Nihat Genç
Ana sayfa
Arşiv
Arama
Metin Hali
Metin Gönder
Tavsiye Edin
İletişim

Reklam


Reklam



Site içi Arama



Eskimez Yazılar
17.07.06
· Ece Temelkuran'a yanıt!
· Engin Ardıç'a yanıt!
26.05.06
· Karakutu Tv'ye 6 yeni klip eklendi.
12.05.06
· Söyleşi
10.05.06
· Karakutu Tv'ye 7 yeni klip eklendi.
16.02.06
· Müslümanlık eğilmiyor, bükülmüyor bunu gördüler
17.01.06
· Nihat Genç bir iftiradan kurtuldu
04.01.06
· Skytürk'te 30 Aralık Cuma Günü Yapılan Nihat Genç Söyleşisi: Orhan Pamuk Üzerine
09.11.05
· ARAPLAR İNSAN DEĞİL Mİ?
23.09.05
· Nihat Genç'le Söyleşi

Eski Haberler

Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Google Arama

Karakutu.Com - Arama


Nihat Genç: Zavallı İnsanlar Kulübü
Tarih: 31.03.2005 Saat: 07:53 Gönderen: karakutu
 

Yıllardır bayi-kitapçı vitrinlerinde sırtını sonsuz imkanlara dayamış Hürriyet'in Gösteri Sanat, Milliyet'in Milliyet-Sanat, sırtını sonsuz banka imkanlarına vermiş Yapı Kredi'nin "sanat" dergileri, ya da yıllardır çıkan adam Sanat, Cumhuriyet Kitap Dergi, E Dergisi gibi, edebiyatla, sanatla ilgili sözde dergiler..

Yıllardır gazete köşelerinde sanatla ilgilendiği söylenen hacivat kılıklı Doğan Hızlan, Ülkü Tamer gibi isimler görürsünüz. Bu dergilerde bir yazı okumuşsanız, Orhan Veli, II. Yeni, Necatigil, Edip Cansever gibi onlarca isme, bir daha bir daha bir daha rastlamaktan gına gelir.

Bunun üstüne, yetmiş üniversitenin yetmiş tane Edebiyat Fakültesi, onlarca kendi imkanlarıyla çıkan oyuncak edebiyat dergileri, yarışmalar, taşrada düzenlenen kültür programları, TRT 2'nin kültür-sanat programları, paneller, seminerler, dört köşe bir edebiyat dünyasının yaygınlığına işaret eder.

Arasıra kitap fuarlarında görüyorum bu adamları, bir zamanlar Yeşilçam'ın düştüğü hazin durumu göstermek için Sami Hazinses'in zavallı yüzünü gösterirdi kameralar.

Tek bir kitap imzalamadan kokmuş peynir gibi, piyaz tabağındaki sona kalmış pilaki gibi orda otururlar. Fuar, budalalar panayırına dönüşür.

Hepsi, televizyonların-gazetelerin tüm imkanlarını tanınmak için kullanmışlar, ahlak diye birşey sormadan, her kurumun paneline, her TV'nin, her ideolojinin tartışmasına ilgili-ilgisiz koşarak, uçarak atlamışlardır, oysa.

Edebiyat konuşmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan, her birinin suratı kirli çarşaflarla dolu eskimiş plastik selelere benzeyen bu insanlar her zaman önemli adamlarmış gibi poz vermeyi de ihmal etmezler.



Bu dergileri, bu isimlerden herhangi birini görmek insanda artık derin ve tarifsiz bir tiksinti duygusu uyandırıyor. Fethi Naci, Füsun Akatlı, Tahsin Yücel ve onlarcası, bir takım insanların sıkıntılı, acı çeken ve her boku bilen yüzlerini mutlaka bir dergide görürüz, neden acı çektiklerini, bilemeyiz.

Siyasi, sosyal, edebi tarihimiz ya da gündelik hayatımızla hesaplaşmış bir yazılarını okumuş değiliz, yine de, ciddi bir kaygısızlık içinde görünmeyi marifet bilirler, nedense büyük edebiyatçı pozu vermek, bu poz içinde tarihin bir yerinde heykelleşmek gibi bir dertleri var. Oysa, zahmet gösterdikleri tek bir çalışmalarını okumadık. Bunların kırk-elli yılda yaptıklarını bir master öğrencisi biraz ıkınsa, altı-yedi ayda yapabilir. Öfkeden gözleri dönmüş, ya da gözlerinin kan çanağına dönmüş bir hallerini hatırlamıyoruz.

Dahice bir fikirlerine, akıl almaz ustalıklarına hiç şahit olamadık. Ülkemiz hakkında hiç bilgileri olmayan bu tayfaya, insanlar hakkında soru sorulduğunda gözlüklerini çıkartıp, bir müddet gözlerini oğuştururlar...

Vicdan ve sorumluluklarını bütünüyle kaybetmiş, neşeden, felsefeden, hüzünden, coşkudan habersiz tuhaf bir tarikatla karşı karşıyayız. Bu kadar okumuş insanın biraraya gelip dangıl-dungul bir salaklar-öküzler operası gerçekleştirmesinin sebepleri üzerine bu topraklarda tek bir insan yazı yazmadı!

