Nihat Genç
Ana sayfa
Arşiv
Arama
Metin Hali
Metin Gönder
Tavsiye Edin
İletişim

Reklam


Reklam



Site içi Arama



Eskimez Yazılar
17.07.06
· Ece Temelkuran'a yanıt!
· Engin Ardıç'a yanıt!
26.05.06
· Karakutu Tv'ye 6 yeni klip eklendi.
12.05.06
· Söyleşi
10.05.06
· Karakutu Tv'ye 7 yeni klip eklendi.
16.02.06
· Müslümanlık eğilmiyor, bükülmüyor bunu gördüler
17.01.06
· Nihat Genç bir iftiradan kurtuldu
04.01.06
· Skytürk'te 30 Aralık Cuma Günü Yapılan Nihat Genç Söyleşisi: Orhan Pamuk Üzerine
09.11.05
· ARAPLAR İNSAN DEĞİL Mİ?
23.09.05
· Nihat Genç'le Söyleşi

Eski Haberler

Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Google Arama

Karakutu.Com - Arama


Nihat Genç: Hattı Müdafaa: İnsan hakları kardeşliğin yerini tutmaz
Tarih: 13.07.2005 Saat: 04:15 Gönderen: karakutu
 

"Kapitalist şirketin marketinden aldığın sandviç bozuk çıkınca alıp tezgahtara gidiyorsun fakat eleman bundan utanmıyor. Abi, diyor, dilekçeni ver, genel müdüre çık. Genel müdüre çıkıyorsun gene utanan yok. Karşına bir sürü şirket avukatı çıkıyor. Avukatlar ordusu eşliğinde mahkemeye gidiyorsun gene kimsenin yüzü kızarmıyor, bir yığın belgeler geliyor önüne. Sonra tüketici yasaları, kurallar, tüzükler, duruşma tarihleri, resmi ertelemeler, formaliteler geliyor.

Yani ben şikayetçi olduğum bir sandviçin sorumlusunu gebersem bulamıyorum. Karşıma bir hukuki labirent çıkıyor. İçinde insan yok, belgeler var. Halbuki bir insan hileli bir mal ürettiyse bundan utanmalı. Ya da bana “Ya kardeşim çok özür dilerim, gel sen onu bırak şunu ye de gönlünü alalım” diyen biri olmalı. Yok. Kapitalistler gönül almayı bilmiyorlar. Biz biliyoruz. Bizim geleneğimizde var bu. Öyleyse hafızamızı tazeleyeceğiz, hayatımızı tazeleyeceğiz, yazılarımız, görüşlerimizi, davamızı bu hafızayla, zihin açıklığıyla kuracağız."



***

Hattı Müdafaa adlı yeni kitabı ile yoğun ve tartışmalı gündeme şimşek gibi dalan NİHAT GENÇ: İnsan hakları kardeşliğin yerini tutmaz

En büyük korkumuz ne? Bizi en çok ne endişelendiriyor? Türkiye’de Alevi-Sünni, Laik-Şeriatçı, Kürt-Türk... gibi ayrımların keskinleşmesi. Bu ayrımların zıtlaşmalara, çatışmalara, bölünmelere sebep olması ihtimali bizi dehşete düşürüyor. Milletçe kenetlenmenin yollarını arıyoruz. Siyasi, sosyal, entelektüel merkezlerden bir kardeşlik çağrısı, bir kardeşlik türküsü yükselsin istiyoruz. Sonunda, Yazar Nihat Genç, su gibi, yağmur gibi, şelale gibi bir kardeşlik manifestosu ortaya koydu. Ankara’da Nihat Genç’le buluştuk, teybi açtık, “Buyurun” dedik, “sizi dinliyoruz.” Nihat Genç de, ağzından ballar akarak konuştu...


OSMANLI TORUNU, CUMHURİYET ÇOCUĞU

Cumhuriyeti kurduk. Yani iyi ki kurduk. Biz de Cumhuriyet çocuklarıyız. Cumhuriyetin birçok değerini sırtlandık. Bizden sonraki nesillere ulaştırmaya çalışacağız. Ancak, Osmanlı’nın da torunlarıyız. Osmanlı’yı nereden yıktık, nasıl yıktık, niçin yıktık? “Osmanlı’nın eğitim sistemi kötüydü, adaletsizlik vardı, bir despotizm, bir imparator vardı...” böyle çok kaba tabirlerle Osmanlı’nın son dönemini anlattık. Osmanlı’da yaşayan birçok büyük kurumu, mesela tarikatları, yıkılmaması gereken yerleri de yıktık.

