İran’a adım attığımız gün Edward Said’in öldüğünü duyduk. Edward Said hem
Filistin’in vicdanıydı, hem aydınların. Hocamızdı. Hristiyan bir aileden gelen
Edward Said, Şarkiyatçılık (oryantalizm) kitabı ve birçok eseriyle gözlerimizi
açtı. Doğu topraklarının bu güzel evladını saygıyla yadedelim.
Hayatımda kazandığım ilk fazladan paraları Suriye ve İran gezilerine harcadım,
sizler beni okumasaydınız, para biriktiremeyecek, İran’a gidemeyecektim,
yıllardır beni bağrına basan okuyucularıma teşekkür ediyorum. Çocukluğumdan beri
rüyamdı, ilk gideceğim dünya ülkesi ya Şiraz olacaktı ya İsfahan!
Tüm divan edebiyatımızı derinden etkilemiş Hafız, Şiraz’da yatıyor, Yahya
Kemal’in ”Hafız’ın kabrinde her sabah bir gül açar” dediği, Hafız’ın
kabrini ziyaret yine mümkün olmadı, ama tekrar gideceğiz. Bir şiirinde, “bu
gece hikayeyi sabah dek uzatın” diyen Hafız’ın sözüne uyup, bu hikayeyi
sabaha dek uzatacağız.
Ailem otuzbeş yıl Paris’te kaldı, yeğenlerim Paris üniversitelerinde okudu.
Pasaport üstüne pasaport çıkarttılar, gitmedim. Henüz 15 yaşlarında ne
biliyordum ki, gidersem doğuya giderim, diye tutturmuştum. Galiba, beş
yaşlarında annemin memleketi Erzurum Horasan’ın çağrışımı olmalı. Erzurum’un
kasabası Horasan’dan, o asıl, büyük Horasan ülkesine gitmek sevdaydı benim için.
Bugün 47 yaşındayım, o büyük ülkeye gittim. Şiraz’ı ve Persopolis’i yine
göremedim, olsun, bir-iki yıl içinde arkadaşlarla anlaştık, mutlaka gideceğiz.
Şimdi, elimin altında Şiraz ve Persopolis’i anlatan kitaplar, İngilizcesinden
çözebildiğim kadar çözmeye çalışıyorum. Ama İsfahan’ı gördüm. Aceleydi,
Nizamülmülk’ün mezarını, şehrin dışındaki Zerdüş tapınağını ve birçok yeri
göremedim. Ağlaya ağlaya gezdim İsfahan sokaklarını. Siz de gidip gezin memleket
memleket bu doğu diyarını.
İstediği kadar yağmalasın Batı, Amerika, neden tükenmez hiç bu hazineler
anlayın. Usta sanatkarların huzurla pişirdiği köprüler, bahçeler, saraylar!
Tadın bu yemeğin lezzetinden. O eski saltanat kamaştırsın gözlerinizi...
Gördüm işte İsfahan’ı. Bahtiyarım. Fikirlerim, aklım, kimliğim herşeyim yerine
oturdu. Artık bir daha karışmaz kafam. Bir yazar olarak neyi savunacağımı iyi
biliyorum, birkaç hafta durmaksızın yazarım. Kültürün, mimarinin, dinin, şiirin,
soylu ve zengin insanların ülkesini görmüşüm, artık, kim tutar beni.
Ermişim, hacı olmuşum. Şiraz’ı görseydim, tam hacı olacaktım. Şimdilik, yarım
hacı! Doğuyu, İslamı, Türklüğü bir türlü genlerimden çıkartıp atamıyorsam, bunun
tek sebebi: İsfahan!..
İsfahan, İsfahan, İsfahan!. Ne desem abartıyor diyeceksiniz, tuğlaların
herbirini altın külçelerden yapın, yinde de İsfahan gibi bir şehir, olamaz
diyeceksiniz. İsfahan, tarihin en güzel şehri. Zaten asırlar boyu İsfahan için
“dünyanın yarısı” demişler. LeMan Dergisi’nden Vedat Özdemiroğlu’nun güzel bir
sözü var: “Sanki bütün güzel eğlenceler ben uyurken oluyormuş gibi bir his var
içimde!”. Aynen böyle oldu, İsfahan orada, biz burada uyumuşuz. Şu masalcı
Fantaino’nin de güzel bir sözü var, Vedat’a cevap veriyorum: “Uyurken,
başkalarının gözüne güvenme!” Bu yüzden, başkasının anlatması yetmez.
Göreceksin. Mimarinin şiiri, şiirin bahçeleri, felsefesi, taşın matematiği,
şahları, isyanları, baştan sona sanat felsefesi, sanat tarihi:
İsfahan!..
Şair ve yazarların hacı oldukları yer vardır, biri İsfahan, diğeri Şiraz!
Şimdi yarım hacı oldum. Artık elimi öpebilir, pilavımı yiyebilirsiniz. Bu hacı
kardeşinizin kapısına ya da özgeçmişine şöyle bir not düşülecek: “İsfahan’ı
gördü!..”
Nereye gitsem, duygulu bir şarkı çalıyorlar. Heryerde o şarkı. Tahran dışında
sinema platosunu geziyoruz. Eski mahalleler yapmışlar. İmam Ali filmini
çektikleri eski Medine, tıpatıp, sokak sokak orda duruyor. Yanında, bir Roma
şehri... Roma şehrinin ortasında Güzel Sanatlar öğrencileri. Başlarında şefleri,
kucaklarında sazlar, aynı şarkıyı çalıyorlar. Duygu ve hayranlıkla İranlı
kızların oluşturduğu saz heyetini dinliyoruz. Yine o şarkı. İran’ın en havalı
eğlence merkezlerine gidiyoruz, adı: “Alighapoo”, duvarlar süslü, sütunlar,
esrarlı bir güzellik. Şarkılar, türküler gırla gidiyor. Kürt bir grup ellerinde
defler çılgınca çalıyor büyülüyor. Vecde girerek deflerle sololar yapıyor,
kendinden geçiyorlar.
Ne böyle delirmişçesine çalınan defler gördüm, ne tüm
salonu transa sokan bir grup...
Sonra Azeriler çıkıyor, bildiğimiz tanıdık
şarkılar geçiyor: “Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...” Sonra “sarı
gelin”i çalıyorlar. Birden, yine o şarkı, salon topluca söylüyor. Şarkı
çalınınca, salon, derin bir huşuyla sessizliğe gömülüyor. Ne kadar seviyorlar bu
şarkıyı. Bizim, “Burası Muştur” türküsü gibi herkesin dudaklarında ortaklaşa
mırıltılar. Kitapçı dükkanlarından, ki, çok lüks dükkanlar, İran klasik
şarkılarını topluyorum, bizim Kani Karaca, M.Nurettin Selçuklar gibi adamları
topluyorum. İşte günlerdir dinliyor, doymuyorum. Her biri bu şarkıyı kasetlerine
almış. Nedir bu şarkı. İçinde ne var. İranlılar bu şarkıyı neden çok seviyor?..
Öğreniyorum, bu şarkı değil, İran milli marşı. Sözleri şöyle başlıyor: “Ey İran
Zengin ve Güzel Ülke! (Ey İran marze por goher)..” Ancak, bu milli marş, resmi
marş değil, devlet resmileştirmemiş ama resmi olarak da söyleniyor, devrimden
önce de söyleniyordu, şimdi de. İranlı kızlara, günde yüz kez söylüyor yine
doymuyorsunuz, diyorum. Gözleri dolu, her defasında tüylerimiz diken diken
oluyor, diyorlar. Marş, o kadar duygulu, o kadar güzel ki, gerçekten doymuyor,
bal, şeker yer gibi söylüyorlar. Dönene kadar dilimde işte bu sözler: “Ey İran
Zengin ve Güzel Ülke!”...
Tahran, Ankara’ya çok benziyor, ama, Ankara’nın üç-dört katı büyüklükte. Tam bir
metropol. Nüfusu için 18 milyon dediler, inanamadım. Herkes araba kullanıyor.
Gündüzleri trafik kilitli. Gıdım gıdım gidiliyor. Vaktiniz yollarda heba oluyor.
Tahran’da onlarca büyük müze, tarihi yer, herbirini görmek aylar alır, halkın,
caddelerin içine karışıyoruz. Sonra, Tahran’ı baştan sona görmek için gece
trafiğine çıkıyoruz. Gecenin ikisi, yollar bomboş. Bir araba kiralama servisi
buluyoruz. Tahran’da herşey devletin, oto kiralama da... Ancak, şoförü onlardan.
Üç saat sabaha kadar Tahran’ın boş sokaklarında geziyoruz. Tahran’ın dörtte üçlük
merkezi yerlerinde ne camii var, ne ezan sesi...
Ezan sesi yine varoşlarda. Bitmiyor Tahran! Tahran’da her üç kişiden biri
Azeri...
İranlılar bizim lazların fıkraları gibi, gün boyu Azeri şivesini taklit ediyor,
Azeri fıkraları anlatıyor. Azeriler iki tür, birincisi iyi Türkçe konuşan, ki,
sayıları çok az gittikçe yokoluyorlar. İkincisi, birkaç kelime Türkçe konuşan,
bunlardan milyonlarca var. İran’da tüm işlerimizi bu az Türkçe bilen Azeriler
sayesinde yaptık. Bir üniversiteli çocuğa Azerilerin neden dillerini unuttuğunu
söyledim,
“herkes ekmek derdinde, can derdinde” dedi. Ne Amerika. Ne Humeyni, ne rejim,
bu soruları kime sorsak, lafı değiştirip, açlıktan, yoksulluktan dert yandı.
Burada yazmaya utanıyorum, arabalarında bizim pop, arabesk müziğin kasetlerine
çokça rastladım. Hatta, üç tane üniversiteli genç kız bize, “Müjde Ar, İbrahim
Tatlıses’in kızıymış!” dahi dedi...
Bir azeri şoföre, “Mollalarla aranız nasıl?” dedim, “götümüze ağaç
sokurlar” dedi.
Türk olduğumuzu öğrenince çok mutlu oluyorlar, durmaksızın “hoşolduk, hoşbulduk,
hoşgeldiniz” gibi, içinde “hoş” kelimesi olan cümleleri bolca kuruyorlar. Türk
olduğumuzu öğrenince, mutlaka kıyak geçmeye çalışıyorlar, ya parayı tam
almıyorlar, ya fazlasıyla misafirperver davranıyorlar. Bir Azeri şoföre
bahşiş verdik, kendine hakaret saydı, almadı.
İranlılar, iyilikleri, sözleri, davranışları, yakınlıklarıyla gönlümüzü
fethetti, bizi nasıl seviyorlar, nasıl derinden, candan ilgi gösteriyorlar.
Hayatımda Türk olup bu kadar adam yerine hiç koyulmamıştım. Birkaç dakika sonra
zaten İran’ı unutuyor, kendinizi Sivas’ın, Ankara’nın bir sokağındaymış gibi
hissediyorsunuz. Çünkü, İranlılar’ın, kaşları, gözleri, duruşları, yüzleri,
samimiyetleri, herşeyleriyle bize çok benziyor, benzemek dahi fazla, tıpatıp
bizim halkımız. Türkiye’ye dünya milletleri içinde bu kadar benzeyen başka ırk,
kavim, kültür, memleket, yok. Bütün bunları görünce, molla, Humeyni, İslam,
rejim, baskı gibi düşünceler seyahatinizde ikinci sıraya düşüyor, hatta
önemsizleşiyor. Bunun çok köklü sebepleri var. Bizler Anadolu’ya İran toprakları
üzerinden geldik, asırlar boyu İran’da Türk boyları hükümdarlık yaptı. İşte
Safaviler, işte Afşar, Kaçar hanedanlıkları. Birbirimize öyle karışmışız ki,
kaş, göz, yüz, söz, siyaset, fıkra, şiir, mimari, ev hali, sokağımız,
muhafazakarlarımız, herşeyimiz ortak ve aynı!..
İran, bir kadınlar ülkesi. Kadınlar, geceyarılarına kadar heryere tek başlarına
gidebiliyor. Sokaklar, nargile kahveleri, parklar, dükkanlar, daireler,
bankalar, her yer kadınların işgalinde, müdürleri, yöneticileri, önde gelenleri,
hep kadın. Şaşıracaksınız, bizim TV’lerden gördüğümüz tümü çarşafla örtülü
kadınların oranı yüzde bir kadar. Yüzde doksandokuzu bizim Anadolu’da yarımbaş
tarif ettiğimiz, başı önden açık, eşarp giyiyor. İslam’ın, Şia’nın bu büyük
İslam İdeolojisi savaşı da kadın kıyafeti üzerinden yaşanıyor. Şia’nın cinsel
serbestliğe izin veren hükümleri biz Sünniler’in aklı almaz, ama hepsi devrim
öncesinde kaldı. Mesela, Şia’da, kısa nikah (muta) vardır, günlük ilişkiler için
dahi geçici nikah kıyabilirsiniz, şimdi, devrimin düzenlemeleri daha sıkı.
Kadınlar tümüyle tunik giyiyor. Tuniğin altından da pantolon. Tunikler iki
yandan yırtmaçlı. Kabul gören yaygın renk siyah. Ancak, kurşini, beyaz, bej,
açık kahve gibi renkler az da olsa var. Genç kızlar renkleşmenin gittikçe
artacağını, artmakta olduğunu söylüyor. Hatta kılık kıyafet serbestisi gelse
dahi, siyahı, İranlı kadınlar soylu ve karizmatik bulduğu için, siyahdan
vazgeçilemeyeceğini söylüyorlar. Tahran sokaklarından Devrim muhafızları
çekilmiş, sağda solda polis görmek zor. İktidar halkın arasından çekiliyor,
kadınlar gittikçe daha rahat yürüyor, giyiniyor...
Önce başörtüsünden başlayalım. Önden perçemleri düşen kadınlar, gittikçe
eşarplarını arkaya doğru açıyor. Başlarındaki eşarbın milim milim arkaya doğru
açılması, devrim yasaklarını yırtma girişimi gibi de algılanabilir. Çünkü böyle.
İslam Devrimi dediğimiz şey sadece kadınların kıyafetlerinde görülüyor. Ve
kadınlar devrimi bir kağıt gibi yırtıyor. Sokaklarda kadınlar iki adımda bir
kayan eşarplarını düzeltiyorlar. Yani, elleri sürekli eşarplarını düzeltmekle
meşgul, sürekli toparlamakla...
İşte siyasal kavga bu iki adımda bir, evet, iki
adımda bir arkaya düşen eşarplarını tekrar toplamakla veriliyor. Eşarplarının
iki adımda bir arkaya düşmelerinden memnun görünüyorlar, bu tavırları onları hem
kadın, hem devrimci-reformist, yani, direnişçi yapıyor. İran’daki büyük
mücadelenin en büyük parçası, işte bu omuzlarına düşen eşarpları...
Eşarplar daha ne kadar açılabili? Başlarındaki örtüyü daha ne kadar
sıyırabilirler? Şimdilik çok büyük mesafe almış durumdalar, başın yarısı tamamen
açık. Bütünüyle kapalı baştan buraya kadar ilerlemeleri, yarıya kadar yol
aldıklarını gösteriyor ve İran’da karşı bir devrim oluşuyorsa, işte o da, bu
yarımbaşın yavaş yavaş açılması...
Muhafazakarlara karşı savaşın ikinci bölümü tunikler üzerinden veriliyor ve bu
kavgayı da şüphesiz yine kadınlar veriyor. Dinleyin. Tunikler dizlerinin üstüne
düşüyor. Ancak, dizin çok üstünde kısa olanları da var. Geçtiğimiz yaz çok kısa
tunikler moda oldu. Ve ahlaka mugayir bulunarak dükkanlardan tunikler toplandı.
Bir dedikodu da bu kısa tuniklerin Türkiye’den geldiği. Tunik savaşı başörtüsü
savaşından da önemli. Şimdi kadınlar, tunikleri streç, yani, darlaştırmaya
başladı. Ki, Tahran’ın ünlü caddelerinde göğüslerini çok belli edip, dışarı
atacak kadar dar tunik giyenler var. Hatta, genç kızların çoğunda arkadan
popolarını tamamen belli edecek darlıkta tunik giyenlerin bolluğuna hayret
ettik. Başka yöntemler de izliyorlar. Diyelim, kot pantolonlarının altından
çorap giymeyip, pantolon paçasını kıvırıp topuklarını çıplak gösteriyorlar.
Zaten ayaklar tamamen serbest ve ayak tırnakları iranlı kadınların istisnasız
ojeli. İranlı kadınlar, serbest olan yüz bölgesine, yani, dudak ve gözlerine,
dünyanın hiçbir ülkesinde gösterilmeyecek kadar itina gösteriyor. Dudağı ve
gözleri boyasız, hatta, aşırı boyasız tek kadın yok. Gözler ve dudaklara çok
özel hassasiyet yalnız baskılarla ilişkili değil, bu kara, sürmeli gözler İran
kültürünün merkezini oluşturuyor. Her kadının gözlerinde sürmeler, farlar...
Sinema afişleri, bayilerde dergiler, her yer kadın resimleriyle dolu. Erkekler
tüm bu resimlerde ikinci planda. Kadınlarla oturduk, kadınlarla konuştuk, İran
gözlemlerimizi belirleyen kadınlar oldu, modern, kültürlü insanlar. Çok
sinirliler, giyimleri konusunda ikaz edilmeleri hiç hoşlarına gitmiyor, bizim 12
Eylül öncesi gibi, gerilimli, elektrikli büyük bir siyasi tartışmanın içindeler.
Siyasetin motoru ve elektriği kadın kitlelerinin üstünde, ancak, ne ülkedeki
reformistler ne dışardan bakanlar, reformun gerçek direnişçilerinin kadınlar
olduğu vurgusunu hiç yapmıyor! Kadınlar, elektrikli bir ızgara gibi İran halkını
altan alta büyük bir siyasi kavgaya ortak ediyor! Yani, İran’da birşeyler
değişecekse bunu kadınlar başlattı, kadınlar bitirecek. En ateşli konuşan onlar,
habire tartışıyorlar. Yollarda rahat yürüyemediklerini söylüyorlar,
sevgilileriyle elele yürüyemediklerini dillendiriyorlar, oysa değil, İran’da
birbirine sokulmuş, elele, çok sevgili gördük, ama yetmiyor! Kadınlar gece
yarılarına kadar rahatça sokakta, birkaç bin kişi değil, otuzbin kişi, elli bin
kişi gibi büyük kalabalıklar topluca büyük parkları, bahçeleri dolduruyor.
İslamcılarla bir dertleri yok, müslümanlığı çok seviyorlar, ama süslenmek ve
rahat etmek istiyorlar. Yani kendi kadın özgürlüklerini dine karşı bir yere
koymak istemiyorlar. Gecenin birinde, ikisinde, aileler, genç kızlar sereserpe
parklarda, çay bahçelerinde...
İran’da birşeyler değişecekse bunu kadınlar yapacak. Humeyni’nin devrimci
kitlesi yoksul müslümanlardı, şimdi, reform hareketinin devrimcileşen kitlesi
İran’ın modern, okumuş, kültürlü genç kızları. Rahat konuşuyor, rahat hareket
ediyor, tartışıyor, süslenip püslenip sokakları, kahveleri, parkları,
sinemaları, üniversiteleri dolduruyor. Bizim aydınlarımızı memnun eden şey,
kadınların sosyal hayattaki öncüğünden çok, kadınların “kültürü” ve seçkin
beğenilere sahip olması. Siyasi mücadelenin büyük kitlesini kadınların
oluşturması anlamlı. Çünkü yasaklar, kadın giyimi üzerine. Keyfi, düzeni
bozulan, kadınlar. Aslında, iktidarla, muhafazakarlarla, reformistler arasındaki
kavganın kıyafet dışındaki talepleri hemen düzenlenebilir, çözümsüz olan, kadın
kıyafeti yasakları. Yani, İran’da her kadın, siyasi, her kadın siyaset
konuşuyor. Ve İran’da kadınların yüzde doksandokuzluk bölümü reformistlere
destek veriyor!
Kafanız karışmasın, İran’da reformistler de “İslamcı”, “İslam Devrimi’nden
yana”. Henüz birbirine “vatan haini..” diyecek sert bir üslup hiçbirinin aklının
ucundan geçmiyor. Kafanız karışmasın, devlet dairelerinde çalışanların büyük
bölümü de “reformist”.. Kafanız karışmasın, tepedeki okumuş mollalar da gizli
gizli reformistlere büyük bir aşk besliyor, onlar da kendi devrimci
gençliklerini görüyor! Kafanız karışmasın, devrimin yasaklarından, eksiklerinden
reformistler kadar devleti yönetenler de şikayetçi... Kafanız karışmasın iktidar
(muhafazakarlar) özelleştirmeden yana, reformistler özelleştirmeye karşı! Yani
İran’da, “Humeyni” yalnız kalıyor!
Al-Zahra Üniversitesi’nin rektörü Zehra Rahnavard Hanım’ın kitapları Türkçeye de
çevrildi, bu kadın, eski başbakanın kadını ve Tahran’da bugün kızların okuduğu
güzel sanatların başında. Yani, İslam devrim ideolojisinin simge isimlerinden
Zehra Hanım. Kullandığı üslup beni şaşırttı. Sizler, Hititler’in ülkesi
Anadolu’dan geldiniz, dedi, bizler Persler’in çocuklarıyız... Bu arkaik tarihe
vurgu, İran İslam Devrimi’nin geniş bir kültüre sahip çıkmasını gösteriyor,
çünkü, tartışmanın merkeziasıl burada geziniyor! Yavaş yavaş anlatalım.
Benim gördüğüm şu, İran’da çatışma laik-şeriat yani reformistlerle
muhafazakarlar arasında değil, daha köklü sebepleri var. 1960’lı yıllarda
Humeyni, Kum kentinde hocalık yapar. Başına topladığı öğrencilerle hareketli bir
İslam’ı tartışmaya başlar. Şah’ın dikkatini çeker, çatışmalar başlar. Kum
kentinde ünlü Fevziye Medresesi, ki, altı yüz yıllık geçmişi var. Humeyni’nin
evi de Kum kentinde. 11 imamdan 8. İmam Rıza’nın kızkardeşi Masumiye’nin türbesi
de Kum’da. Bu “türbeyi” görmeden Kum anlaşılmaz, İran Devrimi hiç anlaşılmaz.
Bizim Mardin’i düz ovada düşünün. Hem Fevziye Medresesi hem Şiiler’in İmam
Rıza’nın türbesinden sonra İran topraklarındaki en büyük manevi mekanı
Masumiye’nin türbesinin Kum’da oluşu, buradaki müslüman hareketliliği
yoğunlaştırıyor. Üstelik Kum çok sade, basit, hatta çok yoksul. Tarım zayıf.
Burada müslümanlığı “yoksulluğun” büyüttüğü çok açık. Masumiye türbesinin ibadet
olarak kullanılış şekli de derin şiiliği bize iyi anlatıyor. Bizim Eyüp Camii’ni
dörtle çarpın, iç içe geçmiş büyük salonlar, geniş avlular, içinde Şiiler,
aileleri, çocuklarıyla yatıyor, uyuyor, yemek yiyor, türbe içinde uyuyan
kadınların üstünden atlayıp yol alıyorsunuz. Ayrıca, minarelerin, sütunların
güzelliği, türbe içinin süslemeleri, fazlasıyla ışıklı, geometrik, mozaik
işlemler şaşırtıcı derece abartılı... Her taşı ustalıkla işlenmiş, ayılan,
bayılan, kendinden geçen, ağlayan kalabalıklar. Fevziye Medresesi daha yüksek ve
saygın bir yapıya benziyor, üniversite...
Şehrin geri kalanında bir şey yok. Ayetullah adayları, bizim molla dediklerimiz
burada yetişiyor. Tüm İran’ın molla ihtiyacı neredeyse burdan karşılanıyor! Yeni
bir yapı yok. Ve İran’ın diğer kentlerinde görülmeyecek kadar kapalı burası!
Sanki İran Devrimi buradan yönetiliyor! İdeolojik merkez burası gibi.
Bu şehrin 1960’lı yıllardaki halinin çok daha yoksul olduğu ortada. Humeyni
talebeleri burda başına topluyor! Gittik evini de ziyaret ettik. Kerpiç sıvama,
basit birkaç odası ve bir küçük avlusu olan tek katlı bir bina. Şah’ın askerleri
1963’te Kum’u kan gölüne çeviriyor. Fevziye Medresesi’nde üç-dört bin kişi,
ölüyor. 1979 yılındaki büyük devrime giden yol, işte bu çatışma ve
ayaklanmaların tarihi olarak ilerliyor.
Şimdi, burayı iyi anlayalım. Kum’da büyüyen İslam, İslam kültürü, şüphesiz
Avrupa görmüş insanları da içine alıyor. Ancak, birşeyi görmezden geliyor.
Kum’da şekillenen İslam İdeolojisi, İran’ın arkaik tarihi, yani hakiki tarihi
Persler’i, Pers İmparatorluğu’nu bir kültür olarak gündemine almıyor. Persler’in
ardından miladın ilk yıllarında kurulan büyük Sasani imparatorluğu da bu islam
devriminin aktüel tartışmalarında hiç yok. Bunu şuna benzetebilirsiniz, doğudan
İstanbul’a gelen birkaç şeyh, İstanbul’u fethedip iktidara oturuyor, bu şeyh, bu
toprakların geniş ve büyük kültürüyle ne kadar ilgilenebilir? Ki, hem Pers
imparatorluğu, hem de Sasaniler, şaşaalı kralları, şaşaalı saraylarıyla tüm
Ortadoğu imparatorluklarını derinden etkiledi, diyelim Abbasiler’i,
Selçuklular’ı, Osmanlılar’ı... İslam devriminin tarihsel başlangıcı, İran
topraklarına Arap atlılarının girdiği, yedinci, sekizinci yüzyılda başlıyor. Bu
tarihten sonra bu topraklarda kurulan büyük imparatorluk ise Safaviler.
Safaviler Türk! Üstelik, yine Türk olan Osmanlı’yla savaşıyor. Bu büyük Türk
imparatorluğunun estetik, mimari, sanatsal çabaları bugünkü İran’ın büyük
kültürel hazinesini oluşturuyor. Safaviler’den sonra, Afşarlar, Kaçar
hanedanlıkları...
Ve 1. Dünya savaşından sonra Rıza Şah’ın babası. Kendini aryenlerin şahı ilan
ediyor. Aryen kim? Aryen, yani İran, yani, Ari ırk, şu Hitler’in sulandığı,
Alman ırkının teorisini kurduğu... Ari, Aryen.. İran sokaklarında tamamen
sarışın, renkli gözlü, aryen, bugün dahi görmeniz mümkün. Belki de bu ırk
teorileri çok zorlama, çünkü tarihi bilinemeyecek kadar eski. Ve İran dilinin
Hint-Avrupa oluşu, arkalarında Pers imparatorluğu, Sasaniler oluşu, dünyanın en
büyük en mükemmel şairlerini ve şehirleri İsfahan’ı, Şiraz’ı arkalarına almış
olmaları, İran’da bugün yaşayan her insanın “kültürünü”, “kimliğini”
oluşturuyor!.
Bu büyük ve uçsuz bucaksız zengin geçmiş, İran İslam Devrim İdeolojisinin
ufuklarının çok ötesinde! Bugün her İranlı yurttaşın kalbi, ruhu, işte bu
şaşaalı, artistik, tarihi, şairane geçmişle şekilleniyor. Yolda şaka olsun diye
önümüze gelen her genç kızdan Hafız’dan, Hayyam’dan şiir okumasını istedik,
ezberlerinden okudular. Hatta, avukat, yazar İranlı kadınlara, bu topraklarda
sizi en çok etkileyen şey nedir, dedik... Anlaşmış gibi bu “örtülü” bayanlar,
Persopolis, dedi...
Persopolis, Persler’in iki bin beş yüz yıl önce kurduğu şehir!..
Buradan çıkan sonuç şudur, İranlılar müslüman da olsalar, dinlerini,
devrimlerini çokta sevseler, onları büyüleyen İran kültürü ve tarihi... Hepsinde
bu büyük kültürün gururu, vakuru canlı canlı yaşıyor! Kendilerini yerkürenin en
soylu, en şaşaalı kültürünün çocukları olarak görüyorlar. Böyle olunca,
beyinleri, yürekleri, projeleri fazlasıyla uzakları gösteriyor...
Kum şehrinden kalkıp gelip Tahran’da iktidarı ele geçiren Humeyni ve mollalar,
geçtiğimiz yirmi dört sene içinde, bu büyük geçmişe yakışır tek bir mimari,
estetik eser üretemedi. İran’ı, dünya devletleri içinde o soylu yerine koyamadı.
Bir edebi, şiir, sanatsal, mimari çabanın içine giremedi. İranlılar,
devrimlerini çok sevdi, ancak, devrimin önderlerinden bu tarihi, zengin, güzel
ülkenin şanına yakışır birşeyler bekledi. Olmadı! Şimdi, İranlılar,
ayetullahları, İslamcı, rejimin bekçisi oldukları için değil, yaşadığımız bugüne
dair siyasi, estetik, sosyal, felsefi tavırlarını küçümsüyor, beğenmiyorlar.
Burnu büyük, kültürleriyle gururlu İranlılar’ın mollaları sevmesi mümkün değil.
Tuhaf bir şey sezdim, mollalar da, bu büyük İran halkının beğenisini kazanmak
için hani nerdeyse, ezikçe, boynunu bükerek onun kalbini hoş tutmaya çalışıyor,
sübvansiyonlarla ya da sokaklardan devrim muhafızlarını çekerek, bu halkı fazla
zora sokmak istemiyor. Yani, İran halkı, İslam Devrimiyle bu büyük medeniyetin
yavaşlayıp durduğunu, tek adım atmadığını düşünüp, mollalara karşı duruyorlar.
Bunun üstüne, dünya petrolünün yüzde altısına sahip İran’ın, açlıkla, yoksulluk
kelimesiyle yanyana gelmesini tam bir rezalet olarak görüyorlar. Çünkü, petrol
zenginiyiz, açlık, İran’a yakışmaz, diyorlar. Dev bir petrol ülkesinin
yoksullukla başbaşa kalması bu büyük iranlı’nın ağrına gidiyor...
Laik-şeriat tartışmasından çok, benim gördüğüm kasabalı-şehir çatışması, üstüne,
iktidarın bol kesimli koyu yeşil, koyu kurşini, koyu kahve pantolonlu
memurlarını görünce, dünyaya açılmış bilim kadınlarının ev içlerine
sığdıramadıkları dünyalarının trajedisini iyice kavradım. Reformist kanadın
gazeteci ve yazarlarının da giyim kuşamları beni şüpheye düşürdü, yoksa dedim,
gerçek İran, evlerde, ya da İran’ın dışında mı?
Türkiye’den bizler, dışardan batılılar, ajanslar, ilk elden burada laik-şeriat
(muhafazakar-reformist) tartışmasının kol gezdiğini söylüyor. Tam böyle değil.
Büyük siyasi elektriklenmenin arkasında yatan derin tartışma, devrimci
müslümanların İran’ın büyük geçmişine yakışır, mimari, estetik, ticari, sanayi
ürünlerini üretmemesi...
Bunun sebepleri var, yani bahanesi, İran molla rejimi, Irak’la 8-9 yıl süren
savaşın bellerini büktüğünü söylüyor. Bugün İran sokaklarında Humeyni resimleri
çok az. Humeyni’siz Tahran, diyebiliriz. Ama Irak savaşındaki şehitlerin resmi
bolca apartmanların yan duvarlarına asılmış. Özal, Tahran’a gittiği gün dahi,
Irak bombaları Tahran’a düşmüştü. Cuma hutbesinde hoca Amerika’ya karşı bağırıp
çağırdıktan sonra, gündemine Irak’ı aldı, iki cümlesi çok şeyi anlattı: “Ey
Saddam, bize neler eden Saddam, nerdesin... Nerdesin?”.. Aynı hutbede hoca,
reformist gençlerin taleplerine de değindi... “Ah gençler bir bilseler Şah
zamanını... O günleri hatırlayıp şimdiki İran’a şükretseler!” gibisinden bir
cümle.
Aynı hutbede hoca bize de dokundurdu: “Komşumuz Türkiye, Mustafa Kemal’le dinle
devlet işlerini ayırdı. Bugün İran’da devlet dinin emrinde. İslam devriminin
kıymetini bilin...” gibisinden ... Ayrıca, sigara içmemenizi rica ediyorum,
gibisinden bir cümle de sarfetti.
Cuma namazları her şehirde tek bir camiide yapılıyor. Tahran’da ihtilalin
başladığı Tahran Üniversitesi’nde. Cuma günü yollar kesiliyor, trafik duruyor.
Herkes cumaya gidiyor. Ancak, muhalif reformistler karşı bir eylem tarzı olarak
devletin bu cumasına gitmiyor. Zaten Şia’da cumaya katılmak farz (zorunlu)
değil. Tahran Üniversitesi’ndeki cumaya katıldım... Cuma kılanları heyecansız,
coşkusuz buldum. Yine de İsrail ve Amerikan karşıtı sloganlar topluca atıldı.
Cumaya gelen gençler arasında, Tahran’da onbinlercesini gördüğümüz uzun saçlı,
örgülü saçları, biryantinli saçlı ve fazlasıyla modern gençlerden tek birini
göremedim.
Tahran’ın nüfus ve şehir büyüklüğü olarak Ankara’nın üç katı olmasına rağmen
cumayı kılanların sayısı kabaca tahminim bizden yirmide bir / otuzda bir daha
az. Ankara’da sadece Kocatepe camiinin kalabalığına eşit, bu cuma.
Ankara’da, Mustafa Kemal’in başkentinde cumaya koşanların sayısı, Humeyni’nin
başkentindekinden fersahlarca çok. Bizim toplumumuzda televole kültürüne rağmen,
toplumumuzun geleneklerine ve dinine derinden saygılı yüzde 15-20’lik çok sağlam
bir muhafazakar kültür var. İran’da yaşanacak hızlı bir değişim sonrası bizdeki
kadar inançlı kitleler bulbilecekler mi sorusu, önem taşıyor! Şu soru gittikçe
belirginleşiyor. Orta-doğu topraklarında müslümanlığı, kültürüyle yaşayan ve
müslüman kültürü, dini ayakta tutan ülke: Türkiye! Türkler, belki de Osmanlı
uygarlığının etkisiyle müslümanlığı çok zevkli, çok ince ve ruhlarına, günlük
hayatlarına yedirmiş durumdalar. İran İslam Devriminin müslümanlığı, hala
ideolojiden kurtulup hayata, geniş kitlelerin alışkanlıklarına giremedi. İran
İslam Devrimi hala propagandasını bez afişlerde yapıyor, yani, nerdeyse
üniversiteli sol bir grubun propagandısı gibi. Bu İslam Devrimi, çoktan
mimarisiyle, estetiğiyle, giyim kuşamıyla, sınai ürünleriyle halkın kalbine,
şehirlerin merkezlerine çakılmalı, süslemeliydi, olmadı. İran’da değişimle
birlikte esecek televole rüzgarlarını, kadınların tümüyle ipini kopartmalarını
dizginleyecek-dengeleyecek bir şey arayıp, durduk.
Sanırım korkumuz yersiz, çünkü, İran’da dingin, oturmuş bir aşk kültürü var.
Şarkılarına, caddelerine, İranlı olmalarına, geçmişlerine, dinlerine,
çocuklarına sinmiş bir aşk kültürü. Mesela, siyasi tartışmayı bizim gibi içinden
çıkılmaz mutsuzlukla açmıyorlar, aksine, aşkla konuşuyorlar. Eski kültür ve
mimarinin taşlara giydirdiği bu aşkı, kadınları, esnafı, üniversite öğrencisi
taptaze, canlı canlı yaşıyor. Yani, siyaset ne kadar içinden çıkılmaz sorunlarla
dolu olursa olsun, dünyayı, ülkelerini ve kendilerini hatta gizli gizli
muhaliflerini çok seviyorlar!
Sorun başka çünkü. Tahran’ın eski belediye başkanı Hüseyin Kerbaşçi. Bizim Melih
Gökçek’e benziyor, zevksiz, vasat...
Melih Gökçek’in Ankara’daki üst geçitlerini düşünün, çirkin yapılar, kimse
kullanmıyor. Kerbaşçi, Gökçekten de beter. Güya trafiği rahatlatmak uğruna,
Tahran’ın şehrin göbeğinden otobanlar geçirdi. Bugün tahran deyince, içinden
birbirine girmiş otobanvari caddeler geliyor akla, nerdeyse, sokaksız bir şehir.
Benzin çok ucuz, herkes araba sahibi. Paycan marka otomobili kendileri üretmiş,
herkesin Paycanı var. Bizim Anadol gibi, kendi mamülleri, modeli tuhaf,
Peugoet-Scoda karışımı bir tuhaf araba, kötü görünüyor. Bu kötülük tüm şehri
kaplamış, Tahran’ın simgesi Paycan gibi. Benzin bedavaya gelecek kadar ucuz
olunca, yürümek isteyen yok, herkesin altında Paycan. Fransızlarla dış
politikalarının neden bu kadar iyi olduğunu yollardaki bolca Peugoet’lerden
anlıyorsunuz. İran devleti seksen yıldır dış siyasetini böyle düzenliyor.
Ülkenin ekonomik pazarını, Almanya, Fransa, İngiltere arasında bölüştürüp,
dengeleyerek dış politikalarını çözmeye çalışmışlar. İran Pazarı’nın büyüklüğü
düşünüldüğünde, bu pazara mal satan bu ülkelerin keyifli İran dostluğu da ortaya
çıkıyor.
Ülkeye en çok gelen turist başta Japonlar, sonra Fransız, sonra İspanyollar.
Hemen herkes, turistlerin de başını kapatma zorunluluğu yüzünden yılda 15-20
milyar dolar turizm gelirini devletin heba ettiğini şikayetle dillendiriyor.
Tahran’ın lüks semtleriyle bizim lüks semtleri karşılaştırdığımızda, Tahran’da
lüks semt daha çok, lüks dükkan daha çok, bizdeki lüks tüketimden daha çok
mağaza var. Ancak, geniş kitlelerin alışverişe çıktığı dükkanlardaki kalite
vasatın altında. İşte, o büyük sorun da burada. Ortalama dükkanlarına
baktığımızda, tekstil, araba, çikolata, bisküvi, meşrubat, sigara bizim
ortalamamızdan çok geri. Yani, kaliteleri, ambalajları, tadları, lezzet ayarları
fazlasıyla düşük. İran, kaliteli mal üretemiyor. İran İslam Devrimi’nin
başarısızlığı da burada. Bu başarısızlık, reformistler tarafından aşılabilir de
görünmüyor, çünkü, İran’ın entellektüel gücü son yirmi yılda yurtdışına kaçıp
yerleşti. Okumuş, kültürlü, şehirli, bilimadamları, sanatçılar yurtdışında. Bu
insanlar İran topraklarına dönmeden, sınai, estetik, sanat, mimari eserleri
İran’ın bu haliyle üretmesi mümkün görünmüyor!
Bunlar benim düşüncem, hem iktidarın, hem reformistlerin evlerine, gazetelerine,
dükkanlarına gittiğimizde, ortak bir şekil, hem devleti, hem reformistleri
kuşattığını görüyoruz. Nasıl desem, masadan, perdeden, küllükten, kapılardan,
koltuklardan, sigaradan, giyimlerinden, konuşmalarından, zevklerinden oluşmuş
bir şekil. Bu şekilsizlik, modernizmle fazlasıyla yüz göz olmuş bizleri rahatsız
ediyor. Zayıf buluyor, çirkin buluyor, geri ve zevksiz olarak değerlendiriyoruz.
Baskı ve yasaklardan ve herşeyi devletin kontrol etme hastalığından doğmuş bir
zevksizlik hastalığı olabilir bu. Çünkü, İranlılar’ın beyinleri, aşkları,
kültürleri, kendilerini ve dünyayı algılama ufukları bizleri kıskandıracak kadar
ileri. Ancak, bir sonuç olarak şu ortaya çıkıyor, Orta-doğu topraklarını
kaplamış bir vasatlık... Bu vasatlık bizim de Suriye’nin de, Mısır’ın da,
İran’ın da geçmiş kültürünü utandıracak kadar çirkince büyüyüp, binalarımızı,
evlerimizi, beynimizi, TV’lerimizi, yazılarımızı, sokaklarımızı işgal ediyor!..
Bu vasatlığı, Melih Gökçek Ankara’da aşamıyor, Tv programlarımızda,
okullarımızda, marketlerimizde, bizler aşamıyoruz... Çünkü bu “vasatlığı”
üreten, İran’da da Türkiye’de de, yağlı yiyen, iri cüsseli, mankafa bir
bürokrasi... Neden bürokrasi doğu topraklarında ince yapılı, kemikli suratlı,
çelebi insanlardan oluşmuyor. Neden doğu topraklarında iktidar durmaksızın
tıkınan, taş yürekli, kaba insanlardan oluşuyor...
İnsan, çocukluğunun rüyası İran’da, İran’ın tarihsel, kültürel inceliklerini
ararken, bizim, tarikatçı siyasetciler gibi duvar gibi susan, zevksiz,
heyecansız insanlar görüp, üzülüyor!
Sorun, laik ve şeriat tartışmasının hem Türkiye’de hem İran’da aşılması,
demokrasinin ve özgürlüklerin daha köklüce yerleşmesi değil sadece. Sorun,
vasatlığın ve zevksizliğin aşılması. Aydınlarımız, öğrencilerimiz, esnafımız,
sanatçılarımız, orada, burada, geçmiş kültürümüzün
ruhuna-mükemmelliğine-ahlakına uygun yüksek zekada ve estetikte ürünler
üretmesi. Şarkıdan, lastikten, giyimden, mobilyadan, her türlü eşyaya kadar.
Kendi halklarımıza kaliteli kendi mallarımızı sevdiremezsek, bu her iki ülke de
batı pazarının kurbanı, yani kölesi olmaya devam edecek!
Bir rüya görün, sırt sırta vermiş iki büyük ülke düşünün, İran-Türkiye. İran
Türkiye’nin iki katı. Halkları, kültürleri, eserleri, şairleri, mimarileri,
konuşmaları, tavırları, ruhları bir. Tek bir halk gibi, çünkü tek bir uygarlığın
çocukları.
Yüzlerce yıldır sırtımızı döndüğümüz bu rüyalar ülkesi komşumuz, canımız,
kardeşimiz İran’a Türk aydınlarının, kapalı kapıları tekmeleriyle kırıp açarak
gidip görmeleri Türk düşünce Tarihi’ne yazılacak güzel bir nottur. Usul usul bir
devrim. Şunu, çok net gördük. Birileri İran’la kavga etmemizi istiyor. Hatta
Doğu Konferansı heyetinin arasına sızıp İran Devleti aleyhine konuşmamız için
bize baskı yapan, ajanvari derin görevliler çıktı. Biz bunu zaten biliyorduk,
ülkemizde gizli bir güç bizim İran’la dost olmamızı istemiyor. Ve bu gizli güç
kendi çizdikleri İran imajına bizi ortak etmek istiyor!
Bin yıl süren bu savaşlar elbet birgün bitecek, herkes durup o zaman, yalnız
Şiraz gibi İsfahan gibi güzellere bakacak. Aptal gibi köle gibi beyinleri
batıyla yıkanmış aydınlarımıza bu saatten sonra, Şiraz’ı, İsfahan’ı anlatamam.
Ben size anlatıyorum. Türkiye’nin tümüyle batıya dönük yüzünün çok da doğru
olmadığını söylemek istiyorum.
Ömrümüz, gücümüz yettikçe uzayacak bu hikaye, bu toprağın çocukları, bu
toprakların aydınları, İsfahan’ın, İstanbul’un, Kahire’nin, Halep’in, Şiraz’ın
hikayesini artık ezberinden okuyacak.
Neden bu topraklar, batının kendi halkına ziyafet çektiği, topraklarımızı
Avrupa’nın ziyafet sofrası yaptığı yer! Neden nükleer bombalarla sesini gittikçe
korkunçlaştırıyor batı!. İşte sıra sıra, memleket memleket, kubbe kubbe, bahçe
behçe düşüyor batının bombaları başımızdan aşağı. Ben diyorum ki, bizleri
öldürmek istiyorsanız, öldürün. Ama ne istiyorsunuz kervansaraylardan,
camiilerden, bahçelerden, türbelerden. Taşlardan!..
Bu “taşları” yerle bir etmeleri hayra alamet değil. Çünkü doğunun taşları;
doğunun picassoları, aristoları, sokratesleri!..
Çünkü doğuyu köle olmaktan kurtaracak bu taşların güzelliği ve ruhu!..
Sizi bilmem, ben doğu topraklarını şehir şehir, ülke ülke gezeceğim.. Bu
hikayeyi, sabahlara dek, ölene dek uzatacağım...
LeMan’dan...
Nihat Genç'e soru sormak için tıkla
Üyemiz pelinozkan'a teşekkürlerimizle...
www.nihatgenc.com