|
Cebeci Tren İstasyonu'nda arkadaşım Yahya'yla geze geze yürüyoruz, istasyonda
bekleyen, tırnakları kir dolu, küçücük gözlü, biçimsiz ve çok yıpranmış pantolon
giyen ihtiyarları tek tek gözledi Yahya, "birazdan keçi ağıllarına" girecekler
dedi, "bunlardan doğuda o kadar var ki, kafayı yersin!".
Usul usul yürüyüp ordan
burdan konuşurken birden Amok koşusucusu gibi (hiç durmadan koşma hastalığı)
trenle yarışa girdi. Koşarken, elindeki (İranlı yazar Ali Şeriati'nin, Her Yer
Kerbela, Hergün Aşure sloganının yazarı, marksist tahlileriyle İslamcılar
arasında çok sevildi. Seyyid Kutup'un Yoldaki İşaretler kitabı, Nasır tarafından
İran'da asıldı, Hasan Elbenna'nın, Müslüman Kardeşler Cemaatinin kurucusu'nun
hatıraları, bugün Mısır'da en kanlı eylemleri yapıyor) kitapları fırlattı, ki,
kutsal sayardı bu kitapları. Koşmanın ileri safhasında terlikleşmiş
ayakkabılarını ağırlık yapmasın diye fırlatıp attı.
Şaşırıp kaldım. Babasının
mühendislik yıllarında, Doğu'da trenlerle yarışırmış. Oyun arkadaşı hiç
olmamış, gün boyu can sıkıntısıyla uçsuz bucaksız ovaya bakıp, kara trenin geçmesini bekler, sonunda ölümüne yarışa girermiş. "Geçmen mümkün değil?" dedim.
Yahya: "Eğer tren üç-dört kilometre karşıdan gidiyorsa, geçersin", dedi. Ben de
ona karatren anılarımı anlattım, annem Hasankale'liydi, Horasan'da da evimiz
vardı. Beş yaşlarında yaz sıcağında karatrenleri doldurmuş askerlere su
satardım.
Hem doğu, hem karatren, Yahya ağlar gibi oldu. Yoksul insanlar
nezaketen hikayeler anlatıldığında çok şaşırırlar, yeni tanışmıştık. Küçükken
babası bir bisiklet almış. Sabah evden çıkarken, "oğlum hadi bisikletinle oyna,
bak bomboş arsalar, ama sakın gidip orda oturan demirci amcaya çarpma! Bomboş
arsa. Dönüp dolaşıp bisikletiyle sonunda amcaya çarparmış. Babası ertesi gün,
yine, "oğlum çık dışarı bisikletinle oyna, ama sakın, o köşede yufka açan
teyzeye gidip çarpma. Koskoca arazi bomboş, yine gidip yaşlı teyzeye
çarparmış...
Bir sabah kalktığında, babasına "baba bugün bana birşey deme, ya da
al bu bisikleti, bomboş arazide sen sür, bakalım kimseye çarpacak mısın?.."
11
Eylül günü birbiriyle sokak sokak savaşan, hergün cenaze kaldıran gençler, 12
Eylül günü kaçacak yer, gizlenecek delik arıyordu. Tüm partiler, dernekler,
dergiler kapatıldı. Yaralı ve organları çürümüş hayvanlar gibi yarı canlı büyük
bir mezarın içine düşmüştük. İşkenceler, basılan evler, kaçaklar, korku,
mezarlıklardaki çukurların içinde gizlenecek kadar savurdu hepimizi.
Her köşebaşı jandarma, tanklar. İrili ufaklı gecekondu mahalleleri içinde acayip
yoksul, çul çaput giyen insanların gittiği camilerde, yıkılmaya yüz tutmuş
harabe eski ev kalıntıları içinde gecelemeye başladık.
Ulucanlar'da adı Gıcık
kadın camii miydi, tam hatırlamıyorum, ama Ankara'nın eski gecekondu semti
Öksüzler Mahallesi'nde Hem Hüm Camii, ismi gibi ilginçti. Daracık bir sokak
içinde bir oda kadar küçük camiinin sessizliğine karşıki evin mutfağında
konuşulanlar karışıyordu. Halıları kirden yağlanmış. Kapısında ölmüş,
parçalanmış pabuçlar. Tekin olmayan sarhoşlar. Omuzları düşmüş ürpertici
yavaşlıkta ihtiyarlar.. Saflara karışmış kılıç gibi dimdik genç oğlanlar, sanki
bu harabe binaya destek için burdaydı. Bir eski zaman kadırgasının ambarı gibi,
kafesinden kaçmış gece baykuşları, gözlüklü tuhaf adamlar.
Bol yamalı
pantolonların içinde kupkuru iskeletler vardı. Kemik yüzlere hacıyağı kokusu
sürünmüş. Ovulmaktan incelmiş kıllı kulaklarıyla yaşlı hocalar, islami uzun
etek, yakasız gömlek giymiş tarikat ehli insanlar! Bu kuytu, nemli kabus
içindeki kase kadar küçük camiide polis, MİT, ne ararsanız var. Gözbebeklerine
şiş sokulur gibi sabah ezanları! Ciğerlerinize kara bir zehir dökülür gibi uzun
yatsı namazları. Kafirlere, demokratlara, zenginlere, devlete, İsrail'e hücum
borusu gibi dualar, tesbihler. Aziz tarihimiz, aziz evliyalarımızın ruhu, eski
şamdanların yerine isli gaz lambaları, desenli formika üzerine ayetler, çürümüş
ve belki yüzbin defa boyanmış minberde hala can çekişiyor..
Ceset gibi ağır başı
secdeye varan yaşlılar bir rekat gerisinden ancak takip edebiliyor hocayı!
