Nihat Genç: Nihat Genç, Serdar Turgut'un Hakkındaki Yazısına cevabı
Tarih: 30.08.2005 Saat: 21:13 Gönderen: karakutu
|
|
Yıllar yılı Leman’da yazdınız. Hâlâ yazıyorsunuz. Yakın zamana dek büyük
medyada hiç görünmediniz, röportaj bile vermiyordunuz. Derken Akşam’da yazmaya
başladınız ve birdenbire oradan ayrıldınız. Neden?
Hatırlarsınız ‘Azınlık Raporu’ diye bir şey söz konusuydu.
Kendime göre
düşüncelerim vardı ve Türkiye kaynıyordu. Ve Leman dergisi bana dar geliyordu.
Bir yıldan beri SkyTürk beni istiyordu. Ben de kabul etmiyordum. Azınlık Raporu
tartışması aydınların sinirlerini germişti, en çok da gerilen
bendim.
SkyTürk’ün
teklifini bir defalığına kabul edip, fikirlerimi söylemek için ekrana çıktım.
Program çok tutuldu, etkili oldu, ve kamuoyundan gelen büyük bir baskıyla benim
televizyonda devam etmem istendi.
İşin doğrusu, televizyonu çıkıp bir saat
konuşmak, hayatımda yaptığım en hafif işti. Yani hiç yorucu değildi. Bana sansür
uygulamadıklarını görünce her hafta çıkmaya devam ettim. İşte bu sırada
Akşam’dan teklif aldım. Teklifi,
Serdar Turgut Bey yaptı. Haftanın her günü
yazmamı istediler. Ve her gün değilse de, haftada 3-4 gün yazmam için üstümde
bir baskı oluştu. Ben de onlara okuyucumun, şahsımın, geliştirdiğim fikir
dünyamın bu sert dönemece hazır
olmadığını söyledim. Ama birgün büyük medyada
bir şekilde yazmaya başlayacağımı ben de biliyordum. Serdar Turgut Beyle şöyle
anlaştık: Haftada 1 gün yazayım, yani misafir bir yazar olarak, deneme
mahiyetinde devam edeyim.
Gerekirse 2-3 de yazarım. Ve bazen haftada 3 de
yazdığım oldu, 4 de yazdığım oldu. Ancak, Leman dergisinde 100 binlere seslenen
hareketli, elektrikli, coşkulu, delidolu bir üslubum vardı. Bunun bana bir
zararı yok.
Ama bu üslup, bir köşe yazısı sütununa sığmıyor, tüm sayfaya yayılıyordu.
Sanırım bir okuyucu kitlesi de oluştu. Ancak bir müddet sonra benden çok daha
kısa yazmamı istediler. Bu durum bana mahsus değil, bütün
yazarlara bildirdiler.
Mizanpaj gereği. Ben de yavaş yavaş, kısa yazmaya çalışıyordum. Ama
becerebileceğim bir şey de değildi. Ama öğrenmek de istiyordum. Serdar Turgut’a
bana biraz müsaade etmesini, birkaç ay içinde
benim de diğer medya yazarları
gibi sorunsuz, meselesiz, ışıksız, hareketsiz, içi boş, eften püften, lagaluga,
geyik, yani bomboş yazılar yazıp düzenli bir şekilde paramı almayı
başarabileceğimi söyledim. Tabii bu arada bir-iki sert
tartışma oldu Türkiye
gündeminde. Azınlık Raporundan sonra Ermeni Konferansı tartışmalarında, sert
yazılarım oldu. Ve sonra malum, Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi...
Doğrusu,
kısaca yazmayı
beceremiyordum. İki tane yazım, haklı olarak, uzunluğu
gerekçesiyle yayınlanmadı. Bir kasıtları ve sansürleri asla olmadı. Yazarlık
yapan hepimiz biliyoruz ki bunlar teknik bir sorundur. Ancak, teknik kabul
etmeyen bir yazarlık
kariyerim var. Derken, Engin Ardıç Bey’in yazısıyla
karşılaştım. Benim, Engin Ardıç Bey’i bana ayrılan sütunda evire çevire tekme
tokat girişmem lazımdı. Ayrıca onu afişe edecek imkanım vardı. Ancak, “Saddamcı,
Apocu” gibi suçlamalar, benim cevap verebileceğim ya da kaldırabileceğim bir
suçlama tarzı değil. Bana bu suçlamayı yapan adama artık yazıyla değil, yolda
yakalayıp suratına tükürmem, bana böyle bir suçlama yapan insanı
muhatap
almamam, arama çok büyük mesafe koymam lazım. Çünkü ben fikir adamı falan
değilim. Ahlak, ve onurumla yazarlığımı inşa ettim. Şövalyeliğimden taviz
vermem. İyi kılıç çekerim.
Önümüzdeki günlerde de
nasıl kılıç çektiğime dair
resitalleri, yüzbinlerce okuyucum yakında izleyecek. Ancak Engin ardıç beyin
sümüksü yalaka, şamaroğlanı üslubuna karşı, Akşam gazetesi benim
söyleyeceklerimi yayınlaması mümkün değil, mümkün
olmadığını göreceksiniz. Bu
Apoculuk suçlamasını, onur meselesi yaptım ve hiç kimsenin benimle şamaroğlanı
diliyle konuşamayacağını söyledim. Ben, asla milliyetçi değil, ama ilkokuldan
beri vatansever bir yazarım. Herhalde en çok
dikkat etmem gereken şey, üsluptur.
Üslubum, onurumdan damıtılmıştır.
Özal dönemi yazarları, Reha Muhtar, Mehmet
Barlas, Hadi Uluengin, Engin Ardıç gibi yazarlar, tüm Türkiye tarafından
tanınmaktadır. Şöhretleri
malumdur. Bunların insanlık aşkı var mı, yok mu
bilinmez. Özgürlük diye bir dertleri var mı, yok mu bilinmez. Halkın yanındalar
mı, değiller mi bilinmez.
Ülkelerini seviyorlar mı, sevmiyorlar mı bilinmez.
Amerika’nın karşısındalar mı, yanındalar mı bilinmez. Yani bu Özal dönemi
yazarları, şekilsiz, nam-ı diğer omurgasız, bana sorarsan, Türkiye’de medyayı
çürüten ve halkın gazetecilikten iğrenmesini sağlayan yaratık
türleridir.
Bunlarla işim olmaz. Ama bunları teşhir eden bunlara karşı çıkan zaman zaman
bunlara tokatlar atan bir yazarlık serüvenim oldu. Şimdi bu şamaroğlanı
üslubunu, büyük medyada yazıyorum diye, sindirmem, hazmetmem
mümkün değil.
Gazeteden bazı arkadaşlar telefon edip “Ya Nihat, hiç değilse bir evin oluncaya
kadar yazmaya devam etseydin” diye beni iknaya çalıştılar. Onursuz bir insanın
evi olsa ne olur? Onursuz bir insanın ülkesi
olamaz, onursuz bir insan yazar
olamaz. Ben, bağımsız yazarlığım, bana iade edileceği güne kadar burada
bekleyeceğim. Büyük medyada yazacağım diye, bu üslubu duymazlıktan gelemem. Ha,
bir de şu var: Engin Ardıç 53
yaşındaysa, ben de 50 yaşındayım.
Ondan çok daha
fazla kitabım var ve kitaplarım yüzbinlere ulaştı. Ayrıca şöhret ve tanınma bir
değerse, ki yıllarca şöhretin her şey olduğunu onlar Türkiye’ye öğrettiler, ve
bu
şöhretlerini medya patronlarının önüne koyup 10 binlerce dolar maaş aldılar,
şimdi ben onlardan daha şöhretliyim. Daha çok tanınıyorum. Üstelik onların
şöhreti, Antep baklavası gibi bir şöhret. Benim şöhretim, yazarlıkla, ahlakla,
siyasetimle ilgili bir şöhret. Hepsine hodri meydan diyorum. Önümüzdeki 10 yıl,
gerçek yazarlarla bitler ve böcekler şüphesiz ayrışacak, bu tahtakurularının
medyada bu kadar zaman neden ve kim tarafından yazdırıldığı, genç nesil ve
halk
tarafından sorgulanacaktır. Ben ülkemi ciddiye alıyorum. Savaşım, ölünceye dek
sürecek.
Okuyucularınızın çoğu, sizi büyük medyada görmekten memnundu, değil mi?
Okuyucum beni büyük medyada
görmek istiyor. Ancak, okuyucum, şunu bilsin ki
kendimden taviz veremem. “Ya sen de biraz uzlaş kardeşim” diyorlarsa, bunu
okuyucum bana değil, kendi yetiştirdiği çocuklarına söylesin.
Engin Ardıç sizin
onun yazısına istinaden gazeteden ayrılmanıza ne tepki
verdi? Gazete yönetimi bu işe ne diyor?
Hem Engin Ardıç hem de Serdar Turgut telefon etme nezaketini, “Yahu yanlış
bir şey oldu” ya da bir kere
arayıp “Yahu Nihat fazla duygusal davranıyorsun”
deme inceliğini göstermedikleri gibi, benim bu iğrenç saldırı karşısında
gönderdiğim açıklamayı hem yayınlamadılar, hem de benim istifa kararımdan çok
mutlu olmuş bir
görüntü çizdiler. Mutlu olduklarını, yazılarından çıkartıyorum.
Onlar, gerçekten mutlu insanlar. Yazılarındaki ironik zenginlik ve geyik
fazlalığı beni de neşelendiriyor. Keşke bu neşeyi 70 milyon paylaşabilsek.
Yoksul halkımız,
üniversiteye giden gençlerimiz, “Kürt Sorunu”muz, işgalci
Amerikancılar, herkes bu neşeden nasibini alıp, evrensel bir dünya kardeşliği
kurabilsek. Ve sonra Batılı filozoflar bize “Yahu dünyaya çekidüzen veren bu
muhteşem neşenizin kaynağı nedir?” diye antropolojik araştırmalar yapıp bize
sorular yöneltseler, biz de batılılara şöyle desek: “İşte savaşları durduran,
yoksulluğu gideren, Afrika’yı doyuran, bu büyük neşemizin
kaynağı, Özal’ın
mucizesidir, çünkü Özal sadece başbakanlık yapmadı, bir de Hadi Uluengin, Reha
Muhtar, Engin Ardıç gibi dünya dıngıllarında olmayan bir yazar kuşağımız
olduğunu ve onların Punkçı Mevlana, Punkçı Bektaşi
üsluplarıyla bütün ülkemize
kardeşlik öğrettiklerini gösterdi. Başyazılarıyla buna her gün şahit olmaktayız.
Buyurun, Amerikan askerlerinize siz de okutun. Siz de Felluce çöllerinde, katıla
katıla gülmekten yıkılın. Siz de nükleer
bombaları bırakıp Engin Ardıç ve Serdar
Turgut gibi kahkaha bombalarıyla Ortadoğu’yu neşeye boğun...”
Serdar Turgut’la aranızın iyi olduğunu söylüyordunuz fakat?
Gerçekten, samimi,
dürüst bir insan. Ancak, onu büyüten meyveler ve onun
beslenme şekli çok başka. Onunla arkadaşlık yapmak isterim. Ama ben böyle bir
günde nedense insanları dava arkadaşı gözüyle görüyorum, ahlak arkadaşı olarak
görüyorum.
Ahlak da bir beslenme şeklidir. Bu beslenme şeklimiz, bizi farklı
yerlere koymuş olabilir. Güzel olan da budur. Ama onur ve ahlak noktasında benim
espri yeteneğim yoktur. Yapan olursa da ağzını burnunu dağıtırım. İroniyi her
yere
sokamayız. İroniyi eğer her yere sokuyorsanız, o zaman siz eşeklik
ediyorsunuz. Serdar Turgut’un bana dair yazdığı son yazısına da cevabım budur.
Ben onurum kırıldı diyorum, herif hâlâ dalga geçiyor, ne diyebilirim? İyi
dalgalar. Allah sizi dalgalı dalgalı büyütsün. Engin Ardıç geçen günlerde
Faşizmi ve Faşistliği anlatmaya çalışıyordu. Mümkün değil, beceremez. Ben ona
Faşistin kim olduğunu söyleyeyim. Faşist, siz açken veya siz işkence
altındayken
size fıkra anlatan adamdır.
Yeniden büyük medyada yazmayı düşünüyor musunuz? Yoksa tövbe mi ettiniz?
Teklifler var mı?
Değil yeniden büyük medyada, ekmek parasına, genelevde dahi
çalışırım. Ben,
bir insanın her yerde işini düzgün ve dürüstçe yaptığı takdirde başarabileceğine
inanıyorum. Bu yüzden, her yerde yazabilirim. Ben sadece yazılarımdan
sorumluyum. Ve artık bu gerçeği bütün dünya biliyor: Yazarları
gazete gazete
değil, yazar yazar diye ayırıyorlar ve tanımlıyorlar. Uzun yıllar içerisinde
hukuk bilgim, sataşma bilgim, mesafe bilgim, düzey bilgim, fazlasıyla
derinleşti, olgunlaştı.
Büyük medyadan teklifler var
mı?
Birçok. Ve şimdi ismini veremeyeceğim büyük televizyonlardan, SkyTürk’teki
programım yüzünden, biraz ayaküstü, biraz ağız arama, biraz “Ne dersin?” diye
fikrimi yoklama türünden teklifler
alıyorum. Ama yazılı basından almam mümkün
değil. Çünkü benim yazarlığım, hem holding çeşitliliğine karşı, hem de fikir
dergisi olan, ideolojik çeşitlilikteki gazetelerle savaşla geçti.
8sutun.com
Nihat Genç'e soru sormak için tıklayın
www.nihatgenc.com
|
| |
Ortalama Puan: 4.37 Toplam Oy: 37

|
|