 |
|  |
Hayat hikayesini okurken gururla
ağladığım bilimadamımızın adı: Mitat Enç'tir. Bu ismi unutmayın. İçimizden
hiçkimse onun kadar güzel adam olamaz.
Çünkü, ülkemizde verilmiş en soylu onur
kavgasının baş kahramanıdır. Birgün çocuklarınıza ülkenizi sevdirmek için onurlu
bir insan başarısı okutmak isterseniz Mitat Enç'in hayatını unutmayın.
Mitat Enç gençlik çağında kör oldu. Eğitimine sıfırdan ve Amerika'daki özel
eğitim merkezlerinden devam etti. Özel eğitim konusunda bilgi ve tecrübelerini
ülkemize taşıyıp bu konuda bir çığır açtı. Türkiye'de özel eğitim okullarını ilk
düşünen, tasarlayan, açan, kurumsallaştıran odur. Ayrıca ODTÜ'nün ve Ankara
Üniversitesi'nin eğitim bilimleri ona çok şey borçlu.
Mitat Enç bundan ellibeş yıl önce Amerika'dan dönüp 'körleri okutalım'
dediğinde, Milli Eğitimimiz ona: 'Ya hoca işin mi yok, biz sağlamları
okutamıyoruz' cevabını vermişti.
Ayrıca o günlerdeki eğitim felsefesi, körü, sağırı, dilsizi, kolsuzu yani
hepsini 'sakatlar' başlığıyla aynı okul çatısı altında topluyordu. Mitat Enç
körler ayrı, sağırlar ayrı eğitime tabi tutulmalı diyerek işe başladı.
Mitat Enç'in özel eğitim kavgası ciltler doldurur; bu sınırlı sütunumuza sığmaz.
Unutmayın, özetin özetini yazıyoruz!
Mitat Enç'in ayrıca bir hikaye kitabı vardır, adı: Uzunçarşının Uluları.
Çocukluğunun Antep'ini anlatır. Onun büyük zekasını bu hikayelerden
anlayabilirsiniz. Türk Edebiyat tarihçileri kör olduğu için Mitat Enç'in bir
şahaser olan bu hikaye kitabını ne görmüş ne de yazarını merak etmişlerdir.
(Tıpkı yakın tarihimizin en nefis köy hikayelerini yazan Cahit Beğenç'i bu aptal
edebiyatçılarımızın hiç ama hiç tanımadıkları gibi...)
Mitat Enç'in ikinci kitabı, hayatını anlattığı: Bitmeyen Gece'dir. Bitmeyen Gece
kitabının alt başlığında şunlar yazılıdır: 'Evrenin bütün karanlığı tek mum
ışığını örtmeye yetmez!'...
Kitapları boşuna aramayın, Ötüken yay. çıkan bu kitapları, değil kitapçılarda
sahaflarda dahi bulmanız, zor. Şahaserlerini tanımayan bir ülkede yaşıyoruz, ben
ne yapabilirim.
Ben size Mitat Enç'in eşsiz zihniyet devriminden söz edeceğim bir parça.
Hepimiz bir yığın sağcı, solcu laik, şeriatçı, Türkçü, Kürtçü fikirler biliriz,
bir yığın ayakları havada, karmaşık, tutarsız, hiçbir işe yaramayan laf
salataları..
O halde bir fikir gerçekte nedir? Bir düşünce nasıl inşa edilir?
Felsefecilerimiz, aydınlarımız hiç kusura kalmasın. Onların hiç sözünü etmediği
ve adını dahi bilmediği Mitat Enç ülkemizde gerçek bir 'düşünce' hareketi
başlatmış ve hayatımıza sokmuştur.
Mitat Enç'in dünya görüşü neydi, neyin zihniyet devrimini yapmıştı? Ve o
aramızdan ayrıldıktan sonra yeniden nasıl eski tas eski hamam oluverdik!
Mitat Enç, öğretmenlik, özel eğitim, yönetmelik, kurumsal çalışmalar, v.s.
yanında, bir de Altınokta Körler Derneği'nin kurucusu. Film de burda başlar.