Edebiyat, ülkemizin ve tarihin ve evrenin tüm köşelerini koklamak, insanlığın tüm neşesinin, ya da korkunç huzursuzluğundan bizi haberdar eden canlı bir ateştir. Öfkeyle dünyaya meydan okuyan, sonsuz imkanları olan ebedi bir maceradır, uzay boşluğunda sadece dünya gezegeninde kelebeklerin yaşadığını iddia eder.

Bu ülke, bu denli paslı, sıkıcı metinleri haketmiyor. Bu yüzden, açlık, soğuk, işsizlik ve kangölünden çıkmış bu halkın edebiyatını hiçbir zaman temsil edemediler. Üstüne, hali vakti yerinde kolejli çocukların davranışlarını soylu duygularla törpüleyecek, şekilleyecek bir edebiyatın da temsilcisi olamadılar.

Meclisten pop müziğe, spor taraftarlığından fındık tarım kooperatiflerine, bu ülkede en çürümüş, en acıklı kurum neden edebiyattır. Çünkü, üretmeden ancak edebiyatla varolabilirsin. Bir takım boş gevezelikler, afra-tafra, şekil-imajla, ancak edebiyat torpiliyle ismini duyurabilirsin.

Oysa, sanat, gerçekten, götünle havada kuş tutmak gibi çok zor ve çok yorucu bir iştir! İnsanoğlunun işitmediği, tadmadığı bir duyguyu her defasında bulup ortaya çıkarmak..

Duyguların ve zekanın aşırı derece uyarılması, kellik ilacından beter bu yazarların boyunu aşar. Hemen her şeye yaptım oldu, yazdım oldu kolaylığında reklam edenler, sahiden yazmaya, farklı, orijinal fikirler, düşünceler sergilemeye gelince, kabızlıkla karınlarının şiştiğini görürüz.

Edebiyatımızın özenti kültürü üzerine oturması, ikiyüz yıllık Hacivat kültüründen kurtulamayışımız hastalıklarıdır. Batıya hayran büyüyen bu insanların en büyük hastalığı da batıyı anlayamamalarıdır. Ülkemizde yaşayan bir edebiyattan asla sözedemeyiz, ama, bir çeviri kültüründen gururla bahsedebiliriz.

(Binbir geceyi hala hakkıyla çeviremediğimiz, hatta kendi divan edebiyatımızı dahi kendi dilimize çevirememiş olsak bile) tüm edebiyat tayfası içinde akıllı denilecek, ortalama zekayı tutturanlar, yalnız çevirmenlerimizdir. Çünkü çevirmen, nilhayetinde batılı bir eserle başbaşa kalabilmeyi başarmıştır! Hayatlarımıza dair evrensel bir yaygara koparan bu eserler, edebiyatçılarımıza hep "tuğla" şeklinde görülmüştür.

Serveti Fünun günlerinde Tevfik Fikret'in "Beyler, bizim dergilerimizde hayat yok" çığlığı, yüzyirmi sene sonra hala geçerlidir. Yanımızdan Susurluk geçti, deprem geçti, doğudan otuzbin kişinin öldüğü savaş geçti, edebiyatçılarımız hala, alnı kırış kırış pozlar verip, tarihin dışına kaygılmış gözleriyle dergi sayfalarını süslerler.

Ve sadece edebiyat "boş", "bomboş" bir gururla övünme şansını bize verir. Hayatlarının tek bir gününü, tek bir anını dahi kelimelerle anlatamamış bu insanlar bize hergün dünya tarihinin eşsiz yazarlarından bahsederler.

Oysa, kahvede, stadta, sokakta, sıradan insanların hayatlarından ne kadar basit anlattığını görürüz, hemen hikayeye girerler, "dün evde oturuyordum, telefon çaldı, eski bir arkadaşım..." diye söze girer, inanılmaz basitlik içinde büyülü bir öykü gibi başından geçeni her insan anlatabilir, bir tek "edebiyatçılarımız" anlatamaz!

Elimin altında bir derginin sayfalarını çevirip, hızla bu yazarların adlarını okuyorum.

Selim İleri.

İyi bir insan, hayatı boyunca vasat bir zekayı aşamadı. Ama, adı edebiyatçıdır. Oysa biz, insanların yüzleri kızaracak kadar hayal
 güçleri olmasını bekleriz.

Cevat Çapan,

o da çok iyi, çok ince bir insan. Binlerce çevirisini nafile okuduk.

Hepsi katır-kutur, tek bir iyi şiir çevirisini bulursam mutlu olacağım, etrafındaki tüm dostları bu maceranın bomboş kabak tadını verdiğini ona söyleyemeyecek kadar iyi insan.

Nermi Uygur.

