Yazımın ana fikri, dünyalılara en çok karışan ve karışmaya devam eden
Türkler'in şehir kültürü üzerinedir.
Dünya güzeli
halkımızın bizi nerde ne zaman gülmekten kıracağını bilemeyiz.
Artvinliler'in gecesine katıldım. Spiker açılış konuşmasını yapıyor, izleyin:
'Sevgili Artvinliler gecemize hoş geldiniz. Önce İstiklal Marşı ve bir dakikalık
saygı
duruşu. Kurtuluş savaşımızın kahramanı ve cumhuriyetimizin kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk ve iki gün önce trafik kazasında ölen arkadaşımız
Fahrettin Topbaş için bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum...'
Saygı
duruşunda inceden kıkırdayıp durdum, yanımda Artvinli arkadaş durumu fark
etti ve bana kendini savundu: 'Gerçi arkadaşı ben de tanımam. Ben Atatürk için
kalkayım, dedim'.
SKY TV'de haftalık konuşmalar yapıyorum ve
bazen sinirli çıkışlarım oluyor.
Karadenizli bir arkadaş: 'Niye sinirleniysin ben anlayrim. Sinirleniysin ki
aklına bir fikir gelsin. Karadenizliler sinirlenmeden bir fikir bulamaz! Ben de
senin gibiyim, ne zaman sinirlenirim Allah bir kapı açar
hiç olmadık güzel
laflar bulurum!'
Geçelim. İran mizahında en çok gülünen komik tip Farsçayı yarım yamalak acemice
kullanan Tebrizli (Azeri-Türk) tipi. Tebrizli, Farsça'yı yanlış kullanarak
İranlılar'ı gülmekten kırar. Bu
komik tip asırlardır İranlılar'ı eğlendirir
durur.
Tuhaftır, Arap mizahında yine en çok gülünen komik tip bir Türk. Bu sefer
Arapça'yı yarım yamalak konuşmaya çalışan bir Türk'ün kitabi Arapçası Arap
dünyasını eğlendirir.
Araplar Türk'ün Arapça konuşma çabasını çok beğenmiş
olmalı ki hala bu tipten fıkralar anlatırlar.
Bir tuhaflık daha anlatalım, Türkler'in İngilizce öğrenme çabası. İşte 'Internet
Mahir' namında bir Türk genci saçma sapan
İngilizcesiyle nerdeyse Amerikan
gençliğinin komik kahramanı oluverdi.
İşte böyleydi, Arapçayı Farsçayı, İngilizceyi öğrenirken ıkınma sıkınmamız
yoktur, rahatız, birkaç günde bir dili söker, şakır şakır konuşuruz. Utanma
çekinmemiz kompleksimiz yoktur. Bir şeyi kavramadan korkusuzca atılırız.
Başka dilleri öğrenme çabamız başka kültürleri eğlendirmeye başlıyorsa bu güzel
şeyler oluyor demektir. Bizim, şirin, çocuksu, naif tarafımızı
gösterir.
İçtenlikle dünyalılara başka kültürlere karışma arzumuzu gösterir.
Bakın. Dillerden/şive ve taklitlerden bir tiyatro olabilir mi? Osmanlı'da ve
merkez İstanbul'da yüzyıllların en hakim eğlencesi Ortaoyunu'ydu. Bu
oyunda,
Yahudi, Çerkes, Laz, Arnavut, çelebi, Kastamonulu, efe, Tatar, Kürt, Arap,
Azeri, vs. onlarca çeşit dil, şive, asla dalga geçilmeden, rencide edilmeden,
eğlence unsuru oldu.
Biz başkalarına karışmak istiyorduk,
başkaları bize karışmak istiyordu ve
dükkanlarımızın, çarşılarımızın orta yerinde tiyatro kurup günboyu işte bu
dillerin taklitlerine eğleniyorduk.
İlginçtir, dünya oyunları içinde yalnız ortaoyunda, oyuncular, şehirli, köylü,
zengin, çapkın, asil, bencil, cimri gibi sosyal özelilkleriyle değil, dil ve
kültürel giyim özellikleriyle karakterleşiyordu.
Dünyada varolmuş hiçbir tiyatro, oyun, festival, eğlence türü, Ortaoyunu kadar
çok çeşit dil, şive taklitleri
üzerine kurulu değil. Ortaoyunu bir kavimler
geçidi. Milletler, halklar şenliği idi. Yüz çeşit kültür aynı sahnede birbirini
anlamaya çalışıyor ve birbirine gülüp eğleniyordu.
Türkler, sırasıyla Çin'de, Hindistan'da, İran'da ve
Ortadoğu'da büyük
imparatorluklar kurdu. Bu devletlerin her biri üçyüz/beşyüz yıl yaşadı. Bugün
Çin'deki Türkler nerede? Hint'tekiler nerede? Mısır'dakiler nerede? Hepsi
karıştı. Bizim dilimizle pek eğlendiler ama artık yüzyıllar var ki
oralardaki
Türkler kendi dillerini çoktan unuttu, Çinlileşti, Araplaştı, Slavlaştı, yani
Türkler dünyalılara karıştı.
Dünyada Türkler kadar başka kültürlere karışan millet, kültür yoktur. İşte
Avrupalılar tam dörtyüzyıl Afrika'nın
onlarca ülkesinde asırlarca kaldılar,
geriye döndüklerinde tek bir zenciyle evlenmemiş, tek bir Afrikalı'yla
karışmamışlardı.
Türkler herkesle, her şekilde beraber olmuş, Semerkant, İsfahan, Şam, Kahire,
Bağdat, Bursa,
İstanbul, Trabzon, Diyarbakır, Halep gibi şehirlerin de bin çeşit
kültürle karışmasını kolaylaştırmıştır.
Şu soruyu soralım, Türkler neden boy/soy olarak yaşamadı. Neden tarihin ilk
gününden beri başka kültürlerin başka
coğrafyaların içine koştu, karıştı?
Doğu Konferansı'nı oluşturan aydınlar topluluğuyla ikinci kez Şam'daydım. Şam'da
bir esnaf lokantasında şu kelimelerle hiçbir sorun yaşamadan yemeğimizi yiyip
kalktık:
'Selamünaleyküm. Çorba. Fasulye. Ayran. Salata. Helva. Hesap...'
Şam'a ABD'nin tehditleri karşısında Arap kardeşlerimize destek için gitmiştik,
birçok bakan ve aydınla görüştük. Göçmen bakanları
bir hanımefendi. Derli toplu
bir konuşma yaptı ve bölgenin siyasetini özetledi. Lafın sonunda bir soru sorup
konuyu değiştirmek istedim.
'Sayın bakan. Türkler ve Araplar kadar birbirine karışmış başka halk/millet
yoktur.
Bizler Memlüklüler, Osmanlılar'la tam bin yıldır karıştık. Sizinle
tanıştıktan sonra biz Türkler'in rengi biraz esmerleşti, koyulaştı... Takdir
edersiniz ki Araplar da bizimle tanıştıktan sonra renkleri bayağı açıldı,
beyazladı... (cümlenin
burasında salondan kahkahalar yükseldi)... Şimdi yüzyıl
var ki siz milliyetçi, biz millliyetçi sınırlara mayınlar döşedik. Biz yine Arap
çocuklarını üniversitelerimize bekliyoruz', dedim.
Bu konuşmalar Arap aydınlarını
duygulandırıp ağlatıyor, bizi de. Bize şunu da
söylediler: 'Bu zor günlerimizde Arap kardeşlerimizin çoğunu yanımızda
bulamazken siz Türkler'in yanımızda olması bizi çok duygulandırıyor. Eski
günlerdeki gibi sınırları kaldıralım, daha
çok gidip gelelim..'
Şimdi yazımın finaline geliyorum. Mesela bizler Azerilerle yani öz
soydaşlarımızla yan yana gelsek bu kadar ağlamaklı duygulanmalar olamaz. Çünkü
onlarla kuzular gibi, kuşlar gibi aynı familyadanız.
Araplar da öyle.
Suriyelilerle Mısırlılar yan yana gelse sarılsalar bu kadar duygulanmazlar..
Çünkü insanlar ancak başkalarına sarılınca 'kardeşlik' olur. Diğerleri zaten
kardeş. Başkalarına sarıldığınızda işte 'insanlık' denen
şey olur. Dünyalı
olursunuz. Bu yüzden onbinlerce yıl dünyanın merkeziydi Ortadoğu ve orada bizler
bin çeşit kavim, kültür, dil birbirimize sarılmıştık.
Başka kültürler, başka ırklar, başka renkleri bulunca insan sanki daha
çok aşk
oluyor, eğlence oluyor, neşe oluyor?
Yoksa Türkler bu yüzden mi yola düştü. Dünyanın en çok karışan, en çok kaybolan,
en değişik kültürlerin içine giriverdi... İşte tarihimi okurken bu yüksek
duyguları anlamaya,
bulmaya çalışıyorum.
Semaveri annem de severdi, bugün Erzurum'da, İran'da, Özbekistan'da hala yaşar.
Anadolu sanki büyük bir semaver...
Türkler bugün dahi sokakta, pazarda, büroda,
dükkanda...
Tanıdık tanımadık, dilini anladı anlamadı, ama önüne çıkan herkese çay
ısmarlar...
Neden önümüze çıkan herkese bir çay ısmarlarız!..
Daha güzel bir şeyi yoktur dünyanın:
Başkalarıyla konuşmak. Başkalarıyla
dertleşmek! Başkalarına sarılmak!..
NOT: (Eğer İstanbul'a dev bir heykel yapılmak isteniyorsa bu mutlaka Kavuklu'nun
heykeli olmalı. Çünkü Kavuklu yüzlerce çeşit kavmi eğlendirerek
birbirine
karıştırdı. Üstelik Kavuklu İstanbul'un öz be öz malıdır. İstanbul'un en büyük
kültürüdür.)
Akşam
10/03/2005