Gençliğimizde gördüğümüz sportif başarı hiç yok gibi, bir Veli Ballı, bir
Cemal Kamacı, bir de arada bir, bir güreşçimiz şampiyon
olur, ne işe yararsa
vücut geliştirmeci Ahmet Enünlü paso dünya şampiyonu olurdu, ağbiler anlatırdı
Macaristan’ı yenmişiz, hikaye, adamlar hem yorgun, hem de iki gün önce bizi
dokuza bir mi ne yenmişler.
Rus, ABD, Avrupalı atletlere, futbol takımlarına hayranlıkla geçti
gençliğimiz.Ömrüm içinde böyle bir başarıyı görebileceğimi sanmıyordum. Şimdi
kendi takımımıza hayranız. İşte bunlar bizim çocuklar! Dünyadaki iki milyar
erkeğin içinde gözlerimiz onlara çevrildi. Gözümüzden yaşlar dökülüyor. Kalbimiz
yerinden oynuyor. Dünyadan çok biz şaşırdık. Sanki herkes yaya, biz süvari
birliğiyle sahaya çıkıyormuşuz gibi. Sevincimizin ucu bucağı yok.
Sürekli averaj yiyen bir milli takımın çocuklarıydık, milli maçlarda tribünden
korku içinde “topu taça at, taça at!” bağrışmalarını unutmuş değilim. Eziktik,
korkaktık. Sizler, başarıdan başarıya koşan bir zafer takımının
çocuklarısınız.
Bizim gibi aşağılık kompleksleriyle büyümüş çocuklardan ancak bu kadar adam
olabilirdi, sevimsiz, öfkeli, nefret dolu bir yazar. Şimdi sizler, kendine
güvenli, gururlu, başarının doruğundasınız, ülkenize ve kendinize bir
mutlluk da
siz ekleyin.
Benim beklentilerim daha masumca, yıllarca bu yoksul ülke, iliç, miliç gibi
futbolculara dünyanın dolarlarını ödedi, şimdi, biz futbolcu satalım, bu
dolarları ülkemize geri alalım. Futboldan girecek
para ve zaferle, atletizmde,
diğer alanlarda ilerleyelim. En önemlisi, bir Türkiyeli olarak artık dünyanın
hiçbir yerinde yabancılık çekmeyeceksiniz. Hangi coğrafyaya gitseniz tartışacak
bir şeyleriniz var. Kendi dar ve karanlık dünyamız
parçalandı, bu bir dünya
kahramanlığı. İçimizde genç yaşta kutsallık kazanmış sporcularımız var.
İnsan ruhunu heyecana, mutluluğa sürükleyen hiçbir şeyden nefret edemeyiz,
içimizde, çok yoksuluz, bu kadar sevinmeye
hakkımız yok diyen itirazlar var,
yanlış. Sevinç ve mutluluk nerden gelirse gelsin karşı çıkamayız. Özgürlük denen
şeyi düşünün. İhtiyaçlarınızı karşılayacak gücünüz var, işiniz, mesleğiniz var,
kendinizi, ülkenizi çok seviyorsunuz, işte
hergününüz böyle sevinçli, özgürlük
böyle bir şey. Birkaç günlüğüne tattığımız bu sevinci, tüm hayatımıza, gelecek
kuşaklara armağan etmek istemez miyiz? Sessiz, silik, basit adamlar olarak bir
kenara sinip oturmuşken, bir büyük
zafer tanıdık, tattığınız bu sevinci çok
beğendiyseniz, artık, avuntuların ve bahanelerin değil, zaferlerin peşinden
koşalım.
Karnavallar ülkelere, kültürlere göre çok şekil değiştirse de, felekten çalınan
bir gün gibi, sınırsız
eğlence ve şamatanın renklendirdiği bir insanlık bayramı
olarak günümüzde hâlâ hararetle kutlanmakta. Bu insanlık için mutlu bir
haberdir.
Futbol, diğer tüm eğlence, geleneksel şamata biçimlerini geride bırakıp tüm
dünyada açık farkla kabul görmüş bir dünya eğlencesi olmuştur. Tarihin ilk
gününden hiçbir kültürel olay, bu kadar büyük yaygınlık ve beğeni kazanmadı.
Dünya futbolu çok sevdi. Bunu, birazcık tartışalım.