Havasızlıktan yoğunlaşan kefenden bir bulut gibi nefesler! Toz, toprak, süpürge
çöpü ve kurumuş burun pisliklerinden plaj kumu gibi halıların üstü. İşte burada
sıkış sıkış, omuz omuza, saf saf dizilir, ıssızlıkların içine dalar, ötelere
uzanır, dehşetli karanlıkların içinde gündüz kabusları görür, derinlerde olta
yemiş gibi "Allah", "Allahüekber" sesiyle, cezbeyle haykırışlar. Komşu evin
içinde kadının çocuklarını azarlaması hocanın duasına karışıyor.
Diz çökmekten
mumyalaşmış dizler, ayaklar, uyuşuklukla mestolmuş, fanileşmiş bedenler. Acı bir
mide burgusuyla yüzler kramp girmiş gibi kasılır. Boğaza ve midenin tam dibine
oturmuş acılık, Kur'an ayetleriyle bir zindan sıkıntısının kabir azabına döner.
Aç karnına saatlerce dua, namaz, eski mezarlıkların çiyanları, engerek
yılanları, akrepleri ve biçimsiz kötü ruhlu kara böceklerini ruhumuza doldurur.
Baygınlık verecek kadar kötü bir kolonya kokusu ayak kokularına karışır. Bu
çirkin, yağlı, çul-çaput tırnak kirinden yoksulluğunu görünce insan, dünyada
hiçbir şeye inanmıyor artık. Bu tablo kimsede "şefkat, sevgi" yaratmasın,
yoksulluk ve cehalet, iyilik ve kötülük bilmez.
Cehalet ve yoksulluğun hiç
merhameti yoktur. Hem Hüm Camii'nde önümde namaz kılan zayıf yüzlü, uzun boylu,
incecik bir oğlanın pantolon ağının komiklik ölçüsünde yırtık olduğunu gördüm.
Dışarı çıkınca kibarca ikaz etmek istedim: "Arkadaşım pantolonunuzun ağı
sökük..", "Orası yellenme deliği!" dedi. Küf ve kasvet dolu mekanda bu denli
rahat konuşmayı tahmin edemezdim, gülmekten kırıldım, lafı uzattı: "Klima görevi
görüyor, havalanması için." Hızla arkadaş olduk, o gün gece, bir kaç ay
beraberdik, birbirimizin geçmişine dair bilmediğimiz şey kalmadı.
Yahya'ydı adı, islami değil diye, kızkardeşinin adını mahkeme kararıyla değiştirdiğini
öğrendim. Hacı Bayram Camii önünde, durduk yere, gösterişli bembeyaz sakalı olan
uzun cübbeli yaşlı bir adamın elini birden sarılıp öptü. Ertesi gün yine!
Sonunda yaşlı adam Yahya'yı gördükçe yanına geldi. Yahya'nın başı yerde. Hoca,
Yahya'nın yanaklarından yalap şalap, şapur şupur öpüyor, öyle ki, iğrenilecek
gibi. Yahya'nın ellerini bırakmıyor, orası burasıyla oynuyor, ayaküstü orasını
burasını sıkıştırıyor. Yahya başı yerde saygıdan kıpırdamıyor.
Yahya'ya sinirle,
bu nasıl öpüş, adamın kocaman kanlı dudakları tüm yanaklarını içine alıp etrafa
tükürükler sıçratarak... öpmüyor, başka birşey, dedim. Yahya: "Allah'ın tertemiz
kullarıdır bu insanlar, sırf böyle düşündüğün için cehenneme gideceksin,
Allah'ın selamını veren insanlardan korkma..." Gecenin derinliğine doğru, babası
Batman'da petrol mühendisliği yaparken, başından geçen...
Ortaokulda hava
karardığında okuldan çıkıyormuş, kahveden bir adam boynuna kolunu atıp, ensesini
yalıyor, korkusundan annesi, babasına söylemiyor, koşarak eve geliyor... Hiçbir
psikolojik sorun yokmuş gibi o denli rahat anlatıyor.. Adam boynunu yalarken içi
gıcıklanıyormuş, adamdan değil, bu gıcıklanmadan çok korkmuş.. Aklına geldikçe
geceleri, soğuk soğuk terlemiş.
Herşeyi unuttuğunu.. İman sevinci hiçbir sevince
benzemez! Kurtuluş vaadi ruha öyle bir kuvvet verir ki, bir insan bir ordu, bir
insan bir ülke olur! İlk defa 18 yaşında namaz kıldığını, ilk yıllarda secdede
ayakları üstüne otururken alışık olmadığı için günlerce ayaklarının ağrıdığını...
Atadan miras aynı derin şanlı sularda aynı avlularda şükretmenin zevki insanı
bir dünya kahramanı yapıyor, dedi... "İman, özgürlük ve sonsuzluk" demek, aynı
zamanda iman: "Mutlak güzelliktir". Tüm dünyevi tutkular, tek bir enerjide
toplanır, gaddar, zalim, azgın insan soyunu yumuşatıp mutmain, uysal, doygun,
şekerden bir gönüladamı yapıverir.
Vahiy, göklerden gelen emir! Onun karşısında
diz çökülür, hayranlıkla hıfzedilir, o tartışılmaz. Dünya kaos ve karmaşa ya da
rastlantısal değil, manzumedir. Tanrı'nın şiiridir gördüklerimiz. Hiçbir şey
tesadüfi değildir, herşeyin anlamadığımız gizli bir hikmeti mutlaka vardır."
Yahya'yla devlet dairesinde çalışan İslamcı dergiler çıkaran bir ağbisini
ziyarete gittik.
Dairenin yemekhanesinde önünde metal tabldot yemek tabağı.
Yemeği bitirdikten sonra, ağzına yarım bardak su doldurup, dişlerini parmağıyla
yıkadı. Suyu ağzında dolandırıp çalkaladı. Sonunda, herkesin gözü önünde
ağzındaki yemek bulaşığını yemek tabağının içine boca etti. Yahya'nın, benim
midem kalktı. Dışarı çıktığımızda Yahya, "Bu adam, İslam devrimi olduğunda
öldürülecek" dedi, çünkü ağzındaki bulaşık suyu herkesin ortasında tabağa
boşaltacak kadar çirkin, mide bulandıran pis birşey olamaz.
İslam'ı sonradan
öğrenmiş, solcu bir babanın oğlu Yahya'nın bu geleneksel tiksindirici adetleri
hazmetmesi mümkün değildi. Hantal, beceriksiz, at tırnağı yüzlü adamlar arasında
Yahya fazlasıyla ince ruhlu ve deha gibi zeki bir çocuktu. Sabah erkenden
fırlamış, abdestini alıp namazını kılmış, kuşluk vaktine kadar Kur'an'ına
gömülmüş, sonra başı Kur'an'ın sayfalarına baygınlıkla düşmüş.
"Hayrola Yahya,
gece uyumadın mı?" Yahya: "İslam ihtilali olduğunda TRT'de o gece yayınlanacak
programı hazırlıyorum" deyip, güldürdü beni. Neymiş program? Tam "Dallas" dizisi
oynarken, Yahya Ulus Hali'nden kıllı kollu hamallardan birini ekrana çıkartıp,
hamal kolunu küfür şeklinde seyirciye uzatarak:
"Nah Dallas. Alın size Dallas.
Getirin ulan Hazreti Ömer'in adaletini anlatan filmi..." Bilmediğimiz yeraltı
camii kalmadı, Yahya İslam'ın peşinde, biz de Yahya'nın peşinde! Hani öbür
dünyada sonsuza kadar kardeş olmak isteyenler bu dünyadaki "kankardeşlik" gibi,
"ahretlik" tutarlar birbirini. Yahya herkesin "ahretlik"iydi. Kapı açılıp Yahya
geldiğinde dünyamız değişir, zeki, cin gibi gülümseyişi mutlaka patlatacağı bir
espriyle bütün korkularımız, işkence haberleri, yine nerde hangi vurulmuş
arkadaşımızla oluşmuş derin karamsarlığı dağıtacaktı.
Hint Denizi'nden,
Basra'nın derinliklerinden, Şiraz'ın Isfahan'ın cami süslerinden binlerce yıl
uyuduktan sonra nihayet çıkıp gelmiş masal kanatlı, padişahı gururlu bir oğlan.
İslam tarihinden, ilmihalden, o güne kadar duymadığımız ilginç hikayeler,
ayrıntılar anlatır, hergün daha iyi bir müslüman olabilmek için hayatımıza yine
bir külfet daha çıkartırdı.
Onun da zoruyla, bir ay oturup Sahih-i Buhari'nin
onbir cilt hadis kitabını, daha nicesini okuduk! Fersiz gözler uykuya düşecek,
Yahya, eski camii vaazlarını komiklikle taklit eden sesiyle: "Uyanın kardeşim
gafletten uyanın.." Ya da, "Sallama başını müslüman, sallama başını..." Ya da,
incecik sesli müezzinleri taklid eden sesiyle kulağımızın dibinde çirkin,
cıyıltılı bir ezan okurdu...
Buğz etmek (başkası hakkında kötü düşünmek)
üzerine Buhari'de çok ilginç bir hadis vardı. Bir müslümana gece vakti misafir
gelir. Kapıyı açar, yemeğini verir, yatağını hazırlar.. Ev sahibi yatmış, ancak
gözüne uyku girmez. Ayağa kalkıp misafirini uyandırır, uyumakta olan yetişkin
kızıyla misafiri evlendirir. Sonra, gönül rahatlığı huşu içinde uykuya dalar.
Neymiş anlamı! Misafir yatakta karısı ve kızını düşünüp buğz edecek! Güya
İslam'ın ne kadar ince olduğuna dair, tarih içinde uydurulmuş, zorlama bir
hikaye. Ancak, Yahya, dünyanın en derin tadları, en derin sırları, insanlığın en
büyük hikmetleri gibi soluğu kesilmiş bir dikkatle okuyup, gönlündeki kutsal bir
çekmeceye istif ederdi bu hikayeleri. Neşesi, zekası, tüm tabiatımıza yayılmış
Yahya'yı bu denli değiştiren keşifler, hikmetler gün geçtikçe çoğalıyor, Yahya
bu anlarda, acı çeken bir hayvan gibi ısrarla, inadla, önce gözlerini yumup
kendi kendine, sonra oda içinde bir kurt gibi hırlayarak dolaşıp: İşte islam bu,
işte gerçek İslam bu..
Bize anlatılmayan hakikatler bunlar!.. delirmişcesine
bağırıyordu, Yahya, korkunç bir eğitimden geçiyordu. Ölüm saati gelmişcesine dua
eder, gözyaşı döker, "inancımı artır inancımı artır, güç ver, sabır ver, bizi
utandırma Allah'ım" diye, seri bir makineli tüfek gibi hızla ve hiç
bitmeyecekmiş gibi! Yahya, gözümün önünde yavaş yavaş uçmaya başladı. Ezan
vakitlerini rüzgarın kendisine söylediğini.. Ağaç yapraklarının salınışlarında
kaç rekat namaz kıldıklarının kendisine söylendiğini.. Hidayete ermeden, yani,
bluğ çağına girdiği günden bugüne kılmadığı tüm namazları gün gün hesaplayıp
topladı, on-onbeş bin rekat namaz. Hergün birkaç yüzünü kılarak tamamlamaya
başladı!