Kırkyıl felsefe yapmış bu adamın hala tek bir maden çıkaramayışı içler acısı. Ancak o da alçakgönüllü, saf, temiz, çalışkan bir insan, ülkemizi yaşlanınca farketmiş olması da kârdan sayılmalı. Türkçenin yalınlığı, sadeliğiyle çalımlar atayım derken, kupkuru formika deseni gibi yazılar çıkıyor ortaya. İhtiyarlık neşesi, bırakalım eğlensin.

Salah Birsel,

rahmetli bir takım cici, argo, duyulmamış lafların gargarasıyla amatör tarihçilik yaptı. O zamanlar fena görünmüyordu, şimdi basit ve komik geliyor insana, yazarlık kelime palyaçoluğu kaldırmıyor.

Hulki Aktunç.

Reklam metni yazarı, reklam metinlerinden üretim fazlası mısralarla şiirler yazıyor. Onu, hor bile görmüyorum.

Haydar Ergülen,

şiiri eh işte. Acı çekmek için çırpınıyor, beceremiyor. Kültürümüzü kurtarmak gibi kardeşçe dertler de edinmiş, ağır hasta!

Fethi Naci,

Doktrinel bir ciddiliği taşımaya gayret ederek baş köşelere kuruluyor. Öfkesini kaybetmiş, yaşlı bir tamirci, pasajların bodrum katlarında küçük dükkanları olur ya. Nafile, eski kumaşlar sentetik iplikle dikilmez! Ona buna takılsa bile ses getiremiyor artık. Yazıları kundura pençesi ve at kestanesi tadında.

Bu beyler, 40'lı yıllarda Yahya Kemal'i beğenmediler, şimdi tapıyorlar. 50'li yıllarda Tanpınar'dan hiç sözetmediler, nefretle kaçtılar, şimdi tapıyorlar. 60'lı yıllarda Kemal Tahir'i kovdular, şimdi biz ne bok yedik diye hayıflanıyorlar. 70'li yıllarda Oğuz Atay'ı hiç görmediler, şimdi baştacı ediyorlar. Dikkat ederseniz hep sağcı yazarların değerlerini 80'den sonra kavradılar. Bu kadar hayal kırıklığı başka yazara da nasip olmaz.

Tahsin Yücel.

Fransızca bilgisi ve beyefendiliğiyle kendini aşmayı deniyor, her defasında çuvallıyor. Ya yetmiş milyon onu anlamıyor, ya o! Edebiyat asla onun inceliğinde bir insana göre bir iş değil.

Emre Kongar,

çok ince, uygar bir insan, sosyoloji profesörü, ne sosyolojinin farkında, ne bilimin, tatsız mı tatsız, yazık ki yazık, ülkenin düzeyi en düşük Özer Özankaya gibi bilimadamlarıyla aynı takımdan.

Leyla Erbil.

İçlerinde ortalamayı yakalamış biri nihayet. Fena değile ancak yükselebilmiş.

Adalet Ağaoğlu,

işte Radikal'de okuyorsunuz yazılarını, bin defa röportaj, yüzbin tane ödül verseniz, okuyucuyu ikna edecek tek bir cümle kuramıyor. Bu insanın mesleği de: Büyük Edebiyatçılık! Bankacılar öyle diyor!

Pınar Kür, Nazlı Eray

bu isimlerin edebiyat dergilerinde anılmaları dahi faciadan sayılır.

Füsun Akatlı,

eh işte, yıllarca ona buna atladı, zıpladı, hayatımda bir polemik, bir öfkeli yazı olsun istedi, beceremedi. tanımasanız bir yeriniz şişmez. Bir de, Semih Gümüş, Feridun Andaç var. İkisinin yazıları da yüzlerine benziyor. Hilmi Yavuz, hüznün kofti şairi... Ki, hepsi iyi niyetli, edebiyata hayatlarını vakfetmiş. Şimdi edebiyat dergilerinde camii kapısında dilenciler gibi, "sadaka" bekliyorlar. Acıklı durumlarından endişe ve tedirginlik duyacak kadar bile niçin yaşayıp, niçin yazdıklarının farkında olamamışlar!

Edebiyatımızın Refik Halid, Haşim, Yakup Kadri, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Sebahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Oğuz Atay, Haldun Taner gibi çok soylu ismi vardır. Bu dergilerin ve adı geçen bu insanların bu soylu isimlerle hiçbir ilişkisi yoktur. Ancak, bu soylu isimlerin eski gömlek, gardolaplarına sızmış güve, bit gibidirler. Görgüsüz, cahil insanlardır. Bu soylu yazarların duygu derinliği ve ruh sarhoşluklarından hiçbir şey anlamamışlardır.

Ve o soylu yazarlarla aynı hedefe yöneldikleri gibi yanyana duruyorlarmış gibi bir izlenim yaratmanın peşindedirler. Bunun yolu, derin bir merakla kendi içimize bakmaktır, hadi bakalım metinlerine, boktan püsürükten, curuftan bir yığın talaş kelime. Bu soylu emaneti kendi keyifleri için çarçur ediyorlar. Utanmıyorlar, kederli ossuruklarının sıcaklığıyla gömüldükleri havasız dergi odalarında insan kalbini inceleyen bir küçük mektup dahi yazabilmiş değiller.