Ülkemizi özel eğitimle tanıştıran bu büyük adam iş dernekçiliğe gelince büyük
bir geleneksel hantal duvara çarpar.
Çünkü Altınokta'yı kurmadan önce, ülkemizde, geleneksel bir Körler ve Sağırlar
Derneği vardı. Körler ve Sağırlar Derneği kapı kapı dolaşıp para dilenir. Kör ve
sağırları acındırır.Yani bin yıllık köhne sadaka yöntemiyle dernekleşmişti.
Ayrıca bu dernekleri kuranlar siyasi hava yapmakta, köşe olmakta, körleri
acındırarak menfaat sağlamakta ve çok kere hırsızlıkları mahkemelere
yansımaktaydı.
Mitat Enç, Altınokta'nın yalnızca kabartma alfabesi, kabartma kütüphanesi,
dernek binası, arsası, yönetmeliği, hukuku, gibi işleriyle uğraşmadı.
İşte ülkemizdeki bu acındırma ve sadaka felsefesini yok etmek için kendisi gibi
arkadaşlarını harekete geçirdi. Hayranlıkla izlediğimiz büyük bir onur kavgasını
bayrak gibi dalgalandırdı...
O meşhur felsefesi şuydu: 'Acındırarak değil, üreterek yaşayacağız'...
Bu büyük ideolojinin felsefesine o kadar sıkı bağlı kalırlar ki, bağış yardım
kabul etmezler. Acilen körler için 'işlikler', yani imalathaneler kurar. Sepet
ve benzeri şeyleri üretip satmaya koyulurlar. Gelirleriyle körleri modern eğitim
kurumlarına hazırlamak isterler. İşte bu düşünceyle bugüne onlarca onurlu
bilimadamı, hukukçu, öğretmen, yönetici yetişti. Hepsi kendi hayatlarını
kurmakla kalmadı, etraflarına ışık, meşale oldular!...
Ancak Mitat Enç öleli çok oluyor. Mitat Enç huzur içinde öldü, iyi ki bugünleri,
bu rezil halimizi görmedi. O büyük ideal gitti, yerini didişme, dalaşma,
birbirini gözünü oyma, hırsızlık dedikodular aldı.. Bir zamanlar Körler ve
Sağırlar Derneği'ni eleştirenler, bugün iftiralar, yolsuzluk suçlamalarıyla
mahkeme kapısındalar.
Mitat Enç kimseye muhtaç olmadan yaşamın hem felsefesini hem de kurumunu
kurmuştu, yerinde yeller esiyor:
Neyse, bunları söyleyip ağlayacak zamanımız var, ben başka bir şey söylemek için
lafı buraya getirdim.
Ülkemizde ve dünyada, birçok büyük başarı öyküsünü deştiğimizde, arkasında,
büyük bir şok, travma, musibet, kaza, yani, talihsiz bir geçmiş buluruz.
Mustafa Kemal de büyük bir şok'tan, kanlı bir savaştan çıktı. Bizlerin de inatçı
yazarlığının arkasında 12 Eylül öncesi kaldırdığımız arkadaş tabutları vardır.
Ya da İzmit depremini yaşamış çocuklar, ya da Güneydoğu'da kardeşlerini
kaybetmiş ailelerin çocuklarından ileride büyük başarı öyküleri bekleyebiliriz.
Ya da trafik derneği kurmak için çocuğumuzu trafikte kaybetmek, sivil
silahlanmaya karşı harekete geçmek için kendi çocuğumuzun kaza kurşunuyla
ölmesini bekleriz.
Yani... İnatçı, başarılı, çalışkan, idealist bir onur kavgası için ille de büyük
bir travma yaşamış olmamız mı gerekir?
Bu soruyu cevaplayabilirsek eğitim felsefesinin gerçekte ne olduğunu anlamaya
çalışırız!