Bu arada ODTÜ inşaat bölümünden ayrıldı, hayatta yalnız bir kızkardeşi,
annesi vardı. Emekli maaşları, iki daireleri. Tüm kitaplarını törenle yaktı!
Yakarken çığlıklar attı. Arkadaş evlerinde gördüğü batılı klasikleri de yırtıp
atmaya başladı. "Cahiliye çağı", ahlaksız, zalim insanların uydurması bu beşeri
düzenden kurtulun, "tağuti" (putperest)lerle ilişkinizi kesin, Allah'ın ipine
sarılın... (derken, gerçekten vücudu yanıyor, sarsılıyor, titreyerek ağlıyor,
ensesinden sıcak sular fışkırıyordu..)
Allah'ın emirlerini söyleyeceğiz,
kötülüklerden uzak durun deyip tebliğe başlayacağız (emr-i bilma'ruf-nehy-i anil münker). Yahya dua ve yalvarışlarla başka, öte bir dünyaya uçtu. Huzur veren o
keskin zeki neşesi, sıkı sıkıya sarıldığı seccade ve tesbihiyle buzun içinde
fosil gibi dondu. Önce Kur'an öğrendi. Üstüne İslam yazan ne kadar kitap varsa..
yayıncı varsa.. Bekar evlerine, yurtlara, İslami kitap ve dergilerin servisini
yapıyor, okunmuşları alıyor, okumayanlara taşıyor, yayınevlerinin gönüllü
temsilciliğini yapıyor. Dini sohbetlerde bir yığın insan tanıyor.
Bir yıla
kalmadı, yeraltı camilerinde kendi örgütlediği Kur'an derslerine başladı.
Mahalleden yoksul çocukları topluyor, onları sıkı bir hiyerarşi altında,
öğütler, nasihatlerle marangozda kendi yaptırdığı rahlelerin başında hergün
birkaç kişi daha çoğaltıyordu. (Bu yıllarda Kur'an tefsirleri, yılda bir milyon
takım gibi satıyordu, diyelim Gazali'nin İhya-i ulumiddin kitabı, yüzbin baskının
üstündeydi, İslami sermaye ilk büyük şaşırtıcı siftahını buralardan yapıyordu.).
Bir zaman sonra güvenilir arkadaşlarına ültimatom gibi bir mektup gönderip, eski
bir camiide buluşmamızı istedi.
Ulucanlar'da kullanılmayan eski bir camii
avlusunda, yedi-sekiz arkadaş toplandı. Yahya İslami Hareket örgütünü kurduğunu
üyelere bildirdi, hemen işbölümüne girişti. Komik çalışmalardı. Mahalleden ve
yurtlardan gelen öğrencileri Kur'an ve İslami ders okutma çalışmaları, tebliğin
esasları ve herkes kendi çevresinden başlamalıydı, rehber Resulullah'ın
hayatıydı.
Etrafındaki her çocuğun yaşını, dikkatini, çalışmasını, azmini,
ailesini detaylarıyla anlatan raporlar sundu. Ve sonunda tarihsel bir yorum
çekti! Babasının yaşadığı sendikal mücadelenin tarihsel hayal kırıklığı
yarattığı, dünya mazlumlarının, üçüncü dünyanın marksizmle değil, ezilmişlere
İslam'la uzanılabileceğini... Elinde tomar tomar kağıt gören eski tecrübeli
arkadaşları üstüne atıldı. "Sen delirmişsin, polise belge mi hazırlıyorsun,
hiçbir şey kayda geçmemeli" deyip, toplantıyı terkettiler ve Yahya'nın bu tavrı
akıllarına geldikçe onunla dalga geçtiler, Yahya'dan kuşkulanıp, tekin gözle
bakmadılar.
Yahya, kaldığı yerden devam etti, mahalleli kadınlar tarafından
'evliya' mertebesine çıkartılmıştı, çünkü bu ODTÜ'lü çocuk, onlarca yoksul
çocuğa bedavadan üniversiteye hazırlık kursları veriyordu. Tam da o günlerde
Adıyaman Kahta'da Reşat Efendi adında bir şeyhin ünüyle tüm Türkiye çalkalandı.
Bütün sarhoşları bir havuza atıyor, bir hücrede soğukta, çırılçıplak tutuyor ve
ehli iman, tertemiz müslüman yapıyor.
Sarhoşlar döndükten sonra müthiş, katı
birer müslüman mücahid oluveriyor. Büyük bir yaygara, yer yerinden koptu,
kitleler sular seller gibi otobüslerin başına aktı. Meyhaneleriyle ünlü akşamcı,
Bekri, kabadayısıyla namlı Hamamönü, Dörtyol semtine her akşam otobüsler
dizilmeye başladı. Terminalde "Kahta" adında bağımsız otobüs servisleri kuruldu.
Adıyaman'dan dönenler kahvelere, meyhanelere gidiyor, sütünü dökmüş munis bir
kedi gibi utanarak, "kardeşler, biz de sizin gibi cahildik, çoluk çocuğumuzu
perişan ettik, kurtulun şu zıkkımdan" diye yeni yolcular, yeni müridler
topluyor. Bıyığı terlememiş gencecik müridler itirafçı alkolikleri alıp
meyhanelere baskın düzenliyor, akşamcı Bekri'lerle bitmeyen tartışmalar..
İtirafcı alkolik: "Kardeşlerim, size hikayemi anlatacağım" der demez, Bekri Mustafalar'dan biri: "Kardeşim senin şeyhin bunun tadına bakmış mı?", Genç müridler,
"haşa, tövbe.." Meyhaneden alkış sesleri, Bekri ayağa kalkıp
köpürerek, itirafçı alkoliğe dönüp: "Kardeşim sen iradesiz basit bir
hayvanmışsın, içmeyi bilmemişsin, senin mercimek kadar aklın yokmuş..".
Genç müridler Kur'an'dan ayetler okuyup tartışmaya hız veriyorlar.. Tartışmalar ev
toplantılarında devam ediyor. Eski alkolik, itirafçı alkoliklerin ev
toplantıları gösteri havasında sürüyor, hikayeler anlatıldıkça cemaat gözyaşları
döküyor, sonra Allahüekber sesleriyle herkes bu yeni müridlere sarılıyor.. Her
yeni alkolik sarhoş düşman ve kafir saflarından kurtarılmış büyük bir zafer
sevinciyle bu yeni mücizevi koloniye katılıyor.
İtirafçı sarhoşların namazı,
hocanın namazı bitse bile bitmiyor.. Camii avlusundan ayrılmıyorlar. Dünyanın
sırrını keşfetmiş ve yüzyıllık müslümanlar gibi kalender bir tavırla, başlarında
takke, ellerinde tesbih önlerine çıkan herkese şeyhin kerametlerini
ballandırarak, dünyanın en tatlı sırrı, en büyülü meyvesi gibi cenneti görmüş ve
orada yaşamışlar gibi ballandırarak anlatıyorlar.
Kime rastlarsa, elleriyle
koyun, öküz derisi söküp çıkarır gibi aynı hikayeyi, sil baştan. Genç teğmenler,
subaylar, pırıl pırıl, çakı gibi çocuklar, garnizon nöbetinde kantinde ne kadar
sucuk, reçel, bal yemekhanede ne kadar pilav, kadınbudu köfte varsa çuvallara
doldurup evlere, yurtlara, mahalleye, camii önlerinde gizlilikle servis yapıyor.
Toplu namazlar bitmiyor. Akşam toplantıları bitmiyor. Otobüs kalkarken, salya
kusmuk içinde, yerden yaka-paça sürüklenip otobüsün içine Allahüekber sesleriyle
tıkıştırılan sarhoşların çoluk çocukları kalabalık aileleri, "sizden Allah razı
olsun, sizden Allah razı olsun" diye herkese sarılıyor. Otobüsün hemen
kapısında: "Kardeşlerim bir saniye, (son defa, deyip) koskoca rakı şişesini
kafasına diken.. Sonra "bismillah, Allahüekber" sesiyle otobüse binip, olmadı
deyip, tekrar, "sağ ayağımızla değil mi?" yeniden sağ ayağıyla otobüse biniyor,
sarhoş olduğu için düşüyor, karga tulumba içeri tıkıyorlar...
Mahallenin iri
kıyım içkici tüpçüsü, Kahta'ya gidip gelmiş, şimdi camii cemaatine başka gözle
bakıyor, kolluyor, çoğundan para almıyor.
Mahalle bakkalı asla içki satmıyor.
Mahallenin TV tamircisi artık normal namaz saatlerinde bile dükkanları kapatıp,
topluca camiiye geçiyorlar, tanıdıkları bu yeni dünyanın ritüellerini
bilmiyorlar, hocalarını nasıl sevecekler, dilleri dolaşıyor, herşeyi inanılmaz
abartıyorlar. Tüpçü birgün, "Hocam, dün akşam namaza gelmedin, görecektin
cemaati, sanki peygamber efendimiz ölmüş gibi üzüldü tüm mahalle."..
Her sabah
dükkanlar açıldığında esnafın ilk işi, o gece gördükleri rüyaları tabir etmek ve
bu tabirlerden, Amerika'nın, Mossad'ın İslam üzerindeki gizli emellerini açığa
çıkartmak.. Bazı rüyaları çıkartamıyorlar, "dur, bunu hocaya anlatırız, sabret
kimseye anlatma" diye sevinçle ve büyük bir müjde inmiş gibi, şifreli CIA planı
saklı rüyalarını kimseye anlatmıyorlar..
Mahallenin genç imamı, mahalleden
aldığı kızın hem başını kapatmış, hem kapıyı üstüne kapatmış, dışardan kilit
vuruyor kapıya. Tüpçü, bakkal, bunun büyük bir müslümanlık olduğu, gücü yetse
hepsinin böyle yapması gerektiğini kulaktan az önce dolma hadislerle acemice
birbirlerine anlatıyorlar.. Tabii ki Yahya, ballar balını nihayet bulmuştu.
Bütün bu trafiğin en tepesinde, başını kaşıyacak vakti yok.
"Dünya İslam
İmparatorluğu" kuruluyordu, şeyhi, Mehdi'ydi, gelmişti. Yakında "kıyam"a
(ayaklanmaya) kalkışacak, şeyh önde kılıcıyla dağlara çıkılacaktı. Herkes,
saatini öğrenmişti, 21 Mart gününü beklemeye koyuldular. Yahya'nın elinde pilli
bir radyo, sabah akşam kulağını dayamış, şeyhin ayaklanıp dağa çıkmasını yani
işaret fişeğini bekliyor.
Şeyh dağa çıkmadı. Mutlaka bunun 'şartlar
olgunlaşmadı' anlamındaki siyasetin İslami çevirisi: "Henüz Hicretteyiz" gibi
bir bahanesi vardı. Şeyhinin yanına gitti-geldi, bir zaman oraya yerleşti.
Şeyhin yaptırdığı mescidin inşaatında çalıştı. Şeyh o kadar sıradan halktan
adamdı ki, inşaatın ilerlemesini gelip bizzat takip ediyormuş. Gününü bir çorba
birkaç zeytin ve gelen misafirleri ağırlamakla geçiriyor, mescid inşaatının
yanıbaşında Hazreti Bilal gibi ezan okuyormuş.. Boşuna uğraşıyorsunuz, bu şeyh
dağa çıkmayacak, dedim.
Gömleğine, sonra takım elbisesine iddiaya girdim.
Ellerinin tersiyle, "hadisene" deyip, alaya aldılar.." "Ne takım elbisesi, 21
Mart'tan sonra tüm dükkanlarımız senin olsun" dediler. İstanbul'dan Yahya'nın
bir arkadaşı, daha çok sevap olur diye, şeyhine, Adıyaman'a yürüme gidiyor,
Ankara'ya bir ayda geldi, iki-üç aylık daha yolu var.
Yahya, bu kutsal
misafirini yere göğe koyamadı. Yine Tekirdağ'dan orta yaşlı bir köfteci, dükkanı
bırakıp yollara düşmüş, o da şeyhine gidiyor, niyeti çok masumca: "Sakalımı
kestireyim mi, kestirmeyeyim mi?" diye şeyhe danışacak. Yahya bu incelik için
adama göstermediği itibar kalmadı. O yıllarda herkes, açlık, perişanlıktan
bilmediği yeni işlerin, ticarete atılmak kaygısındaydı.
Biri zeytin ticaretine,
diğeri mercimek getiriyor köyden, biri Kilis'ten battaniye, diğeri Antep'ten
dokuma halı, diğeri Malatya kaysısı, diğeri Rize'den kaçak çayları çuvallarla
getirip evinde paketliyor. Hepsi dükkanlarla, toptancılarla çalışmak istiyor,
üstelik ucuza veriyorlar, ama bakkallar, uzun vadeli çalıştıkları
toptancılardan, biraz da senet korkusuyla ayrılmak istemiyor.
Hiçbiri doğru
düzgün mal satmayı başaramıyor. Ancak, getirdikleri ilk numune malları
etrafındaki eş-dost tanıdık çevreye satıp, birazcık umutlanıyorlar. Birçoğu
etrafta büyüyen bu geniş, şeyh, müslüman halkasının içinde buldu kendini. Akşam
toplantılarında zikirden sonra: "İstediğinde verirsin.. canım sende malım
olsun.. kardeşim para sorulur mu.. ne zaman istersen verirsin.." deyip, gönüllü,
kendi aralarında bir ticaret, hiç değilse o günü kurtarıyordu, büyük bir gönüllü
piyasa açılıyordu.
Kenan Evren (sıkıyönetim) şeyhi tutuklatıp Çanakkale'de
gözetime aldı. Yıllar süren hayal kırıklığı, çok sonra MİT, polis, münafık
suçlamalarına dönüşüp, ateşli örgüt cazibesini kaybetti. Yahya'nın bomboş
gözleri geceler boyu, paslı bir çivi gibi yağlı kilim üzerine çakılı kaldı.
Büyük felaket ağırlaşıp hastalıkla üstüne çöktü. Abdest almak için musluğun
önünde, saatlerce ayaklarını ovuyor. İki üç namaz vaktini kaçırıyor. Göklerdeki
babası, evini ailesini terkettiği mehdisi, korkunç bir acılıkla zehirlemişti
onu.
Önce, "Kenan Evren kendisi irşad olmak için şeyhi yanına aldı" diye
ortalığa haber saldılar, sonra : "Mossad vuracakmış, devlet onu korumaya aldı",
sonra, "Kenan Evren İslam Devleti'ni kendi kuracakmış", bunların hepsine inanan
bir mürid kalabalığı bulundu. Yahya'nın ellerinde, kollarında pis kokulu yaralar
oluştu. O günlerde kış ortası, üstünde incecik bir gömlek, ayaklarında basit bir
sandalet, Portekiz'den Carlos adında bir genç çocuk geldi, Blues şarkıcılarına
benziyor, Humeyni'yi görmeye gidiyormuş. Çocuğu yedirdik, içirdik, üstüne başına
birşeyler verdik, cebinde beş kuruş yok. Yahya sağdan soldan topladı... Carlos
yumuşacık sesiyle hepimize melekler gibi bakıyor, yeni öğrendiği İlahileri
söylüyor..
Yahya'nın tanıdığı İran Radyosu'nda Selahaddin Eş ve Gazi
Üniversitesi Kamu Bölümü'nde master yapan İran konsolosluğunda Basın Müşavirliği
yapan İranlı bir genç oğlan. Carlos'a namaz kılmayı öğretti. İran'a gittiler,
geldiler. Yeni bir dalga, yeni bir heyecan fırtınası açıldı Yahya'nın önünde:
"İran!" İranlı herkes kahraman, İran adı geçen herşey mübarek, İran'da ne kadar
Ayetullah var, hepsinin ismi ezberlendi, Yahya'nın ağzından, hangi cümleyi
kurarsa kursun "inkılabi" (Türkçesi: Devrimci) kelimesi düşmüyor.
Etrafında
üniversite kapısına dayanmış gençleri önce Mısır'da El Ezher Üniversitesi'ne
gönderiyor, okulları bitmişse, İran'a... İran, yaralarını sardı, evini,
eşyalarını, arkadaş evlerine dağıtıp, "bu memleket sıkıyor beni, yoksul, çaresiz
Doğu'daki insanların yanında huzur buluyorum, kendimi oraya ait hissediyorum"
deyip Diyarbakır'a yerleşti..
PKK savaşı yeni başlamıştı.. Sırf bu şehir
Ankara'da yaşıyoruz diye, hepimizi rezillikle, kepazelikle suçlayan
duygusal-ideolojik konuşmalar yaptı... Birgün kızkardeşi geldi. Kusursuz bir
sanatçı gibi giyinmiş. Çiğ damlası kadar güzeldi.
Aklımı başımdan aldı. İçimden,
"ben de İslamımı buldum" dedim. Orak gibi, tırmık gibi keskinleşmiş gözleriyle
bıkkınlık, ter, su, yorgunluk içinde, Yahya'nın evi sattığını, parayı
otobüslere, şeyhin mescidine bağışta kullandığını, zaten iki yıl önce de
annesinin bileziklerini bankerlere kaptırdıklarını, elde ayakta hiçbir şeyleri
kalmadığını ağlayarak anlattı. "Yahya'ya yine de birşey diyemiyorum, bir rüyanın
içinde o. Çok dürüst. Allah kahretsin, hiç yalan söylemiyor. Bir açığını bulsam,
bir vakit namazını aksattığını görsem, üstüne çullanacağım, ama yok.. Ben
bunları söylediğimde tütsülenmiş, büyülenmiş gibi gülümseyerek bakıyor bana!.."
Kızı dinledim. İpek gibi boynu. İçimde sıcacık titreşimler. Güzel, çok hoş
kokulu. Kuşlarla, kelebeklerle uçma çağında. Bir ağacın altına oturup kuşlarla
şarkı söylemesi, derelerde ağlaması çağında. Gürültülü, zehirli bir nefretle
kudurmuş gibi konuşuyor. Boğulma hissi verdi. Badem ve nar ağaçlarının altında
kaval çalan bir çocuk olsaydım. Bu kız da yanımda.
Narin, incecik ellerini
tutsaydım. Hepsi geçti içimden Allah günahlarımı affetsin. Ve dinledikten sonra
kızı, yanmış kavrulmuş acılaşmış bir tabak helvayı ağzıma tıkabasa doldurmuşlar
gibi kalakaldım... 1986'da askere gittim, Yahya'yı bir daha görmedim.
Diyarbakır'da bir kitabevine takıldığını, hatta işlettiğini, bir dergi
çıkarttığını, camii avlularında yine gençlere dersler verdiğini.. Kızkardeşi
başını kapattı. Yahya'nın bir arkadaşıyla evlenip, yanına yerleşmiş.
Aradan
geçen 15-16 sene içinde, sadece dergilerini okuyarak bilgi edinmeye çalıştım.
İyi tanıdığım için onları, dergi vasıtasıyla olup biteni herkesten iyi
çözebiliyordum. Bugüne kadar neler olup bittiğini, bölgeye gidip gelen birkaç
kişiden, ayaküstü konuşmalarla öğrendim. Önce gazeteci Ruşen çakır: "Dünya
tarihinin en vahşi örgütü, günortasında satırları birbirlerinin kafataslarına
indiriyorlar. Türkiye değil, dünya öğrendiğinde insanlık çıldıracak" gibi şok
edici laflar söyledi, basında hiçbir haber çıkmıyordu, Ruşen'in söylediklerini
Türkiye beş-altı sene geç öğrendi. Sonra Mazlum-Der'in kurucularından temiz,
okumuş, pek idealist bir arkadaş, gördüklerine inanamayıp ülkeyi terketti.
Hangisi İrancı, hangisi polis, devlet mi kullanıyor, hiçbir şey bilemiyorsun,
Türkiye burada yaşananları duyunca utancından bu topraklarda tek bir müslüman
kalmayacak...
En son, bir kenarda gizlenmiş arkadaşından dinledim. Kızkardeşi
delirmiş, şizofren. Kocasını Yahya'nın arkadaşlarını tek kurşunla enseden
vurmuşlar. Bunlar beni de öldürmek istiyor diye, hergün polise ihbarda
bulunuyor. Kucağında çocuk önde, arkada özel timden üç minibüs dolu polis, daha
düne kadar ev toplantısı yaptığı kadınları bir bir ve hergün bir başkasını
polise gösteriyor, bağıra bağıra: "bunlar öldürecek beni.. bunlar öldürecek
beni.." Yahya kaçmış. İran'a gitti diyenler var. Hangisi Hizbullah anlamadım,
diğerleri de Hizbullah. Kızkardeşi özel timden polislerle düşüp kalkıyor.
Yahya'yı kesin öldürürler.. Yahya'yı kimler öldürecek? "Çoğu cemaatten, camii
avlularında kendi yetiştirdiği, kendi örgütlediği, sekiz-dokuz yaşından beri
yedirip, içirdiği arkadaşları!"...
Tanrım neler oluyor! Kuyucu Murat'ın
1630'larda onbinlerce celali kellesi ve on yaşında çocukların başını kendi
elleriyle koparıp doldurduğu kuyulardan bugüne, Anadolu topraklarında duyulmamış
en vahşi katliamlar! Tanrım bizim memleketimize de gelsene! Biliyorum, en
sonunda geleceksin. Geleceksin ama, söyler misin, neler ettin.. Elma gamzeli
kızlar elinde satır cani oldu, insan doğruyor. Sabahlar kan havuzu akşam oldu.
Ağaçların dalları tımarhane zinciri.. Taşlar yürek, satırlar, doğrama bıçakları,
cümbüş, bayram oldu.
Sazın telleri, boğma domuz telleri, bahçeler mezar oldu.
Melekler gibi bembeyaz uzun etekli elbiseler giymiş, sakalı bitmemiş melekler
gibi, şarkılar gibi gencecik müridler, seri katil oldu, gırtlaklarını ince ince
doğrayıp biçiyorlar arkadaşlarını. Herkes müslümandı, yumuşacık tek yürek
kalmadı. Domuz bağıyla boğulmuş insanların kokmuş cesedleri haftalarca
bodrumlardan çıkartıldı.
Güller, karanfiller gibi onbeş yaşında çocukları
budadılar. Ah Tanrım. Haç oldun, hilal oldun, Buda'nın yüzünde sonsuz gülümseme
oldun, başkalarına melek, ilahi bilgelik oldun, tüm yoksullara sarıldın, tüm
umutsuzlara ilaç oldun, bize satırlarla, kazmalarla, cellatlarla dokundun.
Polatlı'nın geniş ovasında Fatih Ekspres yol alıyor. Upuzun, sapsarı,
çırılçıplak. Dağ değil ufukta küçük tümsekler. Ortalığı yakıcı bir sıcak
kavuruyor. Tozu dumana katarak karşıdan bir traktör trene doğru ilerliyor.
Koskoca ovada, bir traktör ve yalnız bir tren... İkisi de hızla yaklaşıyorlar.
Ve bir fren sesi. Tren çarpışmayla sarsılıp durdu. Traktördeki adam ölmüş.
Üstüne alelacele gazete kağıtları. Ankara'dan savcı çağrıldı. Tren üç-dört saat
savcı bekledi. Lüks kamaralarda sosyetik kadınlar bu uzun moladan sıkılmaya
başlayıp, neler oluyor diye trenin önüne doğru gezi, piknik havasında
kafilelerle yürümeye başladı.
Uzak tepelerden köylüler koşarak geldiler.
Köylülerden biri gazete kağıtlarını kaldırıp, adamı teşhis etti. Gazete
kağıtları üstündeki çıplak kadın fotoğraflarını görünce, sinirlenip makinistlere
küfretti, gazeteyi buruşturup, elindeki naylon torba parçalarını kesip üstüne
örttü. Köylüler anlattı, saçları yapılmış, gözlüklü kadın grubu dinledi. İki yıl
önce bu adam, doğudan gelip yerleşmiş.
Deli bir kızkardeşi, çok yaşlı annesi
varmış. Çok yoksullarmış. Tarlaları, inekleri, hiçbir şeyleri, hiç kimseleri
yok. Adam, asker kaçağı, yakalayıp götürmüşler. Askere giderken, ailesini
köylülere emanet bırakmış. Köylüler tarla, çubuk işi bilmeyen bu kadınların
çorbasını, yemeğini taşımış. Teskereyi alınca bir hevesle köye dönmüş..
O gün iki
yıldan sonra, ilk defa geliyormuş köye? Naylon torbaların altındaki o genç adam:
Yahya'ydı...
Haber tüm vagonlara hızla yayıldı. Trende kim varsa, bu yoksul köylü
adamın hikayesini dinleyip ağlamaya koyuldu ve kimse tren neden beş saat durdu
diye bir daha sızlanmadı. Yine de isimsiz, adressiz bir mektup gelmeseydi bana,
bu hikayeyi yazamayacaktım. Mektup'ta, "siz, Yahya'nın anlattığı o Nihat
mısınız?" diyor...
Üniversite yıllarında geceleri Yahya'yla en absürd, en pis,
en çirkin fıkra anlatma yarışması yapardık birbirimize. O hikayeyi yazıp
göndermiş, Yahya anlattı diye. Keloğlan'ın birgün karnı acıkmış. "Anne, karnım
acıktı" demiş. Evde de yiyecek birşey yokmuş. Annesi sinirle (git başımdan, der
gibi) Git dedenin daşşağını ye.. demiş. Keloğlan düşünmüş, dedem mezarda. Gitmiş
mezarı kazmış. Dedesinin taşaklarını çıkartıp yemiş. Daşağın bir yumurtası
boğazında kalmış.. Yutkunamıyor.. Yumruğunu kafiyeli, tempolu, göğsüne vurup
şarkı söyler gibi:
"Dedemin daşağı in aşağı/dedemin daşağı in aşağı..."
Hatırladım fıkrayı, mü'min, müslüman sayılan arkadaşlarına hala böyle fıkralar
anlatabildiğine göre, o Yahya, hiç değişmemiş, benim bildiğim Yahya'ydı dedim.
Sonra fıkrayı düşündüm. Karnımız acıkmıştı. Önümüze çıkan aydınlar, ideolojiler,
gidin, atanızın, dedenizin evliyaların daşşağını yiyin dediler. Gittik, şanlı
ecdadımızın mezarlarını kazdık, daşşaklarını yedik.. Şimdi, yetmiş milyon
göğsümüzü yumrukluyoruz: Dedemin taşağı / in aşağı... Kanla boğulduğumuz
tarihten kurtulmaya çalışıyoruz...
Ağlamam dursun, anafikrini de yazayım
hikayenin.
Dünyanın tüm okullarında, tüm beden eğitim derslerinin ilk dersi,
"takla" atmayı öğretmektir. çünkü, bebekler yürümeyi öğrenirken önce düşmeyi
öğrenir. Bir sporcu, düşmeyi bilmezse, takla atmayı refleks haline getirmezse,
bodoslama, yüzükoyun yere düşer..
Aydınlarımız iki yüzyıldır, şahlanmayı, ayağa
kalkmayı öğretiyor ve her nesil kollarını, ayaklarını kırıyor. Bakın hala,
İstanbul'un fethini öğretiyorlar.. Bu nesle birileri, "düşmeyi" öğretsin.. Bir
tarafımızı kırmadan "düşebilmek"...
Leman'dan 2001 yılına ait bir yazıdır.
|