Soylu yazarların ruhunu lime lime etmek için, bokuyla oynayan çocuklar rahatlığında dergi sayfalarını cıvımış bu yeşil kokuyla süsleyip, bahçıvan makasıyla yazarlar. Ne elif demeyi bilirler, ne be... Ne sağa bakmayı bilirler, ne sola, ne de kimseyi ısıracak güçleri vardır. Mide kaldırmaz bayat balık tadında bir edebiyatın kemiklerini ezip bulamaca döndüren aşağılık metinler!

Saygısızlıklarının, küstahlıklarının adını "edebiyat" sanıyorlar. Saçlarını özenle tarayan tek bir şair, tek bir yazar, bulup getirmiş, tanıştırmış değiller. Kuyruklarıyla birbirlerine bağlanmış kağıttan fareler. Deniz kıyısında otursalar, deniz sıkılır bu heriflerden!

Yerli yersiz her hatırayı "edebiyat" sanırlar. Kendi gençliklerinde yolda tanıdıkları meşhur bir edebiyatçıyla ayaküstü geçirdikleri üç-dört cümlecik dakikayı, yalnız kendilerinin değil tüm insanlığın en mutlu dakikalarıymış gibi onbin defa anlatırlar!

Günde bin kez ağızlarından II. Yeni lafı çıkar. İçlerini kemiren karanlık bir tarikatın müridleri gibi dar kafalarının vurdumduymazlığıyla yaşarlar. Orijinal bir haset, kıskançlığın ağrısıyla demir parmaklıkların zindanları arkasında sıkışıp kalmayı "edebiyat acısı-sevdası" diye yutturmaya çalışıyorlar.

Bunlarla 17 yaşında karşılaşmış bir edebiyat heveslisi genç kız, delikanlı, bu karşılaşmanın zehriyle, hayatını bitirmiş, yoketmiş demektir. Genç yaşta bozuk bir edebiyatçıyla tanışmak kadar tehlikeli bir hastalık yoktur. Ömür boyu artık bu tuhaf insanları övecek, silik, bomboş bu insanlarda tuhaf hünerler keşfedip, daha neresine hayran olayım diye gece gündüz çalışacaktır. Neden? Kendi ismini de bir yere yazabilmek için.

Bütün yeni edebiyat dergilerinde işte bu bozuk hayranlığın, "ismini bir yere geçirmek" telaşıyla ortaya fırlamış onlarca genç çocuk, hiçbir anlamı olmayan bu tırışkadan dedikoduların kokusuyla vakit geçirmeye başlar. İnsan coşkusunu ve kalpleri ve insan beynini bu denli hızla kokuşturma kabiliyetinde patalojik bir uğraş dünyada yoktur.

Cüneyt Arkın'ın Dünyayı Kurtaran Adam estetiğinde yüzlerce şiir, sakar cümlelerle yere çakılmış kazıktan bir beyin yetiştirirler. Hiçbir aşkın harekete geçiremeyeceği, insanlığın, savaşların, ölümlerin hiçbir siyasi-sosyal depremin kımıldatamadığı buzlaşmış beton kalıbında bir zeka! Kendilerini tanıtmak derdinden başka sanat bilmezler. Bu alemde kendini en iyi tanıtan da Orhan Pamuk'tur. Pamuk'un en sevdiğim yanı da budur, tüm bu tayfayı tarzıyla tarih dışına sürmüştür.

Bu edebiyat dergileri ve orada boy gösteren yazarlar dışında bu ülkede daha çirkin birşey gösteremezsiniz. Dağlar arasında çalılıklar içinde gizlenmiş tımarhanede yaşıyor gibiler. Onu-bunu kayırmanın dışında hiçbir yetenekleri yoktur!

Oysa bir yazarı tanımak, tanrıyı tanımak gibidir. İyi yürekli, gönüllü bir köle gibi girersiniz, sayfalarının-kollarının arasına. Oysa bir yazarı tanımak, gücünüze neşeyle bir irade daha katmaktır. Çünkü, sadelik içinde bir yazar, basit bir köylünün çift sürmesi gibi, en zorlu bilgileri, en karmaşık duyguların gerçek yüzlerini ışıldatarak çıkartır ortaya.

Bu yazarlar, kesilmemiş, kirli ayak tırnaklarıyla delinmiş paçavraya dönmüş, eskimiş çoraplar gibi dergilerde yazarlar. Hala neyin imajını korumaya çalışırlar. Bildikleri ve ısrarla düzdükleri tek edebi aygıt, dergide yazmak, kültür programlarında cakayla, bilmişlikle konuşmak, ahh, biraz daha fazla yer açın onlara. Suç işleseler, rezil şovlar yapsalar dahi dönüp bakanları kalmadı. Ömürlerini edebiyatı ayakoyunlarıyla tekellerine alma gayretiyle geçti, yüzlerce torpilli jüride rol aldılar.

Bir büyük yalana tüm okuyucuları, hatta ülkeyi inandırmışlar ve bu yalanın keyfiyle sefa sürmekteler: "İyi kitaplar az okunur!". Bu ülkede az okunmuş kaç tane iyi kitap var, sorun onlara. çok ıkınsanız birkaç istisna dahi bulamazsınız. Oysa bu zavallılar, üçyüz tane satamadıkları için, on yıl geçiyor, yirmi yıl geçiyor, beşyüz tane satamıyorlar, tüm listelerde torpille en çok satanlara koyuyorlar, yine satamıyorlar, işte bu bomboş kitaplarının gururunu korumak için, topluca bu yalanı göklere çıkartmış, herkese inandırmışlardır.

Yalanın devamı da çok sıkıdır. "popüler eserler çok satar, biz popüler yazmıyoruz". Bir bakışta doğru gibi görünen bu savunmaya da inanmak mümkün değil, oysa, popüler olmak için spor sayfalarına, en cici dergilere koşarlar, her zengin otelin lobisine koşarlar, her artist şovda başköşeye otururlar.

Evet, popüler iktaplar çok satar, ama, sıkı, sert, sağlam eserler de iki baskıyı çoktan devirmiştir. Bu küçücük yalanı, ülkemizin bir gerçeğiymiş gibi satmayı pek severler. Bu avuntunun arkasında yaşarlar! Aslında hayatları bu avuntuyla rakı masalarında acı acı ossurmanın tarihidir.

Götüboklu krallıklarını, yani, ancak üçbeş çocuğa inandırdıkları krallıklarının çökmemesi için, her yazıda, her konuşmada, gençlerin beyinlerini iste bu laflarla yıkarlar, "iyi kitaplar okunmaz!", "satmaz".. Miskin, kabız, hödük bu odun yığınlarının bu laflarını dinleyen de kalmadı, atın gübresini eşeleyen kargalar gibi, otuzyıldır bıkmaksızın II.Yeni'yi eşeleyip, hala dumanı tüten koyu yeşil bir ot parçası bulmuşlarsa, geviş getirerek sızarlar!

Ülkemizde edebiyatın perişanlığı üzerine birkaç huzursuz yazı yayınlandı. Ancak "edebi kamu"nun çöküşü üzerine tek bir cümle okuyamadık. Bu topraklara Osmanlıcılık, Türkçülük, Muhafazakarlık, 60'lı yıllarda solculuk fikrini, 80'li yıllarda yeniden İslamcılık ideolojisini geniş kitlelere taşıyan edebi kamu'dur.

Edebi kamu nedir? Kültürel ve sosyal aklın eleştirisini estetik kalıplar roman-hikaye-şiir-deneme içinde yapıp, polemikleştirip, kitlelerin gündelik hayatı anlayıp-kavramalarını sağlayan, okumuş insanların oluşturduğu tamamen bağımsız ve sivil bir yapılanmadır. Edebi kamunun olmazsa olmaz önkoşulu gazete, dergi, kitap, yani matbaa'dır.

Matbaanın tamamen medyanın eline geçmesi, edebi kamunun büyüsünü yoketmiş, onu dar bir alana sıkıştırıp, boğmaya çalışmış, ülkemizde solcu ve İslamcı ideolojilerin mağlubiyetine zemin hazırlamıştır. (Hatta Mit yazarlarının ortaya fırlaması, değme romanlardan daha heyecan verici çarpıcı-şok-skandal olayların asker-polis gazetecilerin medya başköşelerinde dile getirmesiyle, bu yokoluş hızlanmıştır.)

Ancak, Edebi kamu'yu yıkan, gazetelerin üçüncü sayfalarıdır. Buradaki cinayet ve kader öyküleri, zavallı kızın annesinin yangında ölmesi, bir ailenin peşpeşe trafik kazasında ölmesi, ya da eniştenin baldızı silahla öldürmesi haberleri, kitlenin yüzünü, edebiyattan, hayata, daha canlı olan "habere" yönlendirir.

Cinayet, ölüm, yangın, felaket haberleri "yorumsuz" verildiğinde kaderci yapar insanları. Haberlerin düz ve çıplak yorumsuz, çıplak verilişi, kitleleri sağcılaştırır, teslimiyetçi bir kültürün içine sokar. Edebiyat, insanların gündelik hayatlarını eleştirel ayrıntılarla, psikolojik ve sosyal olarak tartışmaya açar, doğuştan (kudretten) sağcı bu dünyayı, anlamaya, değiştirmeye davet eder.

Rüzgara, sele, felaketlere maruz kalmış insanlar, tüm bu felaketleri yönlendiren büyük bir öteakla (Tanrıya) ve Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcileri dinadamlarına inançlarını sağlamlaştırır. Edebiyatın varlık sebebi de budur, insana, tabiatın ortasındaki çaresizliğini anlatmaya, koyulur, Manas Destanı da bunu yapar, Dostoyevski de. Ve dinlerin, kaderci teslimiyetçi yapılarını çözümleyerek karşısına dikilmeye çalışır.

Edebi kamunun en büyük düşmanı: sözlü kültürdür! (Şifai kültür). Şifai kültürünün ne denli etkin olduğunu anlayabilirsek, edebi kamunun önemini kavrayabiliriz, şöyle: Her insanın, her toplumun yaşam öyküsünün bir gücü vardır, başınızdan geçenleri yanınızdaki arkadaşınıza anlattığınızda onu birebir etkilemek gücünüz fazlasıyla büyüktür. Toplum tarihinde de dedemizin savaşta başından geçenleri anlatması, yazılı tarihten daha etkilidir.

Hepimiz sokakta, bir apartmanda, bir aile içinde, çevre içinde büyürüz, komşumuzun, amcamızın etrafımızda olup bitenlerin bir hikayeleri vardır, çocukluğumuzdan beri bize anlatır. İşte, "dedem anlattı, Iı.Dünya savaşında patates kabuğu yemişler..." Ya da, "Komşumuz çok iyi bir adam, karısı onu terketti, çocukları yüzüne bakmıyor, kirasını ödeyemiyor, annem ona çorba taşıyor..?" gibi yüzlerce hikayeyle kuşatılmışızdır.

Duyup gördüğümüz-yaşadığımız tüm bu hikayeleri "eleştirme" hakkımız yoktur, oldukları gibi görür, oldukları gibi bütünüyle inanırız, çünkü eleştirilemez sertlikte "sahicidirler". Ülkemizin tüm köy ve kasabaları ve sokaklarında yüzbinlerce amca, imam, hoca, köylü, kadın, kapıcı da, çocuklarına-etraflarına binlerce hikaye anlatır. Ayrıca, yaşanan hayatın tüm hikayelerini kendi inançları gelenekleri, kendi dar zekaları doğrultusunda yorumlayarak anlatırlar. Yani, sözle anlatılan tüm hikayelerin, kaderci, teslimiyetçi, sağcı-köleci bir yapısı vardır.

Yazı böyle değildir, "yazıyı" eleştirmek, inanmamak, karşı fikrini söylemek mümkündür. Bir yazı okundukdan sonra, her okuyan tarafından zihinden eleştirilerek yeniden yazılmış olur, o da diğerlerine anlatır, törpülenerek, bir çok cümlesi değiştirilerek uzun bir yaşama çıkar insanlar arasında. Yazıya herkesin karışması, herkesin birşey söylemesi mümkündür. Ancak, içimizde yaşamış hikayelerden duyduğumuz sözler, Tanrı emri, Tanrı yasası gibidir, hiyerarşik toplum katmanları içinde söylenmiştir, diyelim babamız söylemiştir, ona karşı çıkamayız, yani, sözlü kültürün "otoriter" bir yanı vardır.

Bu yüzden edebi kamunun görevi, gündelik hayatta olup biten işte bu hikayeleri, estetik, felsefi, psikolojik, ya da ilahiyatçı, ahlakçı gözlerle yeniden kaleme alarak, onları daha derin ve büyük bir büyüteç altında anlamaya çalışır. Bir kasaba gerçeğini tüm dünyanın genişliğine açar. Bir genç kızın dramını, tüm insanlığın, tüm tarihin sıcaklığında eleştirir. Modern toplumların büyük, sosyal, siyasi devrimlerini oluşturan kültür, işte sözlü kültürü durmaksızın-anlamaya-analiz etmeye çalışan edebi kamunun oluşturduğu bu kültürel akıl'dır.

Duyduğumuz bir haberin peşinden "hayat ne kadar kötü, yaşamaya değmez" deriz, duyduğumuz bir haberin ardından "hayat ne kadar boş, yiyip, içip, .ikip, yaşayacaksın, gerisi boş" deriz. Gündelik hayat içinde olup bitenlerin bizde oluşturduğu anlık tepkiler, bizleri şempanzenleştirir, düşünmemize, yorumlamamıza müsaade edecek geniş bir zihin açısı vermez. Ve modern toplum hergün bu tür binlerce haberin tuzağına düşüp, saldırısına uğrarız.

Günümüz medyası okuyucuyu o denli fazla ve yoğun şekilde bu canlı mı canlı üçüncü sayfa haberlerinin tuzağına düşürür ki, hergün, fotoroman gibi canlı hayatların cinayetli-dondurmalı öykülerini ararız. Gazeteyle aramızda "kanlı bir alışveriş" başlar. Sen bana kremalı cinayet öyküsü ver, kardeşini nasıl boğarak öldürmüş, ayrıntısıyla anlat, ben de seni hergün okuyayım, deriz!

Yani, sağcı, kaderci, teslimiyetçi okuyucu, aynı zamanda hızlı bir ölüm haberi, kötü haber tüketicisi olmuştur. Tüketici okuyucu, ne ölüme, ne kötüye müdahale edebilecek siyasi bir akıldan yoksundur. Hiçbir yol yordam bilmez, Kitleler kitlelere, kitleler sağcı yapılara, kötü haber ve sabun köpüğü iyi haberlerle bağlanır. Hayatın ardındaki büyük sert, çarpıcı, sonsuz genişlikleri unutur, hayatın anlamını, sorumluluklarını bilmez, bir maymun gibi oynatıldığı, kuklalaştırıldığını farkedemez..

Tüm bunları değiştirecek, karşı koyacak, kültürel, siyasi, sosyal bir karşı akıl oluşturup, kitlelerin kaderci maymunluktan, insan olmaya zorlayacak, edebi kamudur, yani toplumun okumuşları. Tüm modern devrimleri de, bu yüzden matbaanın icadıyla bu insanlar yapmışlardır.

Edebi kamu, kitlelerin varoluşsal problemler karşısındaki tedirginlikleri giderir, tedavi eder. Diyelim, ergenlikte yaşadığımız cinsel suçluluğu kimsede görmemiş, duymamışsam, itiraf edememişsem, bu suçluluk hayatımın kalan bölümlerini zehirleyip beni piskopat bir adam yapıverecektir. Ancak, okuduğum birçok yaşam öyküsünde benzer suçluluk öyküleri, cinsel suçluluk-sapıklığın sadece bende değil, her insanda olabileceğini bana öğretir.

Ve, edebi kamu, ideolojik yanlış yapılanmaların da önüne geçer. Mesela, ülkemiz islami vakıf, tarikat, camii hocalarla kuşatılmıştır. Bulundukları çevrelerde "otorite" oluşturmuşlardır. Siyasi ve sosyal olarak hem insan hayatına hem de toplum hayatına yüzlerce yalan-yanlış bilgiyi sözlü olarak aktararak etraflarındaki insanları etkilerler. Çünkü, yüzyüze ilişkiler insan sıcaklığı taşır, birebir ilişkiler yazıdan çok daha etkilidir. Hafızaya kaydedilmesi için söz, yazıdan daha geçirgendir. Çünkü sözlerin sertlik ve yumuşaklığına, koruyucu bir şefkat ve merhamet veya cesurluk, kahramanlık, kendinden eminlik, çok daha kolayca-tiyatral olarak giydirilebilir.

Edebi kamu, annemiz, babamızdan, hocamızdan duyduğumuz yanlış bilgileri yazıya döker, eleştiriye açar. Yazı, tartışma alanıdır, böylelikle iyi, kötü, yanlış, daha aklıselim, düşüncenin ölçekleri içerisinde değerlendirilmiş olur.

Sağcı ve sözlü bir tarihin içinden geliyoruz. Gelenekten gelen insanlar birçok hatasını, yanlışını ustalıkla, ya da korkusundan gizleyebilir. Sağcı tarih-şifai kültür, birebir yüz yüze ilişkiler içinde geliştiğinden hiçkimse, kendi başından geçen utanç dolu, rezillik anlarını anlatamaz, utanır, saklar, değiştirir, ya da, babasından, hocasından çekinir, tahrip eder. Sağcı tarih saklanmanın-gizlenmenin tarihidir.

Edebi kamu, hiçbir şeyi saklamamak, hiçbir şeyi gizlememek için dikilmiştir tarihin karşısında. Bu yüzden, edebiyatın tarihi, deşifrasyonun, itirafın tarihidir. İçimizde susan herkes, bu sağcı şifai kültürün yalan-yanlış tarihin komplosunda yerini alır. Bu yanlış davranış ve duygu ve tarih bilgileriyle insanlar bozuk parçalardan ucube-robot bir organ oluşturur.Ve sonra sokağa baktığımızda kitlelerin bu düpedüz soyguncuların partilerinde hala "bu ülke sizinle gurur duyuyor" diye bağırdığı, ortaçağ ahlakına gömüldüğümüzü görürüz.

Ancak, yükseliş-inişleri çok sert olan ülkemizde talihsizliklerin günbegün çoğalıp felaketleşerek üstümüze yıkılması, yalnız kitleleri sağcılaştırmaz. Edebi kamu da kitleler gibi hızla korkaklaşarak, sağcılaşır.

Şöyle: Edebi kamunun çoğunluğunu ülkemizde akademisyen ve ancak geçinebilen çevirmenler oluşturur. Bir küçük maaşı da olsa, pipo içmeyi, kafede oturmayı, yabancı dergi satın almayı, sinema kaçırmayı, rakı masası etrafında keyiflenmeyi hayat tarzı olarak seven, eski deyimle, küçük burjuvalardır.

Edebiyatçı görüntüsü, ya da dergilerde adının çıkması, imajını hızla (modernize) toparlamaya iter onu, gittikçe keskinleşen bir haz kültürünün konformistliği varoluşsal sorunu olur. Gün geçtikçe, talihsizlikler karşısında artık kitleler gibi "olacağına varır..." "neyse halim çıksın falım" gibi sağcı dilden konuşmaya başlar.