Eğer, talihsiz, kaza, şok, deprem, felaket gibi geçmişlerimiz bizi bileyecek,
inatlaştıracak, hayatı ve bilimi ve ülkemizi çok ciddiye almamızı nihayet o
zaman sağlayacaksa, buradan bir 'eğitim felsefesi' kurulamaz.
Bu eğitim değil, kaderin rüzgarı, feleği çemberi'dir. Bu mantıkla bugüne geldik.
Böyle gidersek, çocuklarımızın yarınlarda büyük adam olmasını sağlamak için,
onları okulun dördüncü kat penceresinden aşağı atmak... ya da gözlerini oymak...
ya da bu trafik cehennemine salmamız gerekir.
Oysa eğitim felsefesi tam tersinden hareket eder. İnsanları, felaketlere,
kazalara, talihsizliklere karşı, başlarına bu olaylar hiç gelmeden hazırlar.
Ne talihsiz bir atasözü: 'Bir musibet bin nasihatten iyidir'...
Demek ki bin nasihat işe yaramıyor. Ya da nasihat nasihat değilmiş. Harekete
geçmek için musibet mi bekleyeceğiz.
Eğitimin yolu kahpe feleğin yolundan gitmez. Aksine, karşısına dikilir. Başarı
için kader mahkumlarının çoğalıp hikayeler yazması, filmler mi çekmesini
bekleyeceğiz?
Tam tersi, eğitim, ıstırap yaşamamış insanlara 'ıstırapları' kelime ve oyunlarla
anlatabilme sanatıdır. Şiirle, hikayeyle, haberle, bilgiyle, masalla,
tiyatroyla.
Dram, felaket, facia, trajedi hiç yaşanmadan insanları eğitmenin yolu, insanlığı
sözle, temsili, dram, felaket ve trajedilerle yani estetize ederek
oyunlaştırarak tanıştırmamız lazım.
Olup biteni sahiciymiş gibi anlatmak. Bu yüzden kelimelerimiz facialarımızı iyi
tanımalı. İşte bu Türk edebiyatının en büyük sorusudur: Türkçe kelimeler /
Türkçe yazarlar Türkiye'deki felaketleri anlatabildi mi?
O felaketleri oyunlaştırdı mı, şiirleştirdi mi, onları canlı canlı naklen yayın
anlatabilme gerçekliğinin ustalığına kavuşabildi mi?
Yani, hayatlarımızı bize tanıtacak kelimelerimiz, şiirlerimiz, sinemalarımız,
hikayelerimiz, bilgilerimiz var mı? Yoksa, eğitimimiz yok demektir'.
Bilgi dediğimiz şey, felaketleri ya da yaşananları ikinci elden anlatmak
demektir. İkinci el, bizleriz, yazar, gazeteci. Edebiyat eserleri, medya
haberleri 'ikinci elden' anlatım tarzlarıdır.
Nasihat da öyledir, ikinci el anlatım. Yani deprem olduğunu görmek yaşamak
başka. Başkalarına anlatmak başkadır. Başkalarına anlatmak, en büyük sanattır,
bilgidir, edebiyattır, haberdir.
Nasihat için iki şeye ihtiyacımız var, birincisi, yaşadıklarımızı tekrar
yaşatacak / canlandıracak güçte kelimelere.
İkincisi, nasihat eden insanın, gerçek, sahih, temiz, ahlaklı ve vicdan sahibi
bir insan olması...
Hayattan ve hayatlarımızdan başka türlü ders çıkmaz.
Kelimelere ve ahlağa sahip olmayan insanların işgal ettiği bu medya ve edebiyat
yaşadıkça da hikayelerinizi size hep bizim gibi kader mahkumları anlatır.
İşte soylu edebiyatın en büyük sorusu budur: Kendi hikayemizi anlatarak mı bir
insanlık vicdanıyla buluşabiliriz, yoksa, başkalarının hikayesini tıpkı bizler
yaşamış gibi anlatarak mı?
Bu çok tehlikeli bir sorudur, çünkü, kendi hikayemizi anlatırken başkalarını
kendimizi 'acındırmak' gibi edebiyat dışı, ahlakdışı bir yola düşebiliriz!...
Akşam
24/03/2005
|
| |
Ortalama Puan: 5 Toplam Oy: 3

|
|
| "Üreterek yaşamak" | Hesap Aç/Yarat | 4 yorum |
|
| | Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz. |
|
|
Re: Üreterek yaşamak (Puan: 1) Gönderen: duygu Tarih: 24.03.2005 Saat: 22:11 (Kullanıcı Bilgisi ) | Uzun Çarşının Uluları'nda Aktar Musa Efendi,İmam Baba,Fotinli Mehmet Efendi,Eşek Kasabı Ali Bayram...Yazar bu kişilikleri öyle güzel tahlil etmiş ki insan her dönemde aynı diyorsun ve özlemini duyduğumuz değerlerin önemini bir kez daha anlıyorsun.Statü endişesiyle yaşadığımız bu dönemde 'büyük ve önemli 'sandığın yükseklere bakacağına önüne bak diyor topraklarına çok uzağa gitmene gerek yok.Mitat Enç'i gündeme getirdiği için Nihat Genç'e teşekkür ederiz.Mitat Enç'in de mekanı cennet olsun.
UZUN ÇARŞININ ULULARI ÖTÜKEN YAYINLARI.
|
|
|
Re: Üreterek yaşamak (Puan: 0) Gönderen: Misafir Tarih: 02.05.2005 Saat: 00:06 |
Karanlığı ve karamsarlığı delen iki sevdalı yüreği, olanca duygularıyla tanıtmak olanaksız, biliyorum. Onların indiği derinliklere inmek ve gene onların çıktığı yüceliklere çıkmak için, onların yaşadığını yaşamak gerekiyor çünkü...
Birisinin deyişiyle, “Uzun ince bir yolda” 79 yıl “gündüz gece” yürümek, “iki kapılı bir han”ın, çıkış kapısına alnının akıyla ulaşmak, insanlık borcu oluyor.
Sözün kısası, Veysel Şatıroğlu’dur bu... Şarkışla’nın Sivrialan köyünden. Yedi yaşına dek dünyanın bütün renklerini görüp özümseyen... 1901’de bir gözünü çiçek hastalığının, ötekini ucu sivri bir deyneğin bir daha vermemek üzere alıp götürdüğü ÂşıkVeysel’dir bu... Anadolu’nun sılaya, insanlığa, dostluğa özlem dolu sazıdır, sözüdür, öğüdüdür... Dağlar çiçek açanda hasretten dert açan, sonra yârin ağzından ustaca seslenendir:
“Beserek’te lâle sümbül yürüdü,
Güldede’yi çayır çimen bürüdü,
Karataş’ta kar kalmadı eridi,
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış.”
Bu dörtlükte Koca Yunus’un buruk ve esrik özlemiyle Karacaoğlan’ın pınar gibi akan Türkçesi el ele vermiş gibidir.
Siz onun “Beyhude dolandım boşa yoruldum.” demesine bakmayınız. Bitti sandığımız ozan geleneğini omuzlayıp yirminci yüzyılın sonlarına dek taşıyan odur.Çünkü bir daha onunla duyduk, onunla özledik, onunla söyledik:
“Kokuyor burnuma Sivrialan köyü,
Serindir dağları soğuktur suyu,
Yâr mendil göndermiş yadigâr deyi,
Gözünün yaşını sil deyi yazmış.”
Bazen düşünüyorum. Veysel, gözlerinden olmasaydı, bu denli büyük bir ozan olabilir miydi?O zaman, çiçek salgınına pek kızamıyorum. Gözleri gören nice ulu ozanlar da var elbet. Sadece bir yaklaşım benimkisi. Bir avuntu...
Karanlığı delen ve karamsarlığa boyun eğmeyen ikinci ışığımızsa Mitat Enç... Veysel’de duygu ağır basıyor,Enç’te düşünce boyutu...Biri sazıyla, biri kalemiyle iki ulu kişilik. İki örnek adam, zora pes etmeyen, yazgıya tutsak olmayan iki güçlü istenç...Veysel’den on beş yaş küçük o. Gazi Antepli...Antep’in onur dolu direnişine de tanık oluyor çocukluğunda...O yıllar gözlerinde bir sorun yok daha. Görme pınarı, yirmi bir yıl çağıldıyor. Ne oluyorsa İstanbulHukukFakültesi birinci sınıfta oluyor.Bir sabah, “Beynimin belli bir yerinde değildi bu ağrı”dediği bir baş ağrısıyla uyanıyor.Gerisini Enç’in anılarından izliyoruz:
“Çabucak giyinip koltuğuma birkaç kitap sıkıştırdım. BeyazıtMeydanı’ndaki Küllük’ün yolunu tuttum.Simitçiden iki simit aldım. Güneş gören bir masaya çöktüm.(...) Medeniyet kitabını önüme açtım. (...)On iki yıldır sınav ve okul derdi yüzünden şu baharın tadını doyasıya alamamıştık. (...) Niyetimizin ciddîliğini bozar gibi gelen bu duygulardan utanıp başımı yeniden sahifelere gömmeye kalktım.Fakat çabam boşunaydı.Ya hanımeli, gül kokularına bulanmış bahar havası başıma vurup kanımı hızlandırmıştı ya da gerçekten bakışlarımı satırlara dikince başımdaki ağrı güçlenip gözlerimi yakmaya başlıyordu. Bunun o zaman, sihirli dünya güzeliyle bir tür vedalaşma olduğunu nereden bilebilirdim...”
O sırada hukuk birinci sınıfta öğrenci olan bu genç, sezgisinde yanılmıyor ve ekliyor:“Ertesi gün durum daha da kötüleşmişti.Bir gün önceki yeri belirsiz baş ağrısı, boynumun sol yanından şakağıma doğru damarlaşıp güçlenmişti.Sol gözümdeki yanma ve sulanma da artmıştı.”
Sonrası bellidir. Doktorlar, tanılar, iyileştirme çabaları ve tümü sonuç vermiyor. Artık gözlerdeki ışık, yerini bitmeyen geceye bırakıyor. Bir gün boş yere Boğaz’ın güzelliğine bakıyor:
“Şimdi” diyor “burası gecenin sessiz karanlığına gömülmüştü. Ne sularda ışıl ışıl yanan yıldızlar, ne sessizce ilerleyen yelkenli bir teknenin hayali ne de karşı kıyıların seyrek sepenek yanmayı sürdüren ışıkları... Hiçbirisini ayırt edemiyordum.”
Ne ki um
Bu yorumun devamını oku... |
|
|
Re: Üreterek yaşamak (Puan: 1) Gönderen: alinadirkilic Tarih: 02.05.2005 Saat: 00:12 (Kullanıcı Bilgisi ) | Selahattin ARSLAN
Karanlığı ve karamsarlığı delen iki sevdalı yüreği, olanca duygularıyla tanıtmak olanaksız, biliyorum. Onların indiği derinliklere inmek ve gene onların çıktığı yüceliklere çıkmak için, onların yaşadığını yaşamak gerekiyor çünkü...
Birisinin deyişiyle, “Uzun ince bir yolda” 79 yıl “gündüz gece” yürümek, “iki kapılı bir han”ın, çıkış kapısına alnının akıyla ulaşmak, insanlık borcu oluyor.
Sözün kısası, Veysel Şatıroğlu’dur bu... Şarkışla’nın Sivrialan köyünden. Yedi yaşına dek dünyanın bütün renklerini görüp özümseyen... 1901’de bir gözünü çiçek hastalığının, ötekini ucu sivri bir deyneğin bir daha vermemek üzere alıp götürdüğü ÂşıkVeysel’dir bu... Anadolu’nun sılaya, insanlığa, dostluğa özlem dolu sazıdır, sözüdür, öğüdüdür... Dağlar çiçek açanda hasretten dert açan, sonra yârin ağzından ustaca seslenendir:
“Beserek’te lâle sümbül yürüdü,
Güldede’yi çayır çimen bürüdü,
Karataş’ta kar kalmadı eridi,
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış.”
Bu dörtlükte Koca Yunus’un buruk ve esrik özlemiyle Karacaoğlan’ın pınar gibi akan Türkçesi el ele vermiş gibidir.
Siz onun “Beyhude dolandım boşa yoruldum.” demesine bakmayınız. Bitti sandığımız ozan geleneğini omuzlayıp yirminci yüzyılın sonlarına dek taşıyan odur.Çünkü bir daha onunla duyduk, onunla özledik, onunla söyledik:
“Kokuyor burnuma Sivrialan köyü,
Serindir dağları soğuktur suyu,
Yâr mendil göndermiş yadigâr deyi,
Gözünün yaşını sil deyi yazmış.”
Bazen düşünüyorum. Veysel, gözlerinden olmasaydı, bu denli büyük bir ozan olabilir miydi?O zaman, çiçek salgınına pek kızamıyorum. Gözleri gören nice ulu ozanlar da var elbet. Sadece bir yaklaşım benimkisi. Bir avuntu...
Karanlığı delen ve karamsarlığa boyun eğmeyen ikinci ışığımızsa Mitat Enç... Veysel’de duygu ağır basıyor,Enç’te düşünce boyutu...Biri sazıyla, biri kalemiyle iki ulu kişilik. İki örnek adam, zora pes etmeyen, yazgıya tutsak olmayan iki güçlü istenç...Veysel’den on beş yaş küçük o. Gazi Antepli...Antep’in onur dolu direnişine de tanık oluyor çocukluğunda...O yıllar gözlerinde bir sorun yok daha. Görme pınarı, yirmi bir yıl çağıldıyor. Ne oluyorsa İstanbulHukukFakültesi birinci sınıfta oluyor.Bir sabah, “Beynimin belli bir yerinde değildi bu ağrı”dediği bir baş ağrısıyla uyanıyor.Gerisini Enç’in anılarından izliyoruz:
“Çabucak giyinip koltuğuma birkaç kitap sıkıştırdım. BeyazıtMeydanı’ndaki Küllük’ün yolunu tuttum.Simitçiden iki simit aldım. Güneş gören bir masaya çöktüm.(...) Medeniyet kitabını önüme açtım. (...)On iki yıldır sınav ve okul derdi yüzünden şu baharın tadını doyasıya alamamıştık. (...) Niyetimizin ciddîliğini bozar gibi gelen bu duygulardan utanıp başımı yeniden sahifelere gömmeye kalktım.Fakat çabam boşunaydı.Ya hanımeli, gül kokularına bulanmış bahar havası başıma vurup kanımı hızlandırmıştı ya da gerçekten bakışlarımı satırlara dikince başımdaki ağrı güçlenip gözlerimi yakmaya başlıyordu. Bunun o zaman, sihirli dünya güzeliyle bir tür vedalaşma olduğunu nereden bilebilirdim...”
O sırada hukuk birinci sınıfta öğrenci olan bu genç, sezgisinde yanılmıyor ve ekliyor:“Ertesi gün durum daha da kötüleşmişti.Bir gün önceki yeri belirsiz baş ağrısı, boynumun sol yanından şakağıma doğru damarlaşıp güçlenmişti.Sol gözümdeki yanma ve sulanma da artmıştı.”
Sonrası bellidir. Doktorlar, tanılar, iyileştirme çabaları ve tümü sonuç vermiyor. Artık gözlerdeki ışık, yerini bitmeyen geceye bırakıyor. Bir gün boş yere Boğaz’ın güzelliğine bakıyor:
“Şimdi” diyor “burası gecenin sessiz karanlığına gömülmüştü. Ne sularda ışıl ışıl yanan yıldızlar, ne sessizce ilerleyen yelkenli bir teknenin hayali ne de karşı kıyıların seyrek sepenek yanmayı sürdüren ışıkları... Hiçbirisini ayırt edemiyordum.”
Bu yorumun devamını oku... |
|
|
|
|