Cumhuriyet bir vatandaşlık, bir yurttaşlık projesi olarak hayatına başladı. Ve Cumhuriyetin bu projesinin arkasında da bir millet teorisi, bir Türk milleti, Türk milliyetçiliği teorisi yer aldı. Batı’da gelişen bir teori...

İran, Mısır, Suriye de bizim gibi, tarihini ilginç bir şekle soktu. Birimiz Asurlara, birimiz Firavunlara kadar gittik ve bir millî tarih oluşturmaya çalıştık. Bu millî tarihten de bir millet düşüncesi oluşturmaya çalıştık. O millet düşüncesine din, dil, ırk gibi ortak nitelikler, ortak heyecanlar ekledik. Bugüne geldiğimizde bu teorinin belli bir dönemde, ihtiyaçtan, ortamın şartlarından doğduğunu ama Batılıların bize empoze ettiği bir şey olduğunu görüyoruz.

ASALET, DOĞU’DAN YÜKSELİR

Şimdi netlikle görüyoruz ki bize empoze edilen bu tanım ve tarifler bu ülkede çok büyük ideolojiler meydana getirdi ve bu ideolojiler Batılılar tarafından çok güzel kullanılıyor. Diyelim Türkçü, Kürtçü gibi. Ve bunlar bu ülkedeki birtakım bölünmeler veya en azından bölünme tehditleriyle ortaya çıkıyor. Burada, Batının bir özelliğine dikkat yöneltmeliyiz. Batı bir sınıf toplumundan, sınıf çatışmalarından geliyor. Aristokrasi bir sınıftır, asalet babadan geçer. Oysa bizde asalet, her insanın kendi dürüstlük ve çalışkanlığından, gayretinden hareketle açığa çıkar, kabul edilir, tasdik edilir.

Ya da burjuvayı ele alalım. Burjuvanın en büyük özelliği şu: Başka insanlarla karışmaz. Kız alıp vermez. Şatafatlı şatosunda oturur. Üstün bir sanat, üstün bir mimari ile alakadardır ve çok farklı giyinerek, çok farklı özellikleri olduğunu söyleyerek toplumun diğer kesimlerinden ayrı olduğunu düşünür. Aristokrasinin babadan getirdiği asaleti o servetiyle inşa etmeye çalışır. Ünlü sanatçılarla oturur, büyük müzisyenlere, ressamlara hamilik yapar.

Yoksul kesimler, sahipsiz kitleler, işçiler veyahut köylülerle bu sınıflar arasında bitmeyen bir kan davası, Batı’nın sanayileşme çağına rengini verir. Mezhep savaşları, işçilerle çatışmalar, halkla didişmeler... Ve demokrasi işte bu sınıf çatışmasının tarihinden doğdu. Bu yüzden Batı, sınıflı toplumunun ihtiyaçlarına göre bir demokrasi oluşturdu. Bugün bizim tanıdığımız Avrupa’daki demokrasinin oluşum süreci bu.

BİZİM SİVİL TOPLUM KURULUŞLARIMIZ TARİKATLARDIR

Şimdi bunu Türkiye’ye getirdiğin zaman çuvallıyorsun. Bugünlerde, Avrupa Birliği’nin ülkemize teklif ettiği yasal ve demokratik dönüşümleri birtakım sivil kurumlar ifade etmeye çalışıyor. Nedir bu sivil kurumlar? Yapısına baktığımız zaman, bunlar Türk’ü, Alevi’yi kendi kabuğuna iten, toplumdan dışlayan, bunları kategorize eden, bunları sınıflayan bir etkinlik içinde. Yani bizim tarih köklerimizde olmayan ama “Biz onları da koruyalım, her etniği, her dini koruyalım” diye Batı’nın bir sınıf kültürüyle donattığı ya da sınıflaştırdığı, standartlaştırdığı, etnik, din gibi, güya bunların hepsi hakmış gibi, böyle bir yere gidiyor.

Halbuki biz kendi tarihimize baktığımız zaman binlerce yıl, tarihin en büyük sivil kurumları tarikatlar, Alevi-Bektaşi tarikatları, Nakşi, Kadiri türü tarikatlar, Bayrami gibi tarikatlar ya da esnaf teşkilatları görüyoruz. Bizim sivil kurumlarımız bunlardır.

Esnaf teşkilatları Mısır, Suriye, İran, Irak, Anadolu ve Balkanlarda binlerce yıl yaşadı. Bizim bildiğimiz tarihi Selçuklular’dan başlar ve Horasan’a, Semerkant’a kadar geniş bir coğrafyaya yayılır. Bu tarikatlar, çok kültürlü bir coğrafyada yaşadı. İpekyolu ve kervan yolu ayağında, Çerkez’inden, Laz’ından, Boşnak’ından, Bulgar’ına, Macar’ına kadar, Tatar, Kazak’ına kadar yüzlerce çeşit iklimden ve renkten insanları birarada tutuyorlardı. Bunlar çünkü İstanbul’da da esnaflık yapıyordu, İzmir’de de...

KARDEŞLİK KÜLTÜRÜMÜZÜN KAYNAĞI, MEDİNE’YE HİCRETTİR

Ahi birliklerine bir bakalım. “Ahi” demek “kardeş” demek, “kardeşim” demek. Tarikatta da hiçbir zaman “mürit” denmez tarikata giren insanlara, “ihvan” denirdi. İhvan da “kardeş” demek. Yani siz ahi esnaf birliklerine katıldığınız zaman kardeş oluyorsunuz. Hem tarikat kardeşliği çok ciddi bir kardeşliktir, hem de esnaf teşkilatlarındaki ahilik çok ciddi bir kardeşliktir.

Bu kardeşlik telakkisi, Mekke’den Medine’ye hicret edilmesiyle, Peygamberimizin ensar ile muhacirleri kardeş ilan etmesinden, kaynaştırmasından doğmuş bir gelenektir. Bu, çok yüksek bir kültür haline gelmiştir.

Bütün Anadolu’nun, Ortadoğu’nun, Balkanların tüm ara sokaklarına kadar, bakkallara ve fırınlara kadar her insan bu esnaf loncalarının kontrolünde yaşıyor. Dağın başındaki çoban da. Çünkü o da mal satacak. Kasap da, celep de, boyacı da, kumaşçı da, kuyumcu da, derici de... Aklına gelen herkes buna uymak zorunda.

Nedir uyacağı şey? Kardeşlik. Bunun haftalık törenleri var. İki üç türlü töreni var. Bu törenlerden bir tanesi esnafın kardeşleşmesi, bir nevi fikir organizasyonu, fikir kulübü diyelim. Hileli tarttı mı, şu mahalleye şu dükkan açılsın mı, ihtiyaç var mı bir fırına daha... gibi.

KARDEŞLİK AŞISI

Fakat bugün bizi öncelikle ilgilendiren törenlerden bir tanesi, Çerkez, Kürt, Laz kimse, onları kardeşliyor. Kardeşlemenin töreni var. Kardeşleme diye bir şey... Aşılama gibi. Bizim kültürümüz bin yıl bu kardeşlik aşısıyla sıhhat bulmuş. İnsanlar karışmış, kaynaşmış ve birbirine lehimlenmiş, kenetlenmiş. Din kardeşliğiyle, esnaf kardeşliğiyle karışmış. Bu çok büyük bir sosyal imkan.

Böylece bizde, Batı’daki şekliyle sınıflar oluşmamış. Niye? Siz başka bir esnafın çocuğuyla, halktan birisiyle kardeşleşiyorsunuz, yani toplumsal doku sıklaşıyor, pekişiyor. Doğu’su, Batı’sı, ilerisi, gerisi, zengini, ağası, paşası hepsi birbirinin içine giriyor. Böyle mucizevi, karmakarışık, birbiri içinde bir toplumdan konuşuyoruz. 1908 yılına kadar ya da sanayi mallarının geldiği ve ahi birliklerinin dağıldığı 1850’li yıllara kadar.

BATI’NIN DEMOKRASİ GÖMLEĞİ BİZE UYAR MI?

Toplumu bu kadar kaynaştıran, sosyalleştiren, tarikatlar, esnaf birlikleri gibi çok yaygın sivil kurumları biz çok ciddiye almadık. Bunları ideolojik bir İslam başlığı altında okuduk. Ya da görmedik, çok da tartışmadık. Ya da nedir işte “esnaf bir zamanlar ahlaklıymış” gibi genel bir bakış altında, nostaljik bir gözle algıladık. Konya’daki Mevlevi törenleri gibi, turistik bir izlenimle bunları ele aldık.

Ama şimdi düşününce anlıyoruz ki, bu sınıfsız toplum, bizi karmakarışık, görkemli bir aile yapmış. Türkiye’deki her ailede Çerkez vardır, her ailede Kürt vardır, veya her Kürt ailesinde İranlı vardır, Arap vardır... Karmakarışık bu topluma şimdi kalkıp bir yerden sınıflı toplum kodlarıyla “Siz Türksünüz, siz Kürtsünüz, siz Alevisiniz...” diye ayrıştırmaya çalışmak, Batı demokrasisinin karakteridir, fonksiyonudur. Biz bu demokrasiyi bu şekilde getirirsek ülkemize hakaret ederiz ve bu ülkeyi parçalarız. Hepimiz ortada kalırız.

SOKAĞIMIZI, BİRBİRİMİZİ TERKETMEDEN, DIŞLAMADAN YAŞAMAK

Şimdi diyeceksin ki, “Benim başka bir dilim, dinim var, nasıl yaşayabilirim?” E bunun cevabı bizim tarihimizdedir. Osmanlı sarayında, ta Selçuklular zamanında bile Hıristiyan anneler, Hıristiyan sultanlar vardı. Yani bizim toplumumuz Hıristiyan eş, Müslüman koca gibi terkiplere bile yabancı değildir.

Başka dil konuşuyor diye biz ayrı yatakta yatamayız. Başka bir dil konuşan, başka âdetleri olan insanlarla biz başka sokaklarda oturamayız. Aynı sokaklarda oturalım, aynı apartmanlarda, aynı evlilikleri, düğünleri yapalım, ama dilini konuşsun. Yani Batı’dan getirdiğimiz demokrasi bizim bu tarihî gövdemize uygun bir gömlek olsun. “Baba benim yerim ayrı, ibadetim ayrı, benim şuyum ayrı, benim buyum ayrı...” deyip tamamen farklı bir parselde, birtakım sitelerde yaşamak, yani farklı yerlerde, farklı alanlarda yaşamak, bu toprağın kaldıramayacağı bir şeydir.

Bütün dünyada ne kadar bireye, gruba, etnik gruba ne kadar büyük haklar varsa, bu hakların hepsini bu toprağı bölmeden, parçalamadan, aynı yatak odasında yatar gibi, aynı evde oturur gibi yapacağız, bu hakları vereceğiz, ama o aileleşen ve kardeşleşen özelliğimizi bozmayacağız.

BİZİ 1500 YILDIR İSLAM KAYNAŞTIRDI

Karışma, kaynaşma açısından dünyadaki kültürleri inceleyelim. Bugün Amerika, Avrupa’dan giden insanlarla kurulmuştur. Bunun tarihi 250 yıldır ya da 300 yıldır. Gitmişler Kızılderilileri kesmişler, Polonyalılar, Hollandalılar, İtalyanlar, İngilizler yerleşmişler. Latin ülkelerine İspanyollar gitmişler ve orada bir tarih oluşturmuşlar. Karışma kültürleri bu kadar. Rusya’ya bakalım, ne kadar karıştılar başka ırklarla? Tatarlar, Kazaklar’ın Ruslaşması söz konusu. Zencilere, Orta Afrika’ya bakalım. Ya da Çin’e, Mısır’a, Tayland’a bakalım, Endonezya’ya bakalım, Yeni Zelanda’ya bakalım. Orada Batılılar ne zaman geldi, ne kadar kaldı, ne kadar karıştılar? Yani bütün ülke ve bütün kıtaların, kavimlerin birbirine karışma özelliklerini ciddiye alırsak, dünyanın Arap saçına dönmüş, karmakarışık olan ülkesi Anadolu toprakları ve Ortadoğu topraklarıdır. Karmakarışıktır! Hıristiyan’ı, Yahudi’sinden tut, bin çeşit kavmin yani Kazak’ın, Tatar’ın, Çerkez’in, Pomak’ın, Arap’ın, Kürdün, Acemin... hepsinin oraya gelip aynı aile gibi olduğunu görürüz.

Genetik olarak çözülmesi imkansız bir şekilde böyle karmakarışık olmuş bu büyük aileyi de muhteşem bir din İslam 1500 yıl kaynaştırmış. Lehimi olmuş. Duasıyla, ibadetiyle, tarikatıyla, edebiyatıyla... her şeyiyle. Tarikatlarımız bir Türk tarikatı olmadı. Esnafımız da bir Türk esnafı olmadı. Esnaf birliğinde binbir çeşit insan, duayla açılan törenler yapardı.

AİLE HAYATIMIZ BOZULMASIN

Şimdi biz bin yıl bu kadar karmakarışık olduktan, kucaklaştıktan sonra bugün kalkıp “Ya kardeşim benim dilim ayrı, dinim ayrı” demek, bu, bu toprağa büyük bir haksızlıktır. Aydınlar burada devreye girecek. Dilini konuşmak isteyenler konuşacak, ayrı adetleri, törenleri, ayrı bir dini olduğunu iddia edenler de bunları yapacaklar. Ama bunları aynı sokak içinde yapacağız. Mesela Bektaşiler ile Mevleviler bunu bin yıl boyunca Amasya’da, Yozgat’ta, Konya’da, Şam’da, İstanbul’da yaptı. İkisi karşı karşıya, ayrı ritüelleri, ayrı törenleri olan iki ayrı kurum bin yıl karşı karşıya durdular. Birbirinden çok farklı insanlar idi. Mevlevilik nere, Bektaşilik nere?

Şimdi biz bu yanyana tutmayı bileceğiz. Haktan hukuktan vazgeçmeyeceğiz. Ama aynı yataktan çıkmasınlar. Aynı yataktayız. Bu “aynı yatak” lafını bir mecaz, bir teşbih olarak kullanmıyorum. Çünkü benim kızım onun oğluyla evleniyor. Ve bu, sürekli düğünlerle, şenliklerle gelişiyor. Anadolu söz konusu olduğunda, bu, çok doğru bir tabirdir yani. Birinin kızı, öbürünün annesi olan, sürekli özel, mahrem bir yakınlık içinde olan, aynı evin odalarını bölüşen bir aileyiz. Düğünlerde beraberiz, cenazelerde, iyi günde, kötü günde...

Batıdan getireceğimiz demokrasi, tarihimizin bu aileleşmiş ve birbiriyle kardeşleşen kültüre dikkat etmek zorunda. Bana öyle bir hak hukuk, özgürlük getirsinler ki, aile hayatım bozulmasın. Bunu istiyorum. Sokak hayatım bozulmasın.

NİSANIN İLK YAĞMURU

Tarihte kalmış tarikatlar, esnaf loncaları, kapitalizme karşı da iktisadi bir direniş imkanı taşırlar. Malı, parayı biriktirmezler, toplumsal dokuya harcama yaparlar, yardımı, infakı, dayanışmayı birinci sıraya alırlar. Batılı tüccar bunu anlayamaz. Aydınlarımızın bu eski sivil kurumlarımızın yapısını çözümlemesi lazım. Ben bütün yazılarımda bunları tartışıyorum.

Bugün, ortaokuldan başlayarak bunların küçük törenlerini yapabiliriz. Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü gibi, bu topraklarda yeniden birbirimizle kardeşleyecek küçük törenler yapabiliriz. Kan kardeşliği, süt kardeşliği gibi... Annelerimizin yaptığı “ahretlik kardeş” gibi. İnsanlar yılın bir günü yanyana gelip kardeş olurlar. “Nisan suyu” tarikatta önemlidir. Nisan’ın ilk yağmur suyu alınıp içilerek duası edilerek ibadet gibi bir tören yapılır...

Bu tür şeyler bu toprakta yeniden başlatılabilir. Ne yapacağız? Ben Murat Menteş’le kardeşleşmeye karar verirsem gideceğiz dua edeceğiz ve o günden itibaren kardeş olacağız. Sen benden önce ölürsen ben senin çocuklarına bakacağım, ben senden önce ölürsem benimkilere sen sahip çıkacaksın. Sen bu dünyada zor günler yaşarsan, borca harca girersen, seni düşüneceğim, senin borcuna harcına yardımcı olacağım, ev kirana yardımcı olacağım. Sen de benim. Yani tek beden, tek aile haline geleceğiz.

HEMŞEHRİ DERNEKLERİ YERİNE...

Bunlar çok sembolik de görünse bir toplumun kardeşleşmesine, tazelenmesine, canlanmasına, güven kazanmasına çok büyük faydalar sağlar. Psikolojik olarak da iyileştirici olur. Görüşüm bu. Her insan, liseden tanıdığı bir arkadaşını, bir komşusunu, çok farklı bir yerden birini kardeş seçebilir, kabul edebilir. Şimdi bütün bu kardeşlik heyecanları düştü, hemşehrilik ön plana çıktı. Toplumumuzda hemşehrilerin birbirini kültleştirmesi, kardeşlik telakkisinin kenara çekilmesiyle başladı.

Mesela adam kendi köylüsünü bulup onunla dernek kuruyor İstanbul’da. Yüzbinlerce de dernek var. Böyle bir şey niye olsun ki? Biz kardeşiz. Ortak kurumlar iptal edildi, hemşehri kurumları oluşturuldu. Bu da bir bakıma bölgeciliği besleyen bir şey. Yani o sınıflayan, kodlayan “Sen Maçkalısın, sen Diyarbakırlısın...” diyen bir anlayışa doğru gidiliyor. Bunu da çok rahatsız edici buluyorum.

KARDEŞLEME GