Nihat Genç: Serdar Akinan - Nihat Genç Röportajı
Tarih: 10.02.2005 Saat: 00:44 Gönderen: karakutu
|
|
Son olarak 'Amerikan Köpekleri' isimli bir kitap çıkaran Nihat Genç, SKYTURK'te
yayınlanan 'Ne Var Ne Yok'
programına katıldı.. İşte programda Serdar Akinan'ın
sorularını yanıtlayan Genç'ten çarpıcı açıklamalar.....
Serdar Akinan: Nihat 81.yılda Cumhuriyet ne ifade ediyor?
Nihat Genç: Derin mevzular
konuşacağız yani bugün. Bugünlerde halkımız da
derin mevzular konuşuyor. Cumhuriyet gitti gidiyor.Satıldı satılıyor.Önce ben
bir cumhuriyet çocuğuyum, sonra da 81 yıl kutlu olsun ve bu cümleden hala
heyecan
duyuyorum.
Cumhuriyet çok büyük bir proje ve bu proje eğer bizler çalışırsak devam edecek.
Devam etmesi için de yazarlık yapıyorum ben. Çok şey var tabi yani bugün
Cumhuriyet'in üzerinde tartışacağımız.
Kör
topal bugüne kadar geldik. Fakat unutmayalım ki, dünyanın çokta nedameli bir
bölgesinde bir cumhuriyet kurduk. İsviçre öyle 2 tane kanton. Siyaset
teorilerinde geçer İsviçre'nin demokrasi yani 2 milyonluk, 3 milyonluk. Yani
çokta
önemli değildir.. Bizim Of'ta da Of'un 2 tane köklü ailesi vardır;
Çakıroğulları ve Sarıalioğulları.
Onlar da Belediye'yi yönetir öyle. Çok önemli değildir onların yaptığı, ordan
bir ders çıkmaz bize. Ve aydınlar, yazarlar öyle İsveç
diyerek, İsviçre diyerek
bu toprağa bir şey getiremezler. Öyle belediye ilişkileridir onlar. Küçük biraz
gelişmiş sivilleşmiş kabile anlaşmalarıdır. Bizim için çok şey ifade etmez.
Bizim karşılaşacağımız kendi ülkemizdeki kavramları ve
Cumhuriyet'ten ne
anladığımızdır.. Karşılaştırdığımız ülkeler Fransa'dır,
İngiltere'dir,Amerika'dır.
Serdar Akinan: Neden Fransa, ABD?
Nihat Genç: Çünkü biz büyük devletiz. Büyük tarihi
devletler var. Biz her
200 yıl bir iki devlet doğuruyoruz. Bulgaristan'ı doğurduk, Yunanistan'ı
doğurduk. Bir sürü devlet doğruyoruz. Ve bu topraklardan milyonlar akıp geçiyor.
Yani mesela sadece Cumhuriyet döneminde bu topraklara
Kırım'dan, Bosna'dan,
Bulgaristan'dan, Suriye'den, Irak'tan ve İran'dan milyonlar aktı geçti. Mesela
enteresandır yurttaşlık projesine en yatkın dışardan gelen göçmenler oldu. Yani
çerkezler oldu, boşnaklar oldu. Büyük projedir
'Cumhuriyet'. Üzerinde çok fazla
konuşmamız lazım.
Serdar Akinan: Ama bugünlerde de en çok tartışılan şey bu...
Nihat Genç: Ben Cumhuriyet'e çok büyük haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Cumhuriyet'in şöyle bir hatası vardır, eleştirisi vardır. Eleştiriyi bizler
getiriyoruz. Bu projeyi ulus devlet yani ulus ordu, ordu devlet üstlenmiştir.
Yani cumhuriyeti korumayı çoktan halkın kendisinin alması lazımdı.. Uluslaşma
projesini
yani burdaki etnik coğrafyalarla renklerle, dinlerle bütünleşmeyi
halkın kendisinin, ulusun kendisinin alması lazımdı. Bu bir şekilde halka
verilmedi. Bizler üvey evlat gibi "Cumhuriyet'in çocuklarıyız" diyoruz kendimize
ama Cumhuriyet
bunu bir şekilde bize yedirmedi, koklatmadı, bunu halka vermedi.
Devlet ve ordu geleneği içerisinde bu proje oluşturulmaya çalışıldı ama proje
güzeldi ve ben bu projenin çocuğuyum. Ve Mustafa Kemal titreyerek konuşacağımız
bir
insandır her zaman. Yani bazı şeyleri insan duygulanmadan söyleyemiyor. Yani
biz Mustafa Kemal'e din verdik, dinimizi aldık.
Osmanlıcamızı aldık hilafetimizi verdik. Niye? Bir yurttaş toplumu kursun diye.
Eğer bugün gidip
bu Cumhuriyet'i Avrupa'ya teslim ediyorlarsa bunların hepsini
istiyorum ben. Bu toprakların denetimini ve bu projeyi halka vermediler. İsyanım
yani benim şahsi isyanım, bu noktada.. Benim burdan söyleyeceğim çok hızlı bir
şekilde öyle
ya da böyle bu uluslaşma projesini bizim elimize almamız lazım
devletten. Aslında bunu sosyal demokrat partilerin alması lazımdı ama sosyal
demokrat partilerde bu ordu devlet geleneğine bitişti ve yapıştı, eklemlendi.
Yani bir Ecevit
döneminde Ecevit biraz mesafeyi aştı.
Biraz orduyla 75'li yıllarda. Keşke o dönemlerde Ecevit'in kurduğu sosyal
demokrasi projesi 20-25 yıl yaşasaydı. Benim şahsi düşüncem şu, içinde bu
toprağın çok büyük etnik
kültürlerini barındıran sosyal demokrasi 20 yıl kadar
önce uluslaşma projesini devletten ve ordudan ele geçirseydi kendi aydınları ve
kendi sivil kurumlarıyla bugün çok daha mutlu konuşurduk. Ama biz yine umutlu
konuşmak zorundayız.
Mustafa Kemal'in kurduğu genç Cumhuriyet bugün Fransa'dan
yaşlı. Fransızlar 2. Dünya Savaşı'nda bitirdi işi. Avrupa, 2. Dünya Savaşı'nda
bitirdi işi. Ulus devletleri götüremedi. Şimdi bizi de götürmeyin diyor. Başka
paradigma buldu
kendine. Bunun arasında konuşmak isterim.
Etniği biraz açalım istersen. Hırvatları tanırsın. Orda damalı desenli bir
elbiseleri var, formaları da öyledir. Başka da birşeyleri yoktur. Fakat
folklorik bir şey milli giysi olmuştur
onlar için. Ortaya da bir Bizans haçını
koyup bayrak yapmışlardır. Mesela Galler, ekose etek giyer, ekose eteklerin
içinde gayda çalar. Bunu bizim Trabzon ve Rize'ye de götürebiliriz. Rize'de de
peştemallerin bir deseni vardır.
Peştemalli kadınlar arkada düğün alayına
giderken önde tulum.. İşte sana ordan folklorik bir değer.. Bu folklorik
değerden tarih içerisinde milli bir şey olabilir mi? Bence son 300 yılın en
büyük siyasal teorisi budur ve bütün teoriler bunun
üzerine çalışıyor.
Çarpışıyor da... Etnik kültürler tehlikeli de.. Mesela nedir tehlikeli olan...
İşte önümüzde Yugoslavya örneği.. Şimdi bazı arkadaşlarımız sevk paranoyası gibi
suçlamalar yapıyorlar. Bu, ciddi bir paranoyadır. Ama bugün
onun örneği
Yugoslavya'dır. Bence Yugoslavya çok ciddi..
Hepimizi hasta edecek kadar paranoyak bir şeydir. Bosna-Hersek gibi küçük bir
şey kuruyorsun, içine de başka bir Sırp Cumhuriyeti diye birşey kuruyorsun..
Bunu şuna benzetebiliriz. Artık etniklerin üzerinde yürüdüğü zaman dünya, bir
insanlık bahçesine değil,hayvanat bahçesine dönüyor. Zebralar ayrı, filler ayrı,
gergedanlar ayrı.. Niye? Dalaşıyorlar! Demek ki, siyaset, başka bir şey
yapmalı.. Bütün etnikleri de bir yanyana getiren birşey yapmalı. Bu yüzden
yurttaşlık projesi yani Cumhuriyet projesi çok ciddi bir projedir. İçinde
asimileyi barındırır.. Yalnız Fransa, ihtilali yaptıktan sonra birkaç cumhuriyet
değiştirdi.
İşte 3.Cumhuriyet 1. Dünya Harbi'ne kadar 2 şeyin çok üstünde durdu.
Biri ordu, bir diğeri de okul. Okul ve ordudan bir Fransa yaratmaya çalıştı.
İkisi de laik eğitimi esas aldı. 100 yıl okul ve orduyla dilini, Fransızcayı
dağını taşına
yazdığı halde ve ordan evrensel bir mesaj çıkardığı ve Fransa'yı
dünyanın merkezine o yüzyılda koyduğu halde yine de 1. Dünya Savaşı'na girdiği
zaman etnik kültürleri hazmedemedi.. İçine sindiremedi. Sanırım 1. Dünya
Savaşı'nda
13-14'e yakın dil var Fransa'nın içinde.. Kendi etnik dili var. Hatta
1980'lere kadar başka dilde insanlar var. O yüzyılın büyük adamları da, büyük
filozofları da bu sorunu çözülmez görmüşlerdir. Bu gerçekten çözülmez bir
meseledir.
Nihat Genç: Avrupa Birliği yeni bir paradigma. Bu paradigma niye
çöktü?Bir paradigma çöktü ki, bunu kuruyorlar. Bunu çok iyi anlamamız lazım. Ben
bunlara çok iyi çalışmış bir arkadaşınızım.
Burda da bu projeleri görüyoruz. Bu projelerin üzerine hepimizin çalışması
lazım. Şimdi ben size diyorum ki, her 20-25 yılda 5-10 tane ulus yıkılıyor, 5-10
tane ulus kuruluyor. Mesela bu yüzyılımızda milli bağımsızlıkları
bırak, 3.
Dünya bağımsızlıklarını, Sovyetler ve Balkanlar'da bir sürü ulus devlet yıkıldı
ve yenileri kuruluyor. Ve daha büyük bir şey kuruluyor. Demek ki, insanlık,
bütün filozoflar ve bütün televizyonlar devlet yıkıyor ve devlet kurmaya
çalışıyor. Ve daha başka birşeyleri kurmaya çalışıyor. Peki o zaman bunun ne
olduğunu anlamaya çalışalım. Şimdi bu ulus devlet girişimleri Ortadoğu'da da söz
konusu. Mesela Lübnan.
Orda Haçlılar dönemlerinden
kalma Maruniler var, müslümanlar var. Beyrut'ta iç
savaş var ve hala orda bir ulus kuramıyorlar. Bu artık bir formüle döndü; kimya
formülüne. Cumhurbaşkanlığı ne olacak, seçim ne olacak? Çünkü, bunlar soyut
teoriler yani büyük
filozoflar, demokrasinin ve siyasetin tabiata karşı olduğunu
söylerler. İnsana karşı birşey yani yan yana duramıyoruz. Bir sürü formüller
uyduruyoruz. Bu formüllerin gelişmesine çok iyi bakmamız lazım. Yani Batı
paradigmasını bize göre
değiştiriyor. Yani biz zayıf olursak biz güçsüz olursak
Batı ona göre bizi çözmenin, bizi dağıtmanın paradigmasını kuruyor. Mesela 19.yy'da
bize dayattıkları gayrimüslüm, azınlık diye birşey yoktu. Gayrimüslim aşağı,
gayrimüslim
yukarı.
Yani gayri müslimleri biliyorsun. Fatih geldi bunlara hoş görü gösterdi,
"dininizi dilediğiniz gibi yerine getirebilirsiniz" dedi. Fakat Fatih'inki
birşey değil. Fatih bunlara birşey bağışlamıyor. Bugün siyaset bilimciler bile
padişahın bir bağışı olarak görüyor. Hayır.. Bu topraklardaki bütün sultanlar
bunu bir devlet geleneği yapmıştır. Kesintisiz şekilde bütün gayrimüslimlerin
haklarına saygı gösterilmiştir. Yani falan padişah geldi de ona kötü davranıldı
diye birşey yok. O halde bizim hoşgörü diye tabir ettiğimiz yanlış..
Hoşgörü tabiri bir siyasi gelenektir. Ama Avrupa bu sorunu çözemedi. 30 yıl
savaşları ile çözemedi, 100 yıl savaşları ile çözemedi, mezhepler birbirine
girdi, haritalar birbirine karıştı. Sonra geldiler bize gayrimüslim dayatması
yapılıyor dediler.. Neyle dayatıyorlar? Karlofça ile dayatıyorlar, Küçük
Kaynarca ile dayatıyorlar. Sonra bu dayatmaları ciddiye aldığımızda Tanzimatla
karşılaşıyoruz. Tanzimattan da 1. Cihan Harbi'ne kadar olan dönemde
gayrimüslimlerin azınlıklaşması dönemi başlıyor. Bu dönem nedir?Bu dönemde 2
tane dünyayı saran felsefe var. Bir tanesi ABD'nin İnsan Hakları Beyannamesi. Ne
diyor beyanname? En önemli cümlesi şu; İnsan doğuştan haklara sahip, Çinli,
Japon.. kim olursa olsun hani etnik birşey vermiyor ona veya falan dinden
demiyor. Bu insanoğlunun bulduğu teorilerin en büyüğüdür. Yani 'bütün insanlar
kardeştir' cümlesine gönderme yapar.
Dinlerde de bu var. Hristiyanlarlıkta bütün insanları kardeş görür,
müslümanlıkta.. Fakat bu sivillerin ortaya koyduğu birşey. Bu İnsan Hakları
Beyannamesi burasına da iyi bakmak
lazım. Bu adamlar bizim gibi devlet
kurmamışlar ki, Amerikalılar. Gelmişler orda Kızılderilileri öldürmüşler.
Soykırıma tabi tutmuşlar. Koloni kuruyor bunu. Yani koloninin tuzu kuru, arazi
bomboş. Sığınmacılar ve göçmenler. Tabi yani çok
rahatlıkla bağış yapabilir
bomboş araziye. 'Baba buyrun mal sizin' diyebilir. Şimdi bizim Trabzon'da
Akçaabatla Tonya arasında tam yüzyıllık yayla kavgası var. Yayla senin mi benim
mi diye?Silahlı nöbetçiler hala bekliyor.
Çünkü toprağa sahip çıkıyor. Kökeni diye toprağın üzerinde hak iddia ediyor.
Şimdi bu beyannameyi hazırlayanlar - ki o bugüne kadar geliyor- o toprağın
kökenininde hak iddia etmiyor. Çünkü o toprağın kökeninde kızılderili
var, onu
atmış. Babalar gelmiş yanyana Polonyalı göçmenler, Romen göçmenler, Fransız
göçmenler,İngiliz göçmenler bu sorunu bu şekilde bağış yaparak çözüyor. Çünkü bu
soyut bir bağış. Bu soyut bağış, çok sonra hastalıklarını
ortaya çıkarıyor.
Demek ki, bomboş bir arazi olursa soyut bir cetvel kurup ordaki tüm hakları
bağışlayabiliyoruz. Ama bulunduğumuz arazide bir takım insanlar 'burası benim
dilimdir, burda benim köküm var, dedem var' dediği zaman
'hepimiz kardeşiz'
diyemiyoruz. Biraz zorlanıyoruz.
Serdar Akinan: Peki ne yapacağız o zaman?
Nihat Genç: Orda bir aşağılanma başlıyor.
Serdar Akinan: Turan Yazgı hocanın
birşeyi var diyor ki, Türkiye bir
aşuredir.
Nihat Genç.: Tabi Nuh'un tufanıdır ve aşuredir. Ben bunu metinlerimde de
getiriyorum. Şimdi burdan şuraya geleceğiz. Bu azınlıklar çok ciddi bir şekilde
millileşmeye başlıyor.
Çünkü burada ABD İnsan Hakları Beyannamesi'nin yanında
Fransız İhtilalini'nde getirdiği değerler var. Hukuk diyor ki, 'ben kilisenin
sorunlarını mezheplerle çözemem.. Bir cetvel buldum. bunların adı bireydir.
Hukukta herkes
eşittir.'
Enteresan birşey bu azınlıklar.. 1890 Berlin Anlaşması'na geldiğimiz zaman
gayrimüslimler birden azınlık diye görülmeye başlıyor. Cümle azınlığa dönülüyor.
1. Dünya Savaşı'na girmeye başladığımız zaman
bunlardan artık azınlık hakları ve
bir büyük felsefe geliyor bunun ardından. Halkların kendi kendini yönetimi.
Wilson pat geliyor, önümüze koyuyor. 1.Dünya Savaşı'nın felsefesi. Halkların
kendi kendini yönetimi. Bütün siyaset teorisyenleri
'halkların kendi kendini
yönetimi yalandır' der. Ben demiyorum yani böyle birşey yok zaten de olmadı.
Fakat bu güzel bir ütopya... Yani herkesi sarhoş ediyor. Bugün dahil insanları
harekete geçiriyor. Burda şunu da ciddiye almamız
lazım, azınlık haklarını,
gayimüslim haklarını en fazla ciddiye alan Osmanlı. Bunlara öyle haklar veriyor
ki, Anadolu'nun Merzifon'un, Trabzon'un içine binlerce okul kuruyor.
Bunlar askeri okul, ajan okulu gibi çalışıyor. Çünkü
inanıyorlar. Kendi
gelenekleride devlet gelenekleri de hoşgörülü olduğu için bunlara gayrimüslim
hakları diye bakıyor. Yani bir azınlık hakkı diye bakmıyor. Sonra bunlar azınlık
oluyor. Ordan ekaliyet dediğimiz Fransız tabiriyle şeyler
çıkıyor ve 1. Dünya
Savaşı bu ulusları doğuruyor.
Hakları ve cetveli getiriyor koyuyor, Suriye burası, Lübnan burası, bilmem ne...
Şöyle izah edersek 1.Dünya Savaşı'na kadar olan dönem 2 büyük imparatorluk var;
Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu.. Bunlar ciddi bir
dağılmaya tabi oluyor ve bu cetvellerle bunlar dağılıyor. Nasıl Türkler orda
kalıyor, burda kalıyor veya bunları nüfus mübadelesiyle Yunanistan'a taşıyoruz
ki,, yine de kalıyor. İşte Almanlar'da öyle Polonya'da var, Romanyada bile var..
Macarlar karışık, Fransız sınırında var.. Yani karmakarışık cetvelle bir ulus
devleti çizme güçlüğü ortaya çıkıyor...
Serdar Akinan: Yani
tam orda bir kırılma oldu.
Nihat Genç: Tam orda bir kırılma oluyor. Paradigma orda birden değişiyor.
Diyor ki, 'her etniği ciddiye alamayız,her azınlığı ciddiye alamayız.' Dünyada
80 bin etnik var diyor. Ne
yapacağız? Ulus devletlerin bunları sindirmesine göz
yumacağız. Böyle bir felsefe gelişiyor. Yani asimilenin önünü açıyor. Yani
Osmanlı'yı çözerken asimile yapıyorsunuz ayıptır, rezilliktir, insanlık dışıdır
diyenler, birden ağız değiştiriyor.
Fakat burda sinmeyenler var. Bu ulus
devletin kutsanma dönemi Türkiyeni'nde kutsanma dönemi. Yani bizim de tek
partili dönemimiz ağır bir dönem.. Yani bizde bir takım sertlikler yapıyoruz.
Azınlık vakıflarına el koyuyoruz. Ağır bir
varlık vergisi çıkartıyoruz. Ama
bunlar Batı'da bugünkü gibi ses vermiyor.
Batı'nın bu paradigmasını burdan yeniden takip edelim. Hitler diye bir adam
geliyor. Ulus devletleri bu kadar şımartırsan hepsi Mustafa Kemal gibi
böyle
aklı başında bir adam çıkartamaz. Hitleri çıkartır. 'Nerede Alman var orası
vatanım diyor. Bütün dünya oraya savaş açıyor. Diyelim ki, en çok Alman
Polonya'da Polonya'ya giriyor, Fransa'ya giriyor. 2. Dünya Savaşı bittiği zaman
bu ulus devletlerinin şımartılma dönemi sona eriyor. Paradigma bitiyor. Şimdi
2.Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra bir süreç başlıyor. Bu süreç bugün Avrupa
Birliği, parlamentosu, Kopenhag kriterleri dediğimiz yere geliyor. Bu süreci
işleyelim. Bu süreçte bir sürü yeni yeni tanımlar geliyor.
Yeni bir tanım geliyor. Bir dönem 1. Dünya Savaşı'na kadar azınlıkları şımartan,
ondan sonra 1. Dünya Savaşı'ndan Lozan'a kadar bundan vazgeçen ondan sonra ulus
devletleri şımartan batı uygarlığında kan gövdeyi götürüyor. Dünya tarihinin
gelmiş geçmiş en büyük faciasıyla karşı karşıyayız. Artık büyük bir ders
çıkarıyor. Bütün kavramlar değişiyor. Artık azınlık yok, ulus devlet yok. Bir
nevi ulus
devletleri artık yıkmaya çalışıyor. Şöyle bir paradigma gelişiyor.
Ulus devletleri kuran Batı, artık Avrupa Birliği ile ulus devletleri yıkmaya
çalışıyor. Yani şimdiki süreç ulus devletleri asimile süreci... Yani şu anda biz
ne yapıyoruz? Ulus
devletleri asimile etmeye çalışıyoruz.
Yalnız bu 1989'a kadar yani Sovyetler Birliği'nin çöküşüne kadar Batı'daki bu
anlaşmaların geliştirilmesi çok tatlı, çok güzel. Şimdi inceleyelim bu
tatlılığı. Bu iş, başta insan hakları ve
birey hakları diye bir kavram
çıkarıyor. İnsan hakları yine bildiğimiz insan hakları. Diyor ki, 'her insan
eşittir, kardeştir..' Fakat ısrarla ulus devletine ve kökenine gönderme
yapmıyor. 1989'da yine bir takım anlaşmalar ile Sovyetler Birliği
ortaya çıkınca
biz bu anlaşmaların birden ters düz edildiğini görüyoruz. Azınlık komisyonları
kuruluyor, etnik komisyonlar kuruluyor, azınlık hakları savunuluyor.
Serdar Akinan: Neden böyle bir şeye ihtiyaç oluyor?
Nihat Genç: Balkanlar geldi, Sovyetler çözüldü. Yeni milli devletler
geldi. İşte Yugoslavya..
Serdar Akinan: Dengeler bozuldu.
Nihat Genç.: Dengeler bozulmadı.
Yine yağlı bir parça geldi Batı'nın
önüne; birey hakları... Dedi Kİ, insan hakları evrensel birşeydir... Herkesin
dini, dili, ırkı, kitabi önemli değil... Biz bunlara hukuk vereceğiz, mülk
vereceğiz, seyahat edecekler ve etnik kökenlerini
unutacaklar. Bunu 1989'a kadar
söyledi.. Şimdi 89'dan sonra Kopenhag Kriterleri'ndeki dil değişmiştir. Mesela
daha önce azınlık tanımını şöyle yapıyordu... Diyordu ki; bir insan seyahat
edebiliyor, mülk edinebiliyor ve siyasal olarak
seçilebiliyorsa
cumhurbaşkanlığına kadar gelebiliyorsa bu azınlık değildir. Şimdi ise kendi dini
etnik göndermesini yapıyor. Yani onun Hırvat ya da Gallerli oluşuyla ilgili
göndermeler yapmaya başladı. Gerçekten bugün bir Hırvat
Fransa'da bir işyerinde
bir televizyonda çalışıyor. Yani önemli değildir milli kimlik. Onların eşit
hukuk alması, zengin olması önemlidir. Eritmiştir gerçekten insan haklarını ve
birey haklarını. Fakat bizim için etnik tartışma ki,
Çeçenistan'da bunu
görüyoruz hala.. 2.Dünya Savaşı için ulus devlet ve azınlıklar ne ifade ediyorsa
bugün bizim için onu ifade ediyor. Çünkü bugün o bir bomba, patladı...
Çeçenistan'dan çıkan ölü sayısı 250 bin.. Sadece Bosna'dan
çıkan ölü sayısı 400
binin üstünde.. Demek ki etnik kavramını dün böyle tarif ediyoruz. Yarın böyle
tarif edemeyiz. Ya da bunları tarif ederken dikkatli olacağız. Şimdi AB kendisi
bir paradigma kuruyor.
Serdar Akinan:
O zaman aynı şey Türkiye için geçerli mi? Çünkü Türkiye aynı
şekilde o potansiyeli içinde taşıyor?
Nihat Genç: Tabii tabii. Türkiye şu anda aynı tehlikeleri içinde taşıyor.
Bu bizim için şu anda bir Sevr
paranoyası değil. Bunun paranoyası bir Yugoslavya
paranoyasıdır. Bende de bir yugoslavya paranoyası var. Bugün hepimiz bir
Yugoslavya haritasını önümüze koyalım.. İnsanoğlunun düştüğü en büyük trajedidir
Yugoslavya. Yani artık
burda etnikçilik öyle bir hale gelmiştir ki, hayvanat
bahçesine dönmüştür. Gergedanlar böyle oturun, aslanların kafesi burda. Bu
insanlık mı, siyaset bu mu? Siyaset bunları bir ülke etrafında ya da bir dünya
kardeşliği etrafında ya da tarih
etrafında yanyana getirecek. Bu kavramların
gelişmesinde çok dikkatli olmamız lazım.. Biz bir koloni kurup Amerika gibi
bomboş arazide bir devlet kurmadık.. Bu bir... İkincisi Fransa gibi ulus devleti
rezil rüsva etmedik.
Fransızlar bize bu azınlıkları dayatırken, Cezayir'e gitti dedi ki, 'sen
Fransızsın. Fransız dili konuşacaksın.' O zaman Cezayirliler dedi ki, 'Bana
Fransız vatandaşlığını ver'.. 'Hayır vatandaş olamazsın' dedi Fransızlar.. Şimdi
ulus devleti kurmuş bir paradigma gidiyor Cezayir'i sömürgeleştiriyor, gidiyor
oraya Fransız dilini mecbur kılıyor ama Fransız vatandaşlığını ona vermiyor. Ama
daha öncesinden bu topraklardaki herkese din, dil, okul ve hepsini veriyor. Ve
Osmanlı bunları verdi.
Burda Mustafa Kemal bu topraklarda cumhuriyeti bir teori olarak kurarken bu
asimile sürecini çok ciddi bir şekilde ciddiye aldı. Eğer asimile sürecine
inanmasaydı Mustafa Kemal, Rauf Orbaylarla
kavgaya girmezdi, Meclis konusunda en
yakın arkadaşlarıyla kavgaya girmezdi.. Ben ki başından beri bir Raruf Orbay
yani Türkiye'nin tek partinin eline geçmemesi, siyasi partilerin çok daha erken
kurulması taraftarıyım. Ama bugün
gayet iyi biliyoruz ki, yurttaşlık projesi
Doğu'da ve Batı'da bir asimile projesidir. Bunu kabul edelim bir eritme sindirme
projesidir. Ne yapacağız? Ben lazlığımdan, sen Almanlığından sıyrılacaksın ve
yavaş yavaş yurttaşlık adı altında
eriyeceğiz. Bunun başka bir yolu yok!
Serdar Akinan: Bununla barışmak durumundayız diyorsun.
Nihat Genç: Hayır barışmak değil...
Serdar Akinan: Yani kabullenmek neyse
bunun adı....
Nihat Genç: Şimdi böyle birşey var. Kimin gücü varsa bunu
kabullendirecek. Ben bundan çok mutlu değilim. Yani ben cumhuriyeti çok zor
sindirdim. Ben Osmanlı hayranı bir insanım. Ben
Araplarla ilişkimizin bu kadar
çabuk kesilmesini istemiyordum. Yani hilafeti de hemen sokağa atalım
düşüncesinde bir insan değilim ben. Ama bunu sindirdim ben.. Bu toprağın bir
yurttaşı oldum. Yani lazlığımı getirip koymuyorum,
Osmanlılığımı getirip
koymuyorum. Bu bir arada yaşamak için...
Serdar Akinan: Ama neden? Çevresel etkenlerden mi? Yani geldiğimiz noktada,
dünyanın geldiği noktada öyle bir coğrafyada duruyoruz ki yanımızda
çocuklar
öldürülüyor. Belki bu saatten sonra bizde kendi etnik kimliğimizin peşine
düşelim desek, belki de hakikaten parçalanma süreci tetiklenmiş olacak.. Bu
kaygı mıdır senin için?
Nihat Genç: Kaygı şu,
bütün dünyanın çok büyük bir uluslaşma problemi
vardır. Bu en az Türkiye'dedir. Bugün İran'a girdiğimizde işin içinden
çıkamayız. İranın çoğunluğu Türk'tür ama dil yasağı vardır. İranlılar'ın ırki
bir iddiası yoktur, sadece dil iddiası vardır.
Bu bütün coğrafyalarda böyledir.
Siz Avrupa Konsey toplantılarını izlemiyor musunuz? Arkada yazıyor. Bir
İngilizce, bir Fransızca yazıyor kavram. Büyük savaş halindeler. Bir dil
bulamıyorlar. Kendi içindeki dilleri asimile etmişler ayrıca
kendi dillerine
karşı büyük savaşları var.
Şimdi bunların çok hassas oldukları bir konuda benim feragatli olmam mümkün
değil. 1. Dünya Savaşı'nda bu kadar büyük tecrübelerde geçti bu toprak.
Feragatlerin, okulların,
dillerin, etniklerin hepsini verdin gittin. Şimdi ben
Batı paradigma değiştiriyor diye fikir değiştiremem. İngiltere, Fransa, AB bu
ulus devleti başaramadı. Ben başardım mı? Kör topal bu saate kadar getirdim. Şu
anda Avrupa'nın en büyük
ve en geçmiş, en eski ve hala ayakta duran cumhuriyeti
benim. İyidir kötüdür sorunları vardır. Vardır kardeşim bizde eşek değiliz.
Burda çalışacağız, yazacağız, çizeceğiz, bağıracağız, siyasi kavgasını
vereceğiz.
Yok
ben ulus devletini eritmek istiyorum. Yeni bir paradigma kurduk. Dur bir
saniye öyle bir şey yok. Buraya şu şekilde imza atabiliriz. Ben AB'ye şu şekilde
bakmak zorundayım.. Birliğin kuruluşuna göre bakmam.. O birliğin dağılmasında ve
çözülmesinde ne olacak ona bakarım. Birlik dağıldığında ben de dağılacak mıyım?
Eğer birlik dağıldığında ben de girdiğim gibi geri çıkacaksam ne kar ne zarar,
ben oraya imza atarım. Şimdi biz mesela bu müzakerelere başlıyoruz.
Müzakerelerin başlangıcından sonraki 10 yıl içinde de bu anlam ve tanımlar
değişecektir. Başka sorunlar çıkar yeni tanımlar gelir. Kendini savunacak
Avrupa.
Serdar Akinan: 1989'a kadar bu kavramlara geldik. Ama
çok kritik bir şey
söyledin. Ordudan bizim bu ulusallaşma projesine almamız lazım dedin. Bu da
alması gereken kitleler ve yığınlar ve bu insanların bu kavramları anlaması için
eğitimli, bir takım donanımlara sahip olması için bir takım
mecraların
bilinçlenmesi gerekmiyor mu sence?
Nihat Genç: Şimdi şunu koyalım. Doğramacı ile bu iş olmuyor. Ya da
Doğramacı zekasıyla. Atatürkçülük böyle laplop artistlik yapan adamlarla bu iş
olmuyor. Bu işi marşla, bilmem neyle şovla yapanları çok gördük. Ve bunların
acısını çok çektik, çekiyoruz da. Ve ben bunların Mustafa Kemal'i ve bu projeyi
anladıklarını sanmıyorum. Çünkü bu projeyi baltalayan insanlar. Yani biz
orduya
yalakalık ederek, yani ordu başka birşeydir. Biz başka birşeyiz. Şunu çok iyi
anlayalım. Hem müfradattır, milli eğitimdir, hem de YÖK'tür, bu okulu kurmak
için 50 yıldır bu topraklarda sağ siyaset geldiği için, okulun şeklini de
kendine göre dizayn etti. Mesela çok iyi bildiğim bir Türk-İslam şeyi geldi.
Bunlar hatalıdır, eksiktir demiyorum. fakat, sağ iktidarların bu kadar uzun
kalışı bu projeyi bozdu.
Bugün bunun acılarını görüyoruz. Medyad a bir
okul. Edebiyatta bir okul, burda
yaptığımız tartışmalar da bir okul. Şimdi mesela televizyon dizilerini
tartışıyorlar ve ne yapalım diyorlar. Bu tv dizilerinin hepsi iki şeyi öğretmek
zorunda.
Bir, insanlık ülküsünü, ikincisi de
kendi topraklarında ortak kahramanların
ideal noktaları, sarılma noktaları ve bunların kaynaşması, erimesi. Hepimiz
birer büyük insanlık ailesiyiz. Bizi eritecek ahlaki şeyler yapacağız. Bunların
rodoslama pat onuncu yıl marşı ile değil,
ama bunları yapacak ciddi bir okul
çıkacak. Şimdi edebiyatçılarını kovmuşsun, yazarlarını kovmuşsun, gazetelerini
tv'lerin patronlarına, üniversitelerini YÖK'e vermişsin. Ve Türkiye ne oluyor...
Türkiye TÜSİAD raporuyla hocalarını
çağırıyor. Alın size şu kadar para, bir Kürt
raporu yazın diye. Adamlar hasbelkader birşeyler yazıyor. Bununla Türkiye'nin
sorunları tartışılıyor.
Bu mümkün mü? Değildir. Aynı üç tane profesörü çağırıp bana bir Kürt raporu
yazın diyen beyefendiler şimdi de müzakerenin başında bulunacağım diyor. Şimdi
bu okulun gerçek sahipleri biziz. Bu uluslaşma projesinin aydınları ve yazarları
bizler. Bizim TÜSİAD´a çıkıp posta koymamız, delikanlıkık yapmamız
lazım. Sen
kimsin neyi temsil ediyorsun, sen ne aldın kime satıyorsun? Sen bir kenara çekil
bakayım. Ne anlıyorsun bu topraklardaki etnik hassasiyetlerden? Kültürel dini
hassasiyetine, bu toprağın dinine hocasını, sokağını, sen ne
billiyorsun da
böyle ortaya atlıyorsun? şunu biliyor , güç bende, para bende. Para verdim satın
aldım.
Demek ki vicdan sokabilmek için namuslu insanlara ihtiyacımız var. Okul,
namuslu, vicdanlı bağımsız insanlara
ihtiyacımız var. Yazarları televizyonun
gazetecisine bağımsız yazarlara ihtiyacımız var. Ulusal bütünleşmeyi sağdan
soldan para almış. Hala patronun yanında maaşla oturmuş, bu insanlarla bu ulusal
proje olmaz. ve olmuyorda,
gerçekten de biz bugün yanyanaysak hasbelkder bugün
yan yana duruyorsak, dikkat edin çok onurlu insanların sayesinde, kimseye boyun
eğmemiş insanlar sayesinde biz yanyanız.
İşte. Akif Ersoy, Nazım Hikmet... Ama
buna benzer 30, 40, 50 tane namuslu
insanımız var. Şimdi burda okulu ciddiye almamız lazım. Ben Fransa'nın 19. yy.
'da Avrupa'nın ve hala bugün 7-8 üniversitesini çok ciddiye aldığını, burdaki
müfredatın çok ciddi hazırlandığını,
burdan sinemasının siyasal biliminin çok
iyi yönlendirdiğini, hasbelkader düşünüyorum. Ve böylelikle, medyanın günübirlik
tartışmalarının esiri olmadığını biliyorun. Çünkü toplumlar, çok derin akarlar.
Çünkü medyadaki bir köşe yazarının
internette bir sayfada, bir köşeden bulduğu
bir cümleyle değil, yani bakın bizler burda oturup konuşurken, herkes bir takım
laflar ediyor. Bir takım isimler geçiyor herkesin ağzından.
Ama bu saate kadar hiç Kızılırmak diye
birşey geçmedi. Hiç onu dile getirmekdik.
Ama Kızılırmak orda, akıyor sessizce, bize o sessizliği gösterecek o sessiz
akışı, o Kızılırmak etrafındaki, kültürleri toplayan onlara analık eden Alevi
kültürünü, Pir Sultan Abdal'ı ortaya
çıkartan, bütün bunlarla bizi
kucaklaştıran, bu onurlu insanları, hem üniversitede, hem siyasette, hem de
medyada, çok ihtiyacımız var. Şimdi arkadaşlarımız, medyadan izliyoruz. ve
bundan çok utanç duyuyuyorum. Utanç duyduğum
şey şudur. Türkiye'nin Avrupa'ya
tanıtılmasını bir reklam firmasına verdiler. Ve onlar gitsinler, reklam
etsinler. Böyle birşey olmuş. Bunlar saçmalıktır. Şuraya bak. Bir ülke
pazarlanıyor, ve bu reklam firmasıyla yapılıyor. Bir ülkenin
dağları vardır.
Irmakları vardır. Büyük yazarları vardır. Bu ayıptır. Atilla İlhan'ın çok güzel
söylediği gibi, biz Fransızlar'ın çok güzel eserlerini okuduk. Ama Fransızlar
bizim klasiklerimizi okumadı.
O halde bunlar çevrilecek
ve okunacak. Bizi öğrenecekler, bizi öğrenmeden bize
ne gel diyebilirler, ne de git. Ama bugün konuşmadan, bir taşra tv'si nasıl
konuşabiliyorsa AB' yi Fransa'da da bunlar oluyor. Fransa'nın büyük
televizyonları ne diyorlar, bu Türkler
çok kara. Bunlarda çok nüfus var. Çok
problem. İşte alalım, almayalım. Bütün bunlar yeni bir hassasiyet noktasını
doğuruyor. Bakın biz doğudaki sorunumuzu da çok kolay çabuk çözerdik. ve
çözeceğiz. Çözemememizin nedenlerinden
bir tanesi, orda bulunan insanlarımızın
onurlarının yara almasıdır. ve bütün bir fedaratif oluşumlar, onurlu insan yara
aldığı zaman onun acısıyla artık bir araya gelmek istemez.
Şimdi biz doğuda, o insanların onurunun yarasını
giderecek birşeyler yapmak
zorundayız. Yani o insanların onurunu, zedelemeden o insanlarla konuşmak
zorundayız. Şimdi AB'de böyle bir süreç başlatıyor. Sürekli müzakere, ilerleme
raporu. Bizim onurumuzda çok büyük bir yara
açıyor. Yani yeniden bizde hiç
olmayan milli tepkiler, bizde paranoyaklık oluşuyor. Bu kadar yaralı bir
insanın, bu kadar onuru gururu çökmüş, bu kadar biz neyiz diyen bir insanın,
hala AB'ye yürümesi kadar aptalca, saçma birşey
olabilir mi? Bu yüzden biz bütün
masalara yasaları getirmeden önce, onurumuzu ve vicdanımızı getirmek zorundayız.
Yasaların her türlüsüne imza atabiliriz. Onurumuza asla.
Bugün Güneydoğu'daki sorunu çözemememizin
sebebi budur. O insanları onuru
zedelenmiştir. Bizler tarafından bizlerin aşırı milli tepkilerimiz tarafından
yara almıştır. Biz bunun siyasi bir formülünü bilmiyoruz. Bildiğim tek şey, bir
ulus projesidir, ve bu ulus projesi hepimizin gireceğiz.
ve insanlık
değerleriyle gireceğiz. Hakkari'deki bir çocuğa, Fatih kadar değer vereceğiz.
Yada Hakkari'deki bir çocukta, hukuk, eğitim, bilmemne hakkını sonuna kadar
alacak. Bildiğim budur. Ama bütün bunlar geçici şeylerdir. Aslolan
onurdur.
İnsanların onurlarına dikkat etmek zorundayız. Ve kendi onurlarımıza dikkat
etmek zorundayız. Ben bu süreci takip edelim. AB'ye girme sürecinde, ben ilk,
orta ve lisedeki çocukların şebek olacağını düşünüyorum. Ya bunlar
her türlü
lafı işitiyorlar. Ve Türkiye'de her gün şunu yap, bunu yap diye dalga geçiyorlar.
Bir ülke buna dayanamaz. bizler buna dayanamayız. Ve bizler çok haklı, çok ciddi
bir savaş verdik. ve bizim bu savaşımızı görmezden geliyorlar.
Ve bizim bu ulus projemize ne kadar yara alırsa alsın, -ki aldı- yaralar ve bu
yaralardan bizde şikayetçiyiz. bu yaraları buralara koyanları da tanıyoruz. ama
buna rağmen, biz bu projeyi devam ettirmek istiyoruz. Batı bu
projeyi görmezden
geliyor. kendi ulus projesini yürütemedi. Şimdi bizim ulus projemizi de yıkmak
istiyor. Tamam benim daha önümde 40-50 yıl daha zamanım var. Bu müzakere
sürecinin manşetten inmesini istiyorum.
AB'ye girmek kıbrıs sorununu hasbelkader ortaya çıkarmıştır. Medyamız ciddi bir
şekilde bu projeye sarılıp, Avrupa ve Kıbrıs haberlerini 3'e, 4'e, 5'e indirmek
zorunda. Ben size bir ulusallaşım projesinden bahsedeyim.
Bunlar halka çok soyut şeyler gelmesin. şimdi biz AB müzakere masasında 10 yıl
duracağız. en az 10 yıl. bu 10 yıl içinde birşeyler tartışacağız. tabi bir şebek
gibi tartışacağımız ortada. İşte o geldi, bu gitti, Avrupa
komisyonunda mikrofon
tutmadığımız insan kalmadı. Hepsi de her türlü aşağılama şeklinde kullanacak her
fırsatta. Ben bağımsızlık mücadelesi vermiş bir insanım. Sen böyle beni nasıl
şey yapabilirsin. Sen ikinci dünya savaşında
Cezayir'de bir milyon insan
öldürmüşsün. Kendi toprağında 5 milyon insan öldürmüşsün.
Oraya israil belasını gelip koymuşsun. sen beni gelip aşağılama hakkına sahip
değilsin.
Böyle birşey yok. Benim
toprağımda nükleer bomba yok. Sende dünyanın bütün
nükleer bombaları var. Gelip beni aşağılıyorsun. ben baraj yaptım. burda bu
çocukların bu memurların maaşlarından kesip barajlar yaptım. Bir tane nükleer
santralim yok. Yüzbin
tane nükleer santralin var. Ve insanlara bir tehdit
oluşturuyorsun sen. Gelip beni aşağılıyorsun. Ve sen kalkıyorsun, dünyayı
cetvelle, pergelle ve hukukla düzenlerim diyorsun.. Benim bu aşağılanmaya
tahammülüm yoktur. Ben bu
projeye karşıyım. Ancak size şu anda şunu söylüyorum.
Bbu proje karşısında, şu 10 yıllık süre içerisinde, Türkiye'nin devasa bir
sorunu trafik sorunu. Ulusallaşmamız için bir büyük sorunu, bir siyasal sorunu,
önümüze koymamız
lazımdır. Tüm büyük uluslar, mesela bunu demir yolları ile,
büyük fabrikalaşmayla- bunu cumhuriyetin ilk yıllarında yaptı Türkiye-. Fransa
yaptı.
Tüm büyük devletler yaptı. Kardeşim tüm medya, okullar, üniversiteler, aydınlar
ve yazarlar, şu trafik sorunun bir büyük sorun olarak alalım. Ve koyalım
önümüze. 10 yıl boyunca çalışalım bunu. Yani köşe yazarlarımız nerdeyse trafik
memuru olacak kadar sokağa insinler. Gelin aramızda çalışalım, gelin bu sorunun
üstüne gidelim. Biz müzakereler bitmeden Avrupa'ya zaten girdik. Çünkü bize
gerekli olan, bir ciddi maddi sorun karşısında, bizim bilinçlenmemizdir. Yoksa
şebek gibi, bir anlaşma metni, yok o anlaşma metnindeki cümleleri anlayıp,
anlamamamız imza atmak sorun değildir. Biz ciddi bir şekilde, bu sorunu
çözeceğiz. Ben bugün cumhuriyetin bu yılında, Mustafa Kemal'in ilk projesi çok
ciddi bir şekilde, demiryolları, bu küçük fabrikalar. Beğenin yada beğenmeyin,
fabrika, don fabrikası, ayakkabı fabrikası, yada don lastiği fabrikası. bunlar
çok ciddi projelerdir.
01-11-2004
www.skyturkonline.com 'dan alıntılanmıştır.
www.NihatGenc.com
|
| |
Ortalama Puan: 4.26 Toplam Oy: 15

|
|