Ancak, kitlenin karambolünde değil, kitle karşısında matbaanın arkasında, çok görünen bir yerdedir. Kendisini ifade edecek yazarlık belasına birkere bulaşılmıştır. Kitlelere bu sütundan konuşmak zorundadır. Peki artık herşey olacağına varır zihniyetiyle sağcılığa çakılmış aydınımız kitleler karşısında ne yazacaktır! Anlatayım: "Aşağılık herifler, kitap okuyun, zavallı sürüler, sinemaya gidin kültürünüz artsın, bakın aptallar filormoni orkestrasının konseri varmış, kaçırmayın".. Gün geçtikçe bu sloganlar büyür, edebiyatın, edebi kamunun kendisi olur, gidin, yapın, okuyun, kaçırmayın, bir ideoloji haline gelir...

Bugün medyada edebi kamuyu temsil eden okumuş kesimler bu sloganlarla sayfalarını süslemekte ve edebi kamuyu temsil eden tüm dergiler gittikçe "kitap okuyun", "yanında gül de veriyoruz, mutlaka kitap alın" diye bas bas bağıran kitap dergi tanıtımları yapan dergilere bırakmıştır yerini!

Kitlelerin günbegün muhatap kaldığı yaşamsal, evrenin, tarihin, günlük hayatın sorunları da Emin Çölaşan, Hasan Pulur'lar, MİT yazarları, polis gazetecilere terkedilmiştir, ancak bu yazarlardan hiçbiri koskoca uzay boşluğunda kelebeklerin ve çiçeklerin yalnızda dünya gezegeninde yaşadığını bilmez.

Ve edebi kamu, edebiyatı hızla, arkadaşlar arası bir "gettoya" döndürmüş, kendisi "kültür tüketicisi" olmuş, usanıp bıkmadan günde milyon defa II. Yeni, Necatigil, ya da, kim ödül alacak, kimin adını geçirelim uğraşları içinde hayat ve hayatlarımız hakkında düşünmeye fırsat bulamamakta. Düşünmeye fırsat bulabilen birkaç şanslı da, nadir görülen "düşünme" vakasını Aydın Doğan'ın kucağında yapıvermekte!

Modern edebiyatımız, doğduğu Tanzimat günlerinden bugüne birçok ideolojiyi (doğru yanlış tartışarak) kitlelere bulaştırma gücünü herzaman elinde tutmuştu. Şimdi, edebiyat-kültür yerine, bir arkadaşlık soyağacından söz etmeye başlıyoruz. Edebiyat bu ülkede nedir sorusu, gün geçtikçe birilerinin arkadaş tanıdıklarının soyağaçları şeklinde gelişip, antolojileşiyor.

Bu soyağacında bir yığın isim var, hergün medyanın Ülkü Tamer, Doğan Hızlan, vb. gibi köşelerinde bu isimleri bıkmaksızın görür, duyar, zihnimizin bir yerine ilişir, ancak, ortada "isim" var, "edebiyat eseri" yoktur. Kendi isimlerini ve arkadaşlarının isimlerini okuyucuya ezberleten bir "tarikat" edebi kamunun yerini almıştır! Tuhaf insanlar, "edebiyat" diye, hergün onların ismini ezberlememizi istiyorlar...

Ve utanmaksızın bu çürüyüp yıkılmış edebi kamu, bir de kitleleri belleksizlikle suçluyor. Peki belleğimizde kimleri tutacağız, kimleri hatırlayacağız. Şu yukarıda adı geçen isimleri mi?

Belleğimiz bu çöpleri kaldırmıyor artık, bu yüzden tirajları ikiyüz-üçyüz gibi, sadece resmi kurumların aldığı, en alt sınıra düştü. Gençliğimde büyük bir edebi heyecanla bu kandırmacanın tuzağına şüphesiz önce ben düştüm.

Yukarıda adı geçenlerin ve çoğu adı geçmeyen onlarcasının tüm eserlerini okudum... Yeni nesle sesleniyorum, buradan bir hayat, bir dünya, bir edebiyat çıkmaz! Edebi kamu "bozulmuştur", "bozuk adamların" tarikatı haline gelmiştir!

Vaktinizi, talihsiz hayatlarımızı ve talihsiz dünyamızı değiştirecek "yazı"nın soylu mesleğiyle geçirin, "isimler" tarikatıyla değil!


Leman'dan 2001 Yılına ait bir yazı


 
İlgili Bağlantılar
· Nihat Genç Sitesi
· Doğu Konferansı Galerisi
· Skytürk Konuşmaları
· Daha fazla Nihat Genç
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Nihat Genç:
Sorularınız ve cevapları birinci bölüm


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.66
Toplam Oy: 12


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

 Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa


İlgili Haberler

Sorularınız ve cevapları ikinci hafta son bölüm
Sorularınız ve cevapları ikinci hafta birinci bölüm
Sorularınız ve cevapları ilk hafta son bölüm...
Orhan Pamuk ve Nobel
EY İRAN ZENGİN VE GÜZEL ÜLKE
Köpekleşmenin Tarihi'nden: İhtişam ve sefalet
Sorularınız ve cevapları birinci bölüm

"Zavallı İnsanlar Kulübü" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke