketicisi olmuştur. Tüketici okuyucu, ne
ölüme, ne kötüye müdahale
edebilecek siyasi bir akıldan yoksundur. Hiçbir yol yordam bilmez, Kitleler
kitlelere, kitleler sağcı yapılara, kötü haber ve sabun köpüğü iyi haberlerle
bağlanır. Hayatın ardındaki büyük sert, çarpıcı, sonsuz
genişlikleri unutur,
hayatın anlamını, sorumluluklarını bilmez, bir maymun gibi oynatıldığı,
kuklalaştırıldığını farkedemez..
Tüm bunları değiştirecek, karşı koyacak, kültürel, siyasi, sosyal bir karşı akıl
oluşturup, kitlelerin
kaderci maymunluktan, insan olmaya zorlayacak, edebi
kamudur, yani toplumun okumuşları. Tüm modern devrimleri de, bu yüzden matbaanın
icadıyla bu insanlar yapmışlardır.
Edebi kamu, kitlelerin varoluşsal problemler
karşısındaki tedirginlikleri
giderir, tedavi eder. Diyelim, ergenlikte yaşadığımız cinsel suçluluğu kimsede
görmemiş, duymamışsam, itiraf edememişsem, bu suçluluk hayatımın kalan
bölümlerini zehirleyip beni piskopat bir adam
yapıverecektir. Ancak, okuduğum
birçok yaşam öyküsünde benzer suçluluk öyküleri, cinsel suçluluk-sapıklığın
sadece bende değil, her insanda olabileceğini bana öğretir.
Ve, edebi kamu, ideolojik yanlış yapılanmaların da
önüne geçer. Mesela, ülkemiz
islami vakıf, tarikat, camii hocalarla kuşatılmıştır. Bulundukları çevrelerde
"otorite" oluşturmuşlardır. Siyasi ve sosyal olarak hem insan hayatına hem de
toplum hayatına yüzlerce yalan-yanlış bilgiyi sözlü
olarak aktararak
etraflarındaki insanları etkilerler. Çünkü, yüzyüze ilişkiler insan sıcaklığı
taşır, birebir ilişkiler yazıdan çok daha etkilidir. Hafızaya kaydedilmesi için
söz, yazıdan daha geçirgendir. Çünkü sözlerin sertlik ve yumuşaklığına,
koruyucu
bir şefkat ve merhamet veya cesurluk, kahramanlık, kendinden eminlik, çok daha
kolayca-tiyatral olarak giydirilebilir.
Edebi kamu, annemiz, babamızdan, hocamızdan duyduğumuz yanlış bilgileri yazıya
döker,
eleştiriye açar. Yazı, tartışma alanıdır, böylelikle iyi, kötü, yanlış,
daha aklıselim, düşüncenin ölçekleri içerisinde değerlendirilmiş olur.
Sağcı ve sözlü bir tarihin içinden geliyoruz. Gelenekten gelen insanlar birçok
hatasını,
yanlışını ustalıkla, ya da korkusundan gizleyebilir. Sağcı tarih-şifai
kültür, birebir yüz yüze ilişkiler içinde geliştiğinden hiçkimse, kendi başından
geçen utanç dolu, rezillik anlarını anlatamaz, utanır, saklar, değiştirir, ya
da, babasından,
hocasından çekinir, tahrip eder. Sağcı tarih
saklanmanın-gizlenmenin tarihidir.
Edebi kamu, hiçbir şeyi saklamamak, hiçbir şeyi gizlememek için dikilmiştir
tarihin karşısında. Bu yüzden, edebiyatın tarihi, deşifrasyonun,
itirafın
tarihidir. İçimizde susan herkes, bu sağcı şifai kültürün yalan-yanlış tarihin
komplosunda yerini alır. Bu yanlış davranış ve duygu ve tarih bilgileriyle
insanlar bozuk parçalardan ucube-robot bir organ oluşturur.Ve sonra sokağa
baktığımızda kitlelerin bu düpedüz soyguncuların partilerinde hala "bu ülke
sizinle gurur duyuyor" diye bağırdığı, ortaçağ ahlakına gömüldüğümüzü görürüz.
Ancak, yükseliş-inişleri çok sert olan ülkemizde talihsizliklerin
günbegün
çoğalıp felaketleşerek üstümüze yıkılması, yalnız kitleleri sağcılaştırmaz.
Edebi kamu da kitleler gibi hızla korkaklaşarak, sağcılaşır.
Şöyle: Edebi kamunun çoğunluğunu ülkemizde akademisyen ve ancak
geçinebilen
çevirmenler oluşturur. Bir küçük maaşı da olsa, pipo içmeyi, kafede oturmayı,
yabancı dergi satın almayı, sinema kaçırmayı, rakı masası etrafında keyiflenmeyi
hayat tarzı olarak seven, eski deyimle, küçük
burjuvalardır.
Edebiyatçı görüntüsü, ya da dergilerde adının çıkması, imajını hızla (modernize)
toparlamaya iter onu, gittikçe keskinleşen bir haz kültürünün konformistliği
varoluşsal sorunu olur. Gün geçtikçe, talihsizlikler
karşısında artık kitleler
gibi "olacağına varır..." "neyse halim çıksın falım" gibi sağcı dilden konuşmaya
başlar.
Ancak, kitlenin karambolünde değil, kitle karşısında matbaanın arkasında, çok
görünen bir yerdedir. Kendisini
ifade edecek yazarlık belasına birkere
bulaşılmıştır. Kitlelere bu sütundan konuşmak zorundadır. Peki artık herşey
olacağına varır zihniyetiyle sağcılığa çakılmış aydınımız kitleler karşısında ne
yazacaktır! Anlatayım: "Aşağılık herifler,
kitap okuyun, zavallı sürüler,
sinemaya gidin kültürünüz artsın, bakın aptallar filormoni orkestrasının konseri
varmış, kaçırmayın".. Gün geçtikçe bu sloganlar büyür, edebiyatın, edebi kamunun
kendisi olur, gidin, yapın, okuyun,
kaçırmayın, bir ideoloji haline gelir...
Bugün medyada edebi kamuyu temsil eden okumuş kesimler bu sloganlarla
sayfalarını süslemekte ve edebi kamuyu temsil eden tüm dergiler gittikçe "kitap
okuyun", "yanında gül de
veriyoruz, mutlaka kitap alın" diye bas bas bağıran
kitap dergi tanıtımları yapan dergilere bırakmıştır yerini!
Kitlelerin günbegün muhatap kaldığı yaşamsal, evrenin, tarihin, günlük hayatın
sorunları da Emin Çölaşan, Hasan
Pulur'lar, MİT yazarları, polis gazetecilere
terkedilmiştir, ancak bu yazarlardan hiçbiri koskoca uzay boşluğunda
kelebeklerin ve çiçeklerin yalnızda dünya gezegeninde yaşadığını bilmez.
Ve edebi kamu, edebiyatı hızla,
arkadaşlar arası bir "gettoya" döndürmüş,
kendisi "kültür tüketicisi" olmuş, usanıp bıkmadan günde milyon defa II. Yeni,
Necatigil, ya da, kim ödül alacak, kimin adını geçirelim uğraşları içinde hayat
ve hayatlarımız hakkında düşünmeye
fırsat bulamamakta. Düşünmeye fırsat
bulabilen birkaç şanslı da, nadir görülen "düşünme" vakasını Aydın Doğan'ın
kucağında yapıvermekte!
Modern edebiyatımız, doğduğu Tanzimat günlerinden bugüne birçok ideolojiyi
(doğru yanlış tartışarak) kitlelere bulaştırma gücünü herzaman elinde tutmuştu.
Şimdi, edebiyat-kültür yerine, bir arkadaşlık soyağacından söz etmeye başlıyoruz.
Edebiyat bu ülkede nedir sorusu, gün geçtikçe birilerinin arkadaş
tanıdıklarının
soyağaçları şeklinde gelişip, antolojileşiyor.
Bu soyağacında bir yığın isim var, hergün medyanın Ülkü Tamer, Doğan Hızlan, vb.
gibi köşelerinde bu isimleri bıkmaksızın görür, duyar, zihnimizin bir yerine
ilişir, ancak, ortada "isim" var, "edebiyat eseri" yoktur. Kendi isimlerini ve
arkadaşlarının isimlerini okuyucuya ezberleten bir "tarikat" edebi kamunun
yerini almıştır! Tuhaf insanlar, "edebiyat" diye, hergün onların ismini
ezberlememizi
istiyorlar...
Ve utanmaksızın bu çürüyüp yıkılmış edebi kamu, bir de kitleleri belleksizlikle
suçluyor. Peki belleğimizde kimleri tutacağız, kimleri hatırlayacağız. Şu
yukarıda adı geçen isimleri mi?
Belleğimiz bu
çöpleri kaldırmıyor artık, bu yüzden tirajları ikiyüz-üçyüz gibi,
sadece resmi kurumların aldığı, en alt sınıra düştü. Gençliğimde büyük bir edebi
heyecanla bu kandırmacanın tuzağına şüphesiz önce ben düştüm.
Yukarıda adı
geçenlerin ve çoğu adı geçmeyen onlarcasının tüm eserlerini okudum... Yeni nesle
sesleniyorum, buradan bir hayat, bir dünya, bir edebiyat çıkmaz! Edebi kamu
"bozulmuştur", "bozuk adamların" tarikatı haline gelmiştir!
Vaktinizi, talihsiz
hayatlarımızı ve talihsiz dünyamızı değiştirecek "yazı"nın soylu mesleğiyle
geçirin, "isimler" tarikatıyla değil!
Leman'dan 2001 Yılına ait bir yazı
|