Akşam Gazetesi'nde misafir yazar olarak haftada bir yazmayı bakalım
becerebilecek miyim? Medyayla duygusal ilişkim olmadı, kitlelere ulaşmak
gibi
derdim de yok.
Medyanın yazarlığıma ilave faydası olacağına da inanmıyorum. Eksik olsun.
Medyadan şöhret, imaj, karizma bekleyenlerin maymundan şebeğe hazin evrimlerini
birlikte izledik. Eğlendik. Araya girip
bu neşeli oyunu bozmaya niyetim de yok.
Medyada yazmışım yazmamışım kimsenin de umurunda olduğunu sanmıyorum.
Yine de yazmam konusunda teklifler alıyor, tereddütler yaşıyorum. Sorun, nasıl
katılacağımı
bilmiyorum. Bildiğim iki tür karışmak var. Birincisi emiştirme.
Sürüden ayrı tutulan kuzular nihayet sürüye katılır ve emmeye başlar. Bu
piyasada sütü temiz kalmış kim var, kimden emeceğim? İkinci karışma yöntemi:
Koçlar sürüden
uzak tutulur. Çiftleştirme mevsimi sürüye salınır.
Sorun şu: Dışarıda kalmış koç isem, benim bu sürüye gücüm yetmez. Artık büyüdüm.
Şöhretimi kendim yaptım ve kitaplarımı okuttum. Bir şeyin arkasından koşmayacak
kadar av konusunda ustalaştım ve artık gecenin ve günlerin bitmeyeceğine inanan
genişliğe sahibim.
Ama hala burnum havada ve kabadayı konuşmayı sürdürüyorum. Bunun sebebini ben de
merak ediyorum. Kimseye
ağbi demeden otuz yıl geçirdim. 19 yaşımda tek kitabım
yoktu. Ünlü edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton, ailesinin kültür düzeyini şöyle
anlatır: 'Birgün babaannem yolda gözlük buldu ve o gün bugün çıkarmadı'... Ya da
şöyle der:
'Babam kulak kiri ile yazarlık arasındaki farkı bilmez!'..
Yazarlık yollarına nasıl düştüm bulmaya çalışıyorum, çünkü yıllarca işportacılık
yapıp kitap aldım, hatta kanımı satıp kitap aldığım oldu. Kitap o günlerde de
pahalıydı.
İlk iki yüz/üçyüz kitabımı medya sayesinde edindim, işte bu hikayemi gençler de
öğrenmeli. 1976/1981-82 yıllarında 5/6 yıl Milliyet'in Ankara matbaasında teknik
olarak çalışıyordum, dizgicilikten bobin
taşımaya, sayfa sekreter
yardımcılığından telefondan haber geçmeye kadar.
Nilgün Tarkan adında bir sendika temsilcimiz vardı ve o günlerde memurlar iyi
maaş aldığı halde bizler memurlardan dahi üç kat fazla maaş
alıyorduk.
Her şey Abdi İpekçi'nin öldürüldüğü o akşam vakti başladı. Her günkü işim
İpekçi'nin yazısını teleksten alıp dizip, tashihini yapıp, sayfaya yerleştirmek,
italik, dokuz punto. Hafızam yanılıyor olabilir ama galiba o
gün İran'da devrim
olmuştu. Önce telefondan, sanırım altı sularında, sonra teleksten flaş flaş
flaş... İpekçi'nin öldürüldüğü haberi geldi. Gazetemizin baş yazarı
öldürülmüştü. Daha yirmi dakika önce onunla burada konuşulmuş, talimatlar
alınmış, manşetler bağlanmış ve İpekçi gazeteyi gececilere emanet edip gitmişti.
İpekçi, kibar fakat çok titiz çok sert biri olarak bilinirdi. Diktatördü diğer
adı. İş disiplininin ağırlığını espriyle dile getirmek için bazen çok kaba
şakalarla 'kim vurduysa maaş bağlayalım' dahi denmiştir. İpekçi'nin ağır
disiplininden tir tir korkan ve fakat kendisine hayran gazetecilerdi bunlar. Çok
geçmeden gazete satıldı. Bu esprileri yapan ağbiler artık 'İpekçi'yi değil bizi
vurmuşlar!' demeye başladı.
Gençler de öğrensin diye yazıyorum, o günlerde İpekçi isminden daha büyük bir
kahraman vardı gazetecilik aleminde. Hani, haşa Allah diyeceğim, günaha girerim.
Bütün basınımızın dakika
dakika izlediği, dualar ettiği, yalvardığı, yakardığı
ve telefonla saniye saniye takip ettiği şeyin adı: SEKA'ydı...
SEKA bir tanrıydı. Bobinlerin gelmesi. Yetişmesi. Eksik bobin kalması. Piyasadan
acilen bobin aranması. Gazete
içinde en büyük bomba haber şöyle bir şeydi:
'SEKA'dan kamyonlar gelmedi!.. Yer yerinden oynar. Gazeteciler, matbaacılar kara
kara düşünür. Başlar eğilir. Herkeste mahzunluk. Yazıişlerinden bobincisine
kadar herkes matbaanın
içinde rotatiflerin yanına doluşur. Artık gazeteler için
haberin, manşetlerin, olayların hiçbir hükmü, acelesi önemi yoktur.
Şaşkınlığım şu: SEKA'nın kapatılmasına acımayacak kadar vahşi liberallerden
olabilirsiniz. Ama SEKA
isminin bu ülkedeki her gazetecinin ilk gençlik
yıllarında fazlasıyla etkili, duygusal ve romantik ilişkileri vardır!
Sonra gazete satıldı. Gazetecilikten anlayanlar öldürüldü, kağıt işinden
anlayanlar geldi. Sendikalar, temsilciler
dağıldı ve patronun adamlarıyla iyi
geçinenler ayakta kaldı. Ben basit bir teknik adamım. Niyeyse bilmiyorum
patronun adamlarına karşı içimde bir öfke oluşmuştu.
Yeni patronun adamları geldi ve fazlasıyla gayretli çalıştığımı
ve benimle yine
çalışmak istediklerini söylediler, ama cümleleri şöyleydi: 'Hey sen, sana paranı
ödeyip çalıştıracağız!'...
Ağrıma gitti. Bu yukardan emrivaki havaya bozuldum. Ve şöyle dedim: 'Ben işimi
yaparım sonra
para alırım!'... 'Beni parayla çalıştıramazsınız, ceketimi alır
giderim!'... Onlar gülerek yineledi: 'Paranı basar seni de çalıştırırız!'...
Ceketimi alıp çıktım.
Sonra bu gazetenin Korkmaz Yiğitler'e satıldığını hepimiz gördük.
Üniversite
yıllarımda tüm geceleri bobinlerin üzerinde hurda kağıtlarından battaniye
yaparak sabahlayarak geçmişti, şüphesiz ben de ağlayanlar arasındaydım. Çünkü
Bülent Ecevit'ten Örsan Öymen'e kadar onlarca yazarı, siyasetçiyi
oradan
tanımıştım...
Sonrası malum. Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük soygunu medyamız
tarafından gerçekleştirildi. Türkiye basını on yıllar boyu sustu. Yüzlerce köşe
yazarı tarihin bu en büyük soygununa
karıştı, kimi sessizliğiyle bulaştı. Bugün
dahi yüzünü en çok tanıdığınız ismini en çok bildiğiniz yazarlar, spikerler bu
soygunun içinden geliyor. Utancından Uganda'ya kaçan olmadı. Ama soygunun adı:
Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en
büyük soygunu: 80 milyar dolar olarak kaldı.
Sorun patronla ilişkili olunca, benim de aklıma bazen gelir gider... Henüz genç
bir teknik elemansın, seni onurlu konuşmaya iten şey neydi? Neyime
güveniyordum?
Kabadaylığıma sebep neydi? Bunu düşündüm. Böyle onurlu, ahlaklı işlerden bana
ne? Ben basitce işini yapan teknikerim. Bu ahlaklı devasa konularla gazeteciler,
büyük yazarlar
uğraşmalı...
Galiba şöyle bir şey. Bazen, kurumları, sokakları, dünyayı ve konuşmalarımızı ve
tartışmalarımızı, derinden ve yüksekten bir atmosfer kaplar. Siz de o atmosfere
kapılır gidersiniz.
O yıllarda dünya
böyleydi. Henüz hayatın hiçbir problemi hakkında derinliğine
bilgim yoktu. Ama niyeyse, boyun eğmemek, direnmek gibi bir şey öğrenmişim,
etrafımdaki gazetecilik atmosferinden!
Bildiğimden değil. Yazarların konuşmalarını
yakından duyuyor, ağızlarının içine
bakıyordum. Bir hevestir onlara özenmişiz işte...
O atmosfer çoktan dağıldı. Şimdi başka tür bir atmosfer... Bu atmosferi Hıncal
Uluç'un şu sözleri iyi özetliyor! Patronu hakkında şaibeler
ayyuka çıkınca
yazmıştı: 'Valla benim vicdanım rahat, mışıl mışıl uyuyorum!' demişti...
İyi de biz uyuyamıyoruz.
Anladım ki bizler başka bir göğün altında hayata başladık, bu atmosfere ayak
uydurmak
zor.
İsa'nın mabede girince söylediği şey: 'Burada mabedden de büyük biri var!'...
Artık medyada, medyadan da basından da gazetecilikten de büyük birileri var.
Hayatın ve olayların akışını rahat bırakmayan ve
'kader' gibi konuşmayı seven
birileri!... Mabedin içinde ne kadar ağlayıp yırtınırsanız faydasız. Mabedin
sahibinin iradesini etkilemeniz mümkün değil. O halde mabed niye
var.
Akşam
10/02/2005