Nihat Genç
Ana sayfa
Arşiv
Arama
Metin Hali
Metin Gönder
Tavsiye Edin
İletişim

Reklam


Reklam



Site içi Arama



Eskimez Yazılar
17.07.06
· Ece Temelkuran'a yanıt!
· Engin Ardıç'a yanıt!
26.05.06
· Karakutu Tv'ye 6 yeni klip eklendi.
12.05.06
· Söyleşi
10.05.06
· Karakutu Tv'ye 7 yeni klip eklendi.
16.02.06
· Müslümanlık eğilmiyor, bükülmüyor bunu gördüler
17.01.06
· Nihat Genç bir iftiradan kurtuldu
04.01.06
· Skytürk'te 30 Aralık Cuma Günü Yapılan Nihat Genç Söyleşisi: Orhan Pamuk Üzerine
09.11.05
· ARAPLAR İNSAN DEĞİL Mİ?
23.09.05
· Nihat Genç'le Söyleşi

Eski Haberler

Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Google Arama

Karakutu.Com - Arama


Nihat Genç: Üreterek yaşamak
Tarih: 24.03.2005 Saat: 02:25 Gönderen: karakutu
 

Hayat hikayesini okurken gururla ağladığım bilimadamımızın adı: Mitat Enç'tir. Bu ismi unutmayın. İçimizden hiçkimse onun kadar güzel adam olamaz.

Çünkü, ülkemizde verilmiş en soylu onur kavgasının baş kahramanıdır. Birgün çocuklarınıza ülkenizi sevdirmek için onurlu bir insan başarısı okutmak isterseniz Mitat Enç'in hayatını unutmayın.

Mitat Enç gençlik çağında kör oldu. Eğitimine sıfırdan ve Amerika'daki özel eğitim merkezlerinden devam etti. Özel eğitim konusunda bilgi ve tecrübelerini ülkemize taşıyıp bu konuda bir çığır açtı. Türkiye'de özel eğitim okullarını ilk düşünen, tasarlayan, açan, kurumsallaştıran odur. Ayrıca ODTÜ'nün ve Ankara Üniversitesi'nin eğitim bilimleri ona çok şey borçlu.

Mitat Enç bundan ellibeş yıl önce Amerika'dan dönüp 'körleri okutalım' dediğinde, Milli Eğitimimiz ona: 'Ya hoca işin mi yok, biz sağlamları okutamıyoruz' cevabını vermişti.

Ayrıca o günlerdeki eğitim felsefesi, körü, sağırı, dilsizi, kolsuzu yani hepsini 'sakatlar' başlığıyla aynı okul çatısı altında topluyordu. Mitat Enç körler ayrı, sağırlar ayrı eğitime tabi tutulmalı diyerek işe başladı.

Mitat Enç'in özel eğitim kavgası ciltler doldurur; bu sınırlı sütunumuza sığmaz. Unutmayın, özetin özetini yazıyoruz!



Mitat Enç'in ayrıca bir hikaye kitabı vardır, adı: Uzunçarşının Uluları. Çocukluğunun Antep'ini anlatır. Onun büyük zekasını bu hikayelerden anlayabilirsiniz. Türk Edebiyat tarihçileri kör olduğu için Mitat Enç'in bir şahaser olan bu hikaye kitabını ne görmüş ne de yazarını merak etmişlerdir. (Tıpkı yakın tarihimizin en nefis köy hikayelerini yazan Cahit Beğenç'i bu aptal edebiyatçılarımızın hiç ama hiç tanımadıkları gibi...)

Mitat Enç'in ikinci kitabı, hayatını anlattığı: Bitmeyen Gece'dir. Bitmeyen Gece kitabının alt başlığında şunlar yazılıdır: 'Evrenin bütün karanlığı tek mum ışığını örtmeye yetmez!'...

Kitapları boşuna aramayın, Ötüken yay. çıkan bu kitapları, değil kitapçılarda sahaflarda dahi bulmanız, zor. Şahaserlerini tanımayan bir ülkede yaşıyoruz, ben ne yapabilirim.

Ben size Mitat Enç'in eşsiz zihniyet devriminden söz edeceğim bir parça.

Hepimiz bir yığın sağcı, solcu laik, şeriatçı, Türkçü, Kürtçü fikirler biliriz, bir yığın ayakları havada, karmaşık, tutarsız, hiçbir işe yaramayan laf salataları..

O halde bir fikir gerçekte nedir? Bir düşünce nasıl inşa edilir? Felsefecilerimiz, aydınlarımız hiç kusura kalmasın. Onların hiç sözünü etmediği ve adını dahi bilmediği Mitat Enç ülkemizde gerçek bir 'düşünce' hareketi başlatmış ve hayatımıza sokmuştur.

Mitat Enç'in dünya görüşü neydi, neyin zihniyet devrimini yapmıştı? Ve o aramızdan ayrıldıktan sonra yeniden nasıl eski tas eski hamam oluverdik!

Mitat Enç, öğretmenlik, özel eğitim, yönetmelik, kurumsal çalışmalar, v.s. yanında, bir de Altınokta Körler Derneği'nin kurucusu. Film de burda başlar.

Ülkemizi özel eğitimle tanıştıran bu büyük adam iş dernekçiliğe gelince büyük bir geleneksel hantal duvara çarpar.

Çünkü Altınokta'yı kurmadan önce, ülkemizde, geleneksel bir Körler ve Sağırlar Derneği vardı. Körler ve Sağırlar Derneği kapı kapı dolaşıp para dilenir. Kör ve sağırları acındırır.Yani bin yıllık köhne sadaka yöntemiyle dernekleşmişti. Ayrıca bu dernekleri kuranlar siyasi hava yapmakta, köşe olmakta, körleri acındırarak menfaat sağlamakta ve çok kere hırsızlıkları mahkemelere yansımaktaydı.

Mitat Enç, Altınokta'nın yalnızca kabartma alfabesi, kabartma kütüphanesi, dernek binası, arsası, yönetmeliği, hukuku, gibi işleriyle uğraşmadı.

İşte ülkemizdeki bu acındırma ve sadaka felsefesini yok etmek için kendisi gibi arkadaşlarını harekete geçirdi. Hayranlıkla izlediğimiz büyük bir onur kavgasını bayrak gibi dalgalandırdı...

O meşhur felsefesi şuydu: 'Acındırarak değil, üreterek yaşayacağız'...

Bu büyük ideolojinin felsefesine o kadar sıkı bağlı kalırlar ki, bağış yardım kabul etmezler. Acilen körler için 'işlikler', yani imalathaneler kurar. Sepet ve benzeri şeyleri üretip satmaya koyulurlar. Gelirleriyle körleri modern eğitim kurumlarına hazırlamak isterler. İşte bu düşünceyle bugüne onlarca onurlu bilimadamı, hukukçu, öğretmen, yönetici yetişti. Hepsi kendi hayatlarını kurmakla kalmadı, etraflarına ışık, meşale oldular!...

Ancak Mitat Enç öleli çok oluyor. Mitat Enç huzur içinde öldü, iyi ki bugünleri, bu rezil halimizi görmedi. O büyük ideal gitti, yerini didişme, dalaşma, birbirini gözünü oyma, hırsızlık dedikodular aldı.. Bir zamanlar Körler ve Sağırlar Derneği'ni eleştirenler, bugün iftiralar, yolsuzluk suçlamalarıyla mahkeme kapısındalar.

Mitat Enç kimseye muhtaç olmadan yaşamın hem felsefesini hem de kurumunu kurmuştu, yerinde yeller esiyor:

Neyse, bunları söyleyip ağlayacak zamanımız var, ben başka bir şey söylemek için lafı buraya getirdim.

Ülkemizde ve dünyada, birçok büyük başarı öyküsünü deştiğimizde, arkasında, büyük bir şok, travma, musibet, kaza, yani, talihsiz bir geçmiş buluruz.

Mustafa Kemal de büyük bir şok'tan, kanlı bir savaştan çıktı. Bizlerin de inatçı yazarlığının arkasında 12 Eylül öncesi kaldırdığımız arkadaş tabutları vardır. Ya da İzmit depremini yaşamış çocuklar, ya da Güneydoğu'da kardeşlerini kaybetmiş ailelerin çocuklarından ileride büyük başarı öyküleri bekleyebiliriz. Ya da trafik derneği kurmak için çocuğumuzu trafikte kaybetmek, sivil silahlanmaya karşı harekete geçmek için kendi çocuğumuzun kaza kurşunuyla ölmesini bekleriz.