1950’li,
1960’lı yıllarda “sinemada” bugünkü futbol kadar büyük bir insanlık
karnavalıydı. Amerikan sineması tüm dünyanın uçsuz bucaksız kasabalarına kadar
yazlık sinemalar kurdu. Her akşam, ama her akşam, bir sinema
perdesi önünde
oturup, hayal kurdu insanlar. Amerikan artistlerini tanımayan kalmadı. Gazeteler
hergün onlarla ilgili dedikodular yayınlar, sıkıntılı ve pis kokulu kasabamız
cennete dönerdi. Anadolu’nun en küçük en ücra
kasabalarında dahi yazlık
sinemalar kuruldu. 1960’lı yıllarda sinema sanatı, inanılmazdır. Bir Amerikan
şirketi bir film yapıyor ve tüm dünya o gece gülüyor, eğleniyor ya da ağlıyor.
Anneler, babalar, çocuklar, aileler, herkes
sinema kapısında! İtalyan yapımı
“cennet sineması” bu inanılmaz karnavalı çok güzel anlatır.
Sinemanın bütün geleneksel, kültürel eğlence biçimlerini aşıp tüm dünyanın
ilgisini çekmesinin bir çok
sebepleri vardı. Önce, öğreticiydi, sonra eğlenceli,
içinde daha bir yığın güzelim şey vardı. Mesela, kralların özel hayatı, tarihi
hikayeler, kahramanlar, soytarılar, alçaklar, katiller, ayrıntılı bir şekilde
anlatılıyor. Binbir macera nefes kesen
bir hız ve üslupla hayal gibi akıyordu.
Sinema ruhumuzu fethediyordu, hayatımızı eleştiriyordu. Hükümetleri, kötüleri
eleştiriyor, güzel olanı gösteriyor. Arkasına insanlığın ahlakını almıştı.
Ahlaksızlığa karşıydı. Sanat, ahlak olarak,
estetik olarak, eğlence olarak,
düşünce olarak sinemadaydı. Sinema, tarihin tüm büyük hikayelerinden
heyecanlarından süzdüklerini en ücra kasabalara kadar taşıyordu. Çocukluğumuz
işte bu dünya karnavalının tam içinde geçti.
Şaşkınlıktan ve heyecandan dilimizi
yutardık. Hiç bilmediğimiz ülkeleri, hiç bilmediğimiz heyecanları tanıdık.
Kahramanlarla özdeşleştik, sevgiyi, aşkı, mücadeleyi, onuru hatırlar, işte
hergün bunları konuşurduk!
Şimdi,
senaristlerin, yapımcıların, artistlerin büyük yerini futbolcular çoktan
aldı. Dünya, otuz yıl gibi kısa sürede kendine sinemadan daha etkili bir büyük
oyun buldu. En ücra Anadolu kasabasında artık yazlık sinemalar yok, ama bir
küçük
futbol sahası mutlaka var. Her ilçenin, her mahallenin takımı var. Her
mahallede, şan, şöhret, kahramanlık ve transfer bekleyen onbinlerce genç yıldız
adayları yine büyük hayaller kuruyor!
Sinemanın karnaval özelliğini
kaybetmesi neden tartışımadı. TV’nin yaygınlaşması
bir fikir olarak söylenebilir. Ya da, birer birer büyük dünya klasiklerini
tüketip, sarsıcı konular bulamaması da söylenir. Fantastik, kurgu filmlerine
yönelmesi iddia edilebilir,
daha yüzlerce şey söylenir. Sinemanın karnavallığını
yitirmesinde başka şeyler de arayabiliriz.
Mesela 60’lı yıllarda bu inanılmaz büyülü sanat dünyanın her ülkesinde yeni bir
karışıklık, büyük bir ayaklanma buldu.
60’lı yıllarda her ülkede bir iç
karışıklık, her coğrafyada onlarca bağımsız savaşı, 1950-80 arası dünya
haritasına 50’nin üstünde yeni ülke katıldı. Ya da bu karışık kafalar dünyayı
merak ediyordu, ya da sinema, uyumuş
insanlığı uyandırıyordu, sinema, kafaları
karıştırıp, düşündürüp, dünyaya meydan okutturuyordu.
Evet sinema, insanların ufkunu, düşüncesini değiştiriyor, sarsıcı, çatışmacı,
maceracı kahramanlar türetiyor. Avrupa sineması,
hatta sol sinema, insanlığı
büyük bir hesaplaşma içine çekiyor. İnsanları, ağalara, beylere, iktidarlara
karşı, haksızlığa karşı, gündelik hayata karşı, acımasız gerçekliklerle
yüzleştiriyordu. Dünyayı değiştirmek için hepimizi bıçak gibi
biliyordu.
Ve sinema, parayı çok sevdi, yapım çok para istiyor, hızla, çocuksu, eğlenceli,
sadece vakit geçirtici macera filmlerinin içine girdi.
Sinema bugün yine, insanoğlunun felsefesi, psikolojisi, dünya
tartışmalarını
beyaz perdede yanıtlamaya çalışıyor, ama karnavalın çok dışında. Bugün karnaval
iddiası taşıyan sinema, Batman, Örümcek Adam gibi filmler yapan sinema!
İddialı bir fikir gibi şunu rahatlıkla söyleyebiliriz,
sinema, karnavallığını
“eleştirel” oluşu yüzünden yitirdi. İktidarları, insanları rahatsız ediyor,
halkı uyandırıyordu. Film seyreden insanlar, kendisini, ülkesini, imkanlarını,
basit hayatlarını sevmiyor, bir büyük sefere
hazırlanıyordu. Devlete,
üniversiteye, bürokrasiye, disipline, şirketlere, polise, sert va acımasız
küfürler gönderiyordu. Çünkü sinema, yaşayabilmek için aşağı tabakaların, halkın
dilini kullanmak zorundaydı, parayı veren geniş kitlelerdi.
Şimdi, parayı
başkaları veriyor. Sinema, kendine hem de dünyaya bir çalım atarak
eleştirelliğini terketti. Fantazyaya, uzaya, çocuksu dünyalara çekildi. Artık
kitlelerin gönlünü almaya ihtiyacı yok, kalabalıkları aşırı reklamlarla
güdüleyebilir, şartlandırabilir. Bugün Harry Potter gibi filmler bir anlık ilgi
uyandırsa da gerçekte yüzüne bakan yok. Sinema, insanlığın gönlündeki o büyük
kahraman, kutsal, şövalye yerini kaybetmek üzere.
İşte
bu eleştirelliğin neden yokolduğunu anlayabilirsek, futbolun dünyayı bir
karnaval olarak yeniden fethini çözebiliriz.
Matbuu basın ve Tv’nin gündelik yaşama girmesi insanlığın büyük mutluluğu,
insanoğlu hiçbir icada bu
kadar sevinmedi. Karnavalın ötesinde. Herşeye yön
veren, belirleyen güçlü ideolojik yapıları oluştu. Hem gazete, hem TV, çok uzun
yıllar sinemayla dost geçindi. Halen onlarca sayfasını sinema filmleri
dolduruyor. Sinemanın
karnavallaşmasında gazete ve dergilerin gücü yadsınamaz.
TV, sinema olmasaydı, kendini çok zor kabullendirirdi. Halen, sinemanın serumu,
kanıyla ayakta duruyor.
Medyanın ideolojisi, arkasını yasladığı parababaları ve
iktidarlar yüzünden
eleştirel sanat eserlerini taşıyamadı. Daha basit, daha uzlaşımcı, uykucu,
oyalayıcı eser ve şovlar, karakteri oldu. Halkın sesi, gücü olması beklenen
medya, zamanla, asırların taşıdığı büyük sanat eserlerinin ahlakı
ve estetiğini
tamamen ihmal edip, hatta bu eserlere savaş açtı. Ahlaki boşluğu umursamadı,
ama, estetiği ihmal edemezdi. Sinemayla futbol arasındaki yegane benzerlik,
estetik ve çok gösterişli bir heyecan taşımaları. Halkın eleştirisi
haber
bültenlerinden dahi kaldırıldı, ama, haber bültenlerinin estetiği büyüdü. Bir
yılda on, elli milyon dolar gibi paralar yiyen medya yöneticiler, siyasi
iktidarla kötü, düşman olması mümkün değil. Yapıları gereği ortaya oynamak
zorundalar, hem halkı oyalamak, hem iktidarın gönlünü almak. Oyalamak için
ahlak, onur yok ise de, güçlü bir estetik ve heyecan fırtınası gerekli. İşte
medyanın yeni ideolojisi.
Bu ideoloji, ahlak taşıyamaz. Büyük soylu
eserleri hiç taşıyamaz. Onuru, gururu
öğretemez. Eleştiriyi, sorgulamayı, tartışmayı, düşünceyi keser gibi kendine
yontar. Ama bir şekilde büyük kitlelere sızmak zorunda, kalabalıkların gönlünü
almak
zorunda.
Medyanın, futbolla büyük bir evlilik yapması, dünya kültürünü yeni baştan
yazacak kadar devrimci bir gelişme. Sevinç, mutluluk ve eleştiri ve
öfkelerimizin artık futbolla belirlenmesinin arkasında çok daha derin
ideolojik
gelişme var. Bu kavga insanlık kadar eski!
Artık konumuza girebiliriz. Ünlü edebiyat teorisyeni Bakhtin, “karnavaldan
romana” kitabında, karnavalların tarihini ve kültürel imkanlarını uzun
uzadıya
anlatıp, modern sanat eserleriyle paralellik kurmaya çalışır. Karnaval dışarda
kimseyi bırakmaz. İlgili-ilgisiz, sevseniz, sevmeseniz de karnavalın dışında
kalamazsınız, hepimizi bir şekilde içine alır!
Eski çağlardan
günümüze gelen karnavalların hristiyanlığın ilk yüzyıllarındaki
yapısı gerçekten çok çarpıcı. Rönesans ve Aydınlanma gibi akıl ve ilerleme
çağları dahi, kültürel hayatımıza, karnavallar kadar derin etkide bulunamadı.
Sansürsüz şenlikler!
Küfürler, mizah, müstehcenlik, serbestlik, inanılacak gibi
değil.
Karnavalların Hristiyan ortaçağında en popüler ve yaygın olanı “Deliler
Bayramı”. Deliler bayramında tek bir gün herşey tersine dönüyor,
dalga alay,
çıplaklık, maskeler. Üstelik, tarihin en ağır kilise yasalarına rağmen insanlar,
hemen hergün korkup titredikleri cezalandırıldıkları kilisenin en kutsal
değerleriyle rahatlıkla dalga geçer. Kilisenin en kutsal değerleri, cennet,
cehennem, rahip, tabut, meleklerle daşşak geçilir. Kilise babaları ve
rahiplerine söylenmedik laf bırakılmaz. Bir tek günlük bu çılgınlığa herkes
katılır. Ve bu uzun yüzyıllardan günümüze inanılmaz çoklukta fıkra, mizah,
cinsellik,
küfür, şiir, hikaye kaldı. Bugünün büyük insanlık eserlerinin
oluşumunda kimsenin müdahale etmediği karnavalların etkisi çok büyük.
Kilisenin tek bir gün halkın bu çılgınlıklarına neden izin verdiği bugün
anlaşılabilir bir durum.
Onlar da yıl boyu fazlasıyla baskı altında tutulmuş
insanların nefret ve öfkelerini zararsız bir şekilde boşalttıklarına
inanıyorlardı. Küfür ve müstehcen fıkralara kilisede rahipler bile katılıyordu.
Bugün stadyumlarda insanların yüzlerini
boyatması, deli ve soytarı maskeleri
giymesi, çılgınca hareketler yapması deliler bayramından emanettir, ayrıca,
hepsi üniversite öğrencisi otuzbin çocuğun doksan dakika boyunca .ötünü .ikiyim
diye tempo tutması da bu eski
karnavalların karakteridir.
Yine de kilisenin kendisine, kutsal değerlerine karşı girişilen ağır
aşağılamaları, şamataları bir günlük olsun içine sindirmesi aklı alır bir şey
değil. Deliler gününde soytarılar kral seçilir, deliler sahip
yerine geçeri
toplumsal değerler, kimlikler ters düz edilir.
Deliler Bayramı’nın insanlık kültürüne bağışladığı bir yığın kültürel öğe var.
Bunların başında açık saçık küfürler, bağımsızca ve korkmadan herkese bağırma,
müstehcenlik, istediği şekilde konuşmak ve hareket etmek, insan aklının
alamayacağı en uç şekillerde giyinmek, hiç görülmeyecek manyaklıklar sergilemek.
İşte bu karnavallar, aşağı sınıfların ayaktakımının yıkıcı eğlenme
kültürünün
özellikleri. 19.yüzyıl edebiyatı, kitabı, şiiri, hikayesi, fıkrası, küfrü,
eleştirisi, aynen aşağı tabakaların bu sert ve bağımsız gelişigüzel damarından
beslendi, dersek, fazla hatalı olmaz.
Ayaktakımının bir gün olsun
istediği şekilde bağırması, istediğiyle dalga
geçmesi, istediği şekilde eğlenmesine kimse mani olamıyor. Üst sınıflara, krala,
kiliseye, zenginlere istediği küfürleri ve aşağılamaları yollamasının önünde
kimse duramıyor.
Modern toplumun büyük edebiyat eserleri, film, roman, hikayesi, krala kiliseye,
zenginlere karşı aşağı sınıfın bu alaycı, dalga geçen, yıkıcı eleştirilerini
ısrarla işledi.
Yüzyıllardır sürüp gelen karnavalın deliler
bayramıyla başlayan bir yığın
özelliğini hâlâ barındırıyoruz. Önce, karnavallar “popüler bir eğlence”. Sonra,
ayaktakımının küfür ve şamatalarının bayramlaşıp kutsallaşması. Mizahın dev bir
sanat olark kabul görmesi.
Küfrün dahi kutsanması. Deliler Bayramı bir şen
şakrak şamata sevincinin çok ötesinde. Başkalarını küçük düşürüp, eğlenme, yani
hayvansı özellikler taşır, ancak, güçlü kültürler bu hayvansı nefretin içini
boşaltmadan, estetik kalıplara
dökebilmeyi başarmıştır.
Deliler Bayramı’nın daha da öte özellikleri var, diyelim, mezarlıklarda ölüyü
beslerler. Bu, “ölümle”, “öte dünyayla” bir dalga geçme. Yani yeryüzüne ait
olmayan
her imgeyle sıkıca dalga geçiliyor, ölüler gibi, azrail, tabut gibi,
cehennem gibi.
Günümüz futbol karnavalının da önemli özelliği bu, tabuta, ölüme, azraile,
cennet, cehenneme, dair hiçbir şey umursanmayarak, unutulurak,
“sahadaki futbol
dışında” herşey bir şekilde küçümsenmiş olur.
Çünkü insanlar, çılgınca gülerek “korkuyu” yeniyor. Hatta korku iktidarıyla
eğlenip, iktidarın baskıcı korkusunu yeniyor. İktidar
ise, gülme dışında başka
zararlı bir şey olmasın diye, gülmeyle, eğlenmeyle sınırlandırılmış bu her türlü
deliliğe müsaade ediyor!
Karnavallardan ve karnaval edebiyatından batı kültürüne kalan en büyük miras:
Eleştiri
kültürü, tahammül. Ve kitlesel çılıgınlığın takvimleşip bayramlaşması.
Deliler bayramıyla insanlık bir “akıldışılık” yaşıyor, neden insanlar
“akıldışına” çıkmayı bu kadar kutsayıp onu bayramlaştırıyor.
Eskiden yılda bir
defa deliler bayramıyla akıldışına kaçma ihtiyacı, günümüzde neden her haftaya,
her akşama kadar inmiş ve sıklaşmış durumda. İktidar sertleşip,
acımasızlaştıkça, umutsuzluk arttıkça, “akıldışına” kaçış
ihtiyacı da çığ gibi
büyüyor.
Gerçekte iktidar için korkulacak bir şey de yok. Çünkü herkesin katıldığı
delilik artık delilik olmaz. İşte karnaval çılgınlığı yerküreye kendini böyle
kabul ettiriyor, hepimiz katılarak, çılgınlıkları,
delilikleri
normalleştiriyoruz! Ve akılalmaz iktidar ve baskıları da ve onun lanetli
akıldışı sonuçlarını da normalleştiriyoruz.
Akıldışı maskeler, çıplaklıklar, danslar, oyunlar, müstehcenlik, alkolün ve
herkesin herkese sarılıp
öpüştüğü, tabuların disiplinin kişiliklerin kalktığı,
ağır, kasvetli gündelik hayatın yıkıldığı bir insanlık düğünü karnaval!
Akıldışılığa ihtiyaç!
İnsanlığın karnaval düşkünlüğü, bizlere, insanların topluca delirmek, uçmak,
derin
uykulu şamatalı neşeye girmek ihtiyacının vazgeçilmez bir insanlık yasası
olduğunu öğretiyor!
Bugün dahi psikiyatrist bizlere, beynimizden, aklımızdan zaman zaman uzaklaşıp,
neşeli oyunlar, şamatalı meşguliyetler
kurarak, dinlenme, sakinleşme, rahatlama,
ihtiyacını karşılamayı öğütlüyor!
19.yüzyılın romanı, 20.yüzyılın sineması, gazetesi, yani, kültürel eğlenceler,
insanoğluna büyük bir karnaval hazırladı. İşte bu eserlerde, her türden
yıkıcı
eleştiriler, her cins karakter, her ülkeden krallar, saraylarla dalga geçildiği,
özel hayatların tasvir edlip afişe edildiği, en ayrıntılı ruh tasvirleri, delice
insanların en özel sırları batının her matbaası ve her sinemasında yüzyıllardır
sergileniyor. Zengin, fakir, yoksul, kral, ayırdetmeden, yergiler, müstehcen
fıkralar, eleştirilerle, insanları hem eğlendirip, hem de aşağı tabakaların öfke
ve nefretlerini doyurmaya çalıştılar.
Gazete ve TV, aydınlanmanın
ürünü, ne oldu da, kendini vareden eleştirel akıl ve
ahlakının ürünüyken, babasını çocuğunu, kendini öldürür gibi, vazgeçti, akıl ve
ahlaktan. Önce sinemanın şov, eğlence, oyun gibi zararsız yönleriyle dostluk
kurdu, sonra, insanlığın aklını
alan “futbolu” keşfetti.
Aydınlanmanın meyvesi basın ve TV, futbolla, ilerlemeyi ve aydınlanmayı yıkıyor.
Doğuda ve batıda aydınlanmanın (akıl ve ahlakın) sonuna gelindi. Akıl ve ahlak
hiçbirimiz için bir şey ifade
etmiyor. Rahatlama, coşma, futbol, maçlarıyla
takvimleşti. Sevinçlerimiz içi boş futbolla turnuvalaştı. Bu nasıl bir sevinç
türü ki, her zaferden sonra iktidar daha baskıcı, daha güçlü. İktidarların
baskısını ve açlık korkularını naklen yayın
maçlarla gideriyoruz. Bunun
karşılığında futbolcuları “kral” ilan ediyoruz. Futbol yöneticileri ağa, bey,
padişah gibi saygı görüyor. Ekranda futbolu yöneten suratların hepsinin
servetleri 50 milyon
dolar.
Rönesans ve aydınlanmayla insanoğlu köklü bir akıl, rasyonalite hareketi
başlattı, günümüz modern dünyasını, üniversiteleri, hastaneleri, röntgen
cihazlarını, kişilik haklarını, bu eleştirel akla borçluyuz. Şimdi, basın ve
TV
bu dörtyüzyılın haklarını geri alıyor! Akıl ve ahlak ve onuru hatırlatacak
siyasi ekonomik tüm eleştirel kültür biçimlerini terkediyor.
Hepsini ve herşeyi
unutacak akıldışı muhteşem bir alan: Futbol.
Hepsine büyük sanatkarlar,
büyücüler gözüyle bakıyoruz. Basına hergün futbol yazdığı için şükran borçluyuz,
TV’ler hergün maç yayınladığı için TV’ye kitleler ibadet ediyor.
Halkın tarih
boyu kültürel eğlencelerine kaba bir kalabalığın gürültüsü diye
bakamayız, bugünün de futbol sevinciyle kitlelerin barbar taşkınlıkları diye
dalga geçemeyiz. Ancak halk, yüzyılların geleneği ve birikimleri içinde,
karnavallarında, sinema
eserlerinde, romanlarında, aklın dışına çıkma istediğini
dahi, kendi aklıyla yaptı. Şimdi, zorla “delirtiliyor”. Hızla aklımızın dışına
çıkmamızı birileri istiyor. İktidar her akşam bizi delirtmek istiyor. Akıldışına
sürükleniyoruz. Müsaade edilmiş futbol sevinciyle iktidarların, mafyanın
yönettiği bir karnavalla karşı karşıyayız.
Neşe ve sevincimize müdahale edliyor, neşe ve sevinçlerimize tahakküm ediliyor,
mutluluğumuzu
yönetiyorlar, bütün kanallarda sokağa çıkın diye bağırıyorlar,
koyun kitlelerini ağılından çayırlara değnekle sürer gibi. Bunu yapanlar, siyasi
iktidarve mafya ve medya. Futbol sevincimiz iktidarların insafında!
İçinde, akıl, ahlak,
onur ve eleştiri olmadığı için herkes memnun, artık
sokaklarda kuyruğu yanmış köpekler gibi bağırıyoruz. Şu yöneticilerin suratlarına
bir daha bakın, mafyacı, işkencecilerin toplandığı bir laz kayığı. İşimiz bu
delilere kaldı, aşımız da. Bu
eşeklerin taşağı futbol zaferleriyle daha da
büyüyor. Artık bu taşşaklar hergün başımızı yarıyor. Ellerinde artık büyük koz,
hergün ayrı bir poz. Götleriyle göğe çıktılar. Artık kim tutar onları. Denize
düştüler ve götleriyle balık tuttular, daha
ne yapsınlar. Allah da halk da
duasını esirgemedi, mafyayı, çakalları, başımıza padişah yaptı.
Oysa hepimizin yiğit bir ruhun zaferine ihtiyacı var! Halkın şamatalı, serbest,
bağımsız, kendi halinde neşesi yok burda.
Gerçekten “kahramanlığa” inanırız, ama
kahraman halkın çocukları yok, kurulu bir saat gibi, kukla eğlencesine
dönüyor...
Kitleler aklını neden başkalarına devrediyor? Mutluluk ve hazzın ve sevinçlerin
bedenimizin, bizim, malımız olması için ahlakın ve aklın süzgecinden geçmesi
gerekmez mi? Diyelim bir çocuk, dilenciye dahi güler. Aklı geliştikçe dilenciye
gülünemeyeceğini öğrenir, hayvansı neşesini aklıyla test ederek, büyür.
Şimdi,
hiçbir mutluluğumuzu aklımızla, ahlakımızla test etme şansımız yok. İktidarlara
ve krallara karşı gücümüz “deliliğimizdi” “manyakça küfürlerdi”, şimdi,
deliliğimizi dahi “iktidar
düzenliyor”...
Ve bize takas teklif ediyorlar, bütün ahlaksızlara karşı susun, sizi futbolla
eğlendirelim, kitleler futbolu öyle seviyor ki, aldanmak için takas için bahane
arıyor!
Oysa, tam
tersine, iddialı bir sevince ihtiyacımız var, bütün bu mafya
maskaralarını küçük düşürüp onlarla eğlenecek, onlarla daşşak geçecek
ayaktakımının küfürlerine ve aşağılamasına çok ihtiyacımız var!
Ne diyeyim. Bayramınız
kutlu olsun. Halka, akıl ve ahlakı ve onuru hatırlatacak
aydınlar dahi futbol delisi oldu, bir şekilde herkes Kolombiya’ya dönmüş bu ülke
siyasetinin mafya çakallarıyla aynı tribünde oturmaya çalışıyor.
Kutlamalarınıza
devam edin. Ben, Mesut Yılmaz, Mehmet Ağar, ve Haluk Ulusoy
gibilerin elinden alınmış bir zaferi değil kutlamak, götüme bile sürmem. Yani,
ben, takımdan ayrı düzkoşuma devam edeceğim. Sizler zaferden zafere koşsanız da,
ben
burada, aklın, ahlakın, ve onurun kondüsyonu için hepinizi takımdan ayrı düz
koşuya davet ediyorum.
İkibin beşyüz hastane içinde, tek bir hastaneyi dahi yönetmemiş bir halkın
futbol zaferini kuşkuyla karşılamak, aydınların
görevidir.
Futbol zaferi,
siyaset ve bilimle ve ekonomiyle nisbetli bir paralellik içinde olabilmesi için,
aklımızı, daha diplerinden karıştırmalıyız.
Unutmayın, nasıl seviniyorsak oyuz, kimi
beğeniyorsak oyuz, kimimnle kolkola
kutlama yapıyorsak oyuz...
Dünyayı koysunlar önüme, girmem o işkenceci mafyacı çakalların koluna!
*****
(Hadi unutun bunları,
bir kenara koyun bu yazıyı, ben size bir şiir yazdım, onu
okuyayım...)
Küçük yaşta çok düşünmüş, sıçan yemiş saçlı çocuklar gibi
Önlerinde derme çatma kapkara tahta boya sandıkları gibi
Benim bir
sevgilim var
Sabahleyin kapısının önünü yıkayan kadınlar gibi
Kara sürmeli doğmuş bembeyaz kuzular gibi
Benim bir sevgilim var
Çifte minare avlusunda hasır sandalyesine çökmüş toprak yüzlü ihtiyarların
ağzında kıtlama şeker gibi
Benim bir sevgilim var
Alnından beyaz akıtmalı lacivert atlar gibi
Han kapılarını demir kelepçelerle tutan kilit taşları gibi
Benim bir sevgilim var
Kümbetleri bekleyen eski yazılı
aşklar gibi
Bin yıldır rüzgarlar hâlâ öpememiş, toz toz uçuyor, kil kırmızı dudaklar gibi
Benim bir sevgilim var
Mevlamın bir çiçeği
Kakülü yayla çimeni
Ne güzeldir bilseniz
Sabah zamanı güvercin gerdanı
gibi
Toprak testide soğuk su gibi durur
O bakar, ben susarım
Benim bir sevgilim var
Düşmeyi bekleyen dağ taşları gibi
Çığlıkları boğazında büküp büküp ağıtlara yol verir gibi
Ah ah anamın saçları
gibi
Kara tren yolları gibi
Kemik taraklar gibi
Akşam üzerleri bakılan kahve telveleri gibi
Benim bir sevgilim var
Akasyaların söğütlerin istiklal marşı gibi
Benim bir sevgilim var
Yaz ortasında nemli
soğuk, sırtımda Diyarbekir surları gibi
Benim bir sevgilim var
Makamdan makama canım efendimlerle geçen geceyarısı şarkıları gibi
Benim bir sevgilim var
Kıpkırmızı saçları Kızılırmak sazlıkları gibi
Benim bir
sevgilim var
Halden hale giren dumanlar gibi
Ağzımda baldan tatlı meyveler gibi
Benim bir sevgilim var
Taşbaskı yemenide eski desenler gibi
Sandıklarda uyumuş eski kokular gibi
Yasla gelen kara bir
bayram gibi
Mezarımı bekleyen taze selviler gibi
Kurban kesmiş kanlı bıçaklar gibi
Görenin aklı dağılır
Uzak sularda yüzen çok dargın buzlar gibi
Dağları eritmiş mavi dumanlar gibi
Benim bir sevgilim
var
Teri kaya renkli
Teni kaynak suları
Memeleri maden renkli
Durmaz gözyaşlarım siyah kuyu gözlerine inince
Benim bir sevgilim var
Elleri çayır çimeni gibi yumuşak
Koynunda incecik ayva
tüyleri
Durmaz ellerim nehir boyları gibi baldırlarına inince
Eteklerinin etrafı amanın amaaan!
Sarı da siyah kandil ışığı gibi
Kara da kara yara kabuğu gibi
Benim bir sevgilim var
Namaz niyaz gibi,anamın
duaları gibi
Düşüp düşüp toprağa, toprakların içmediği yağmurlar gibi
İşte benim sevgilim
Çivisini bu delirmiş dilimle ben çakarım
Alın siz de asın duvarlarınıza
Yatmadan önce okuyup üfleyin, siz de okuyun
sevgilinize üç defa
Sizin de uykularınıza yükseklerden bir taş düşsün
Değirmen gibi döne döne yatağınızda düşleriniz delirsin
Zehriyle delirmiş dilim, hayalini yutkuna yutkuna öğütsün
Benim bir sevgilim
var
Karanlığa okunan ezanlar gibi
Çökmüş mezarlarda kemiklerin içinden kaval üfler gibi geçen rüzgarlar gibi...
Leman'dan
Nihat Genç'e soru sormak için
tıkla
www.nihatgenc.com
Üyemiz pelinozkan'a teşekkürler