Yani... İnatçı, başarılı, çalışkan, idealist bir onur kavgası için ille de büyük bir travma yaşamış olmamız mı gerekir?

Bu soruyu cevaplayabilirsek eğitim felsefesinin gerçekte ne olduğunu anlamaya çalışırız!

Eğer, talihsiz, kaza, şok, deprem, felaket gibi geçmişlerimiz bizi bileyecek, inatlaştıracak, hayatı ve bilimi ve ülkemizi çok ciddiye almamızı nihayet o zaman sağlayacaksa, buradan bir 'eğitim felsefesi' kurulamaz.

Bu eğitim değil, kaderin rüzgarı, feleği çemberi'dir. Bu mantıkla bugüne geldik. Böyle gidersek, çocuklarımızın yarınlarda büyük adam olmasını sağlamak için, onları okulun dördüncü kat penceresinden aşağı atmak... ya da gözlerini oymak... ya da bu trafik cehennemine salmamız gerekir.

Oysa eğitim felsefesi tam tersinden hareket eder. İnsanları, felaketlere, kazalara, talihsizliklere karşı, başlarına bu olaylar hiç gelmeden hazırlar.

Ne talihsiz bir atasözü: 'Bir musibet bin nasihatten iyidir'...

Demek ki bin nasihat işe yaramıyor. Ya da nasihat nasihat değilmiş. Harekete geçmek için musibet mi bekleyeceğiz.

Eğitimin yolu kahpe feleğin yolundan gitmez. Aksine, karşısına dikilir. Başarı için kader mahkumlarının çoğalıp hikayeler yazması, filmler mi çekmesini bekleyeceğiz?

Tam tersi, eğitim, ıstırap yaşamamış insanlara 'ıstırapları' kelime ve oyunlarla anlatabilme sanatıdır. Şiirle, hikayeyle, haberle, bilgiyle, masalla, tiyatroyla.

Dram, felaket, facia, trajedi hiç yaşanmadan insanları eğitmenin yolu, insanlığı sözle, temsili, dram, felaket ve trajedilerle yani estetize ederek oyunlaştırarak tanıştırmamız lazım.

Olup biteni sahiciymiş gibi anlatmak. Bu yüzden kelimelerimiz facialarımızı iyi tanımalı. İşte bu Türk edebiyatının en büyük sorusudur: Türkçe kelimeler / Türkçe yazarlar Türkiye'deki felaketleri anlatabildi mi?

O felaketleri oyunlaştırdı mı, şiirleştirdi mi, onları canlı canlı naklen yayın anlatabilme gerçekliğinin ustalığına kavuşabildi mi?

Yani, hayatlarımızı bize tanıtacak kelimelerimiz, şiirlerimiz, sinemalarımız, hikayelerimiz, bilgilerimiz var mı? Yoksa, eğitimimiz yok demektir'.

Bilgi dediğimiz şey, felaketleri ya da yaşananları ikinci elden anlatmak demektir. İkinci el, bizleriz, yazar, gazeteci. Edebiyat eserleri, medya haberleri 'ikinci elden' anlatım tarzlarıdır.

Nasihat da öyledir, ikinci el anlatım. Yani deprem olduğunu görmek yaşamak başka. Başkalarına anlatmak başkadır. Başkalarına anlatmak, en büyük sanattır, bilgidir, edebiyattır, haberdir.

Nasihat için iki şeye ihtiyacımız var, birincisi, yaşadıklarımızı tekrar yaşatacak / canlandıracak güçte kelimelere.

İkincisi, nasihat eden insanın, gerçek, sahih, temiz, ahlaklı ve vicdan sahibi bir insan olması...

Hayattan ve hayatlarımızdan başka türlü ders çıkmaz.

Kelimelere ve ahlağa sahip olmayan insanların işgal ettiği bu medya ve edebiyat yaşadıkça da hikayelerinizi size hep bizim gibi kader mahkumları anlatır.

İşte soylu edebiyatın en büyük sorusu budur: Kendi hikayemizi anlatarak mı bir insanlık vicdanıyla buluşabiliriz, yoksa, başkalarının hikayesini tıpkı bizler yaşamış gibi anlatarak mı?

Bu çok tehlikeli bir sorudur, çünkü, kendi hikayemizi anlatırken başkalarını kendimizi 'acındırmak' gibi edebiyat dışı, ahlakdışı bir yola düşebiliriz!...
 

Akşam
24/03/2005


 
İlgili Bağlantılar
· Nihat Genç Sitesi
· Doğu Konferansı Galerisi
· Skytürk Konuşmaları
· Daha fazla Nihat Genç
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Nihat Genç:
Sorularınız ve cevapları birinci bölüm


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 5
Toplam Oy: 3


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

 Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa


İlgili Haberler

Sorularınız ve cevapları ikinci hafta son bölüm
Sorularınız ve cevapları ikinci hafta birinci bölüm
Sorularınız ve cevapları ilk hafta son bölüm...
Orhan Pamuk ve Nobel
EY İRAN ZENGİN VE GÜZEL ÜLKE
Köpekleşmenin Tarihi'nden: İhtişam ve sefalet
Sorularınız ve cevapları birinci bölüm

"Üreterek yaşamak" | Hesap Aç/Yarat | 4 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Re: Üreterek yaşamak (Puan: 1)
Gönderen: duygu Tarih: 24.03.2005 Saat: 22:11
(Kullanıcı Bilgisi )
Uzun Çarşının Uluları'nda Aktar Musa Efendi,İmam Baba,Fotinli Mehmet Efendi,Eşek Kasabı Ali Bayram...Yazar bu kişilikleri öyle güzel tahlil etmiş ki insan her dönemde aynı diyorsun ve özlemini duyduğumuz değerlerin önemini bir kez daha anlıyorsun.Statü endişesiyle yaşadığımız bu dönemde 'büyük ve önemli 'sandığın yükseklere bakacağına önüne bak diyor topraklarına çok uzağa gitmene gerek yok.Mitat Enç'i gündeme getirdiği için Nihat Genç'e teşekkür ederiz.Mitat Enç'in de mekanı cennet olsun.
UZUN ÇARŞININ ULULARI ÖTÜKEN YAYINLARI.



Re: Üreterek yaşamak (Puan: 0)
Gönderen: Misafir Tarih: 02.05.2005 Saat: 00:06



Karanlığı ve karamsarlığı delen iki sevdalı yüreği, olanca duygularıyla tanıtmak olanaksız, biliyorum. Onların indiği derinliklere inmek ve gene onların çıktığı yüceliklere çıkmak için, onların yaşadığını yaşamak gerekiyor çünkü...

Birisinin deyişiyle, “Uzun ince bir yolda” 79 yıl “gündüz gece” yürümek, “iki kapılı bir han”ın, çıkış kapısına alnının akıyla ulaşmak, insanlık borcu oluyor.

Sözün kısası, Veysel Şatıroğlu’dur bu... Şarkışla’nın Sivrialan köyünden. Yedi yaşına dek dünyanın bütün renklerini görüp özümseyen... 1901’de bir gözünü çiçek hastalığının, ötekini ucu sivri bir deyneğin bir daha vermemek üzere alıp götürdüğü ÂşıkVeysel’dir bu... Anadolu’nun sılaya, insanlığa, dostluğa özlem dolu sazıdır, sözüdür, öğüdüdür... Dağlar çiçek açanda hasretten dert açan, sonra yârin ağzından ustaca seslenendir:

“Beserek’te lâle sümbül yürüdü,
Güldede’yi çayır çimen bürüdü,
Karataş’ta kar kalmadı eridi,
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış.”

Bu dörtlükte Koca Yunus’un buruk ve esrik özlemiyle Karacaoğlan’ın pınar gibi akan Türkçesi el ele vermiş gibidir.

Siz onun “Beyhude dolandım boşa yoruldum.” demesine bakmayınız. Bitti sandığımız ozan geleneğini omuzlayıp yirminci yüzyılın sonlarına dek taşıyan odur.Çünkü bir daha onunla duyduk, onunla özledik, onunla söyledik:

“Kokuyor burnuma Sivrialan köyü,
Serindir dağları soğuktur suyu,
Yâr mendil göndermiş yadigâr deyi,
Gözünün yaşını sil deyi yazmış.”

Bazen düşünüyorum. Veysel, gözlerinden olmasaydı, bu denli büyük bir ozan olabilir miydi?O zaman, çiçek salgınına pek kızamıyorum. Gözleri gören nice ulu ozanlar da var elbet. Sadece bir yaklaşım benimkisi. Bir avuntu...

Karanlığı delen ve karamsarlığa boyun eğmeyen ikinci ışığımızsa Mitat Enç... Veysel’de duygu ağır basıyor,Enç’te düşünce boyutu...Biri sazıyla, biri kalemiyle iki ulu kişilik. İki örnek adam, zora pes etmeyen, yazgıya tutsak olmayan iki güçlü istenç...Veysel’den on beş yaş küçük o. Gazi Antepli...Antep’in onur dolu direnişine de tanık oluyor çocukluğunda...O yıllar gözlerinde bir sorun yok daha. Görme pınarı, yirmi bir yıl çağıldıyor. Ne oluyorsa İstanbulHukukFakültesi birinci sınıfta oluyor.Bir sabah, “Beynimin belli bir yerinde değildi bu ağrı”dediği bir baş ağrısıyla uyanıyor.Gerisini Enç’in anılarından izliyoruz:

“Çabucak giyinip koltuğuma birkaç kitap sıkıştırdım. BeyazıtMeydanı’ndaki Küllük’ün yolunu tuttum.Simitçiden iki simit aldım. Güneş gören bir masaya çöktüm.(...) Medeniyet kitabını önüme açtım. (...)On iki yıldır sınav ve okul derdi yüzünden şu baharın tadını doyasıya alamamıştık. (...) Niyetimizin ciddîliğini bozar gibi gelen bu duygulardan utanıp başımı yeniden sahifelere gömmeye kalktım.Fakat çabam boşunaydı.Ya hanımeli, gül kokularına bulanmış bahar havası başıma vurup kanımı hızlandırmıştı ya da gerçekten bakışlarımı satırlara dikince başımdaki ağrı güçlenip gözlerimi yakmaya başlıyordu. Bunun o zaman, sihirli dünya güzeliyle bir tür vedalaşma olduğunu nereden bilebilirdim...”

O sırada hukuk birinci sınıfta öğrenci olan bu genç, sezgisinde yanılmıyor ve ekliyor:“Ertesi gün durum daha da kötüleşmişti.Bir gün önceki yeri belirsiz baş ağrısı, boynumun sol yanından şakağıma doğru damarlaşıp güçlenmişti.Sol gözümdeki yanma ve sulanma da artmıştı.”

Sonrası bellidir. Doktorlar, tanılar, iyileştirme çabaları ve tümü sonuç vermiyor. Artık gözlerdeki ışık, yerini bitmeyen geceye bırakıyor. Bir gün boş yere Boğaz’ın güzelliğine bakıyor:

“Şimdi” diyor “burası gecenin sessiz karanlığına gömülmüştü. Ne sularda ışıl ışıl yanan yıldızlar, ne sessizce ilerleyen yelkenli bir teknenin hayali ne de karşı kıyıların seyrek sepenek yanmayı sürdüren ışıkları... Hiçbirisini ayırt edemiyordum.”

Ne ki um

Bu yorumun devamını oku...



Re: Üreterek yaşamak (Puan: 1)
Gönderen: alinadirkilic Tarih: 02.05.2005 Saat: 00:12
(Kullanıcı Bilgisi )
Selahattin ARSLAN


Karanlığı ve karamsarlığı delen iki sevdalı yüreği, olanca duygularıyla tanıtmak olanaksız, biliyorum. Onların indiği derinliklere inmek ve gene onların çıktığı yüceliklere çıkmak için, onların yaşadığını yaşamak gerekiyor çünkü...

Birisinin deyişiyle, “Uzun ince bir yolda” 79 yıl “gündüz gece” yürümek, “iki kapılı bir han”ın, çıkış kapısına alnının akıyla ulaşmak, insanlık borcu oluyor.

Sözün kısası, Veysel Şatıroğlu’dur bu... Şarkışla’nın Sivrialan köyünden. Yedi yaşına dek dünyanın bütün renklerini görüp özümseyen... 1901’de bir gözünü çiçek hastalığının, ötekini ucu sivri bir deyneğin bir daha vermemek üzere alıp götürdüğü ÂşıkVeysel’dir bu... Anadolu’nun sılaya, insanlığa, dostluğa özlem dolu sazıdır, sözüdür, öğüdüdür... Dağlar çiçek açanda hasretten dert açan, sonra yârin ağzından ustaca seslenendir:

“Beserek’te lâle sümbül yürüdü,
Güldede’yi çayır çimen bürüdü,
Karataş’ta kar kalmadı eridi,
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış.”

Bu dörtlükte Koca Yunus’un buruk ve esrik özlemiyle Karacaoğlan’ın pınar gibi akan Türkçesi el ele vermiş gibidir.

Siz onun “Beyhude dolandım boşa yoruldum.” demesine bakmayınız. Bitti sandığımız ozan geleneğini omuzlayıp yirminci yüzyılın sonlarına dek taşıyan odur.Çünkü bir daha onunla duyduk, onunla özledik, onunla söyledik:

“Kokuyor burnuma Sivrialan köyü,
Serindir dağları soğuktur suyu,
Yâr mendil göndermiş yadigâr deyi,
Gözünün yaşını sil deyi yazmış.”

Bazen düşünüyorum. Veysel, gözlerinden olmasaydı, bu denli büyük bir ozan olabilir miydi?O zaman, çiçek salgınına pek kızamıyorum. Gözleri gören nice ulu ozanlar da var elbet. Sadece bir yaklaşım benimkisi. Bir avuntu...

Karanlığı delen ve karamsarlığa boyun eğmeyen ikinci ışığımızsa Mitat Enç... Veysel’de duygu ağır basıyor,Enç’te düşünce boyutu...Biri sazıyla, biri kalemiyle iki ulu kişilik. İki örnek adam, zora pes etmeyen, yazgıya tutsak olmayan iki güçlü istenç...Veysel’den on beş yaş küçük o. Gazi Antepli...Antep’in onur dolu direnişine de tanık oluyor çocukluğunda...O yıllar gözlerinde bir sorun yok daha. Görme pınarı, yirmi bir yıl çağıldıyor. Ne oluyorsa İstanbulHukukFakültesi birinci sınıfta oluyor.Bir sabah, “Beynimin belli bir yerinde değildi bu ağrı”dediği bir baş ağrısıyla uyanıyor.Gerisini Enç’in anılarından izliyoruz:

“Çabucak giyinip koltuğuma birkaç kitap sıkıştırdım. BeyazıtMeydanı’ndaki Küllük’ün yolunu tuttum.Simitçiden iki simit aldım. Güneş gören bir masaya çöktüm.(...) Medeniyet kitabını önüme açtım. (...)On iki yıldır sınav ve okul derdi yüzünden şu baharın tadını doyasıya alamamıştık. (...) Niyetimizin ciddîliğini bozar gibi gelen bu duygulardan utanıp başımı yeniden sahifelere gömmeye kalktım.Fakat çabam boşunaydı.Ya hanımeli, gül kokularına bulanmış bahar havası başıma vurup kanımı hızlandırmıştı ya da gerçekten bakışlarımı satırlara dikince başımdaki ağrı güçlenip gözlerimi yakmaya başlıyordu. Bunun o zaman, sihirli dünya güzeliyle bir tür vedalaşma olduğunu nereden bilebilirdim...”

O sırada hukuk birinci sınıfta öğrenci olan bu genç, sezgisinde yanılmıyor ve ekliyor:“Ertesi gün durum daha da kötüleşmişti.Bir gün önceki yeri belirsiz baş ağrısı, boynumun sol yanından şakağıma doğru damarlaşıp güçlenmişti.Sol gözümdeki yanma ve sulanma da artmıştı.”

Sonrası bellidir. Doktorlar, tanılar, iyileştirme çabaları ve tümü sonuç vermiyor. Artık gözlerdeki ışık, yerini bitmeyen geceye bırakıyor. Bir gün boş yere Boğaz’ın güzelliğine bakıyor:

“Şimdi” diyor “burası gecenin sessiz karanlığına gömülmüştü. Ne sularda ışıl ışıl yanan yıldızlar, ne sessizce ilerleyen yelkenli bir teknenin hayali ne de karşı kıyıların seyrek sepenek yanmayı sürdüren ışıkları... Hiçbirisini ayırt edemiyordum.”
Bu yorumun devamını oku...


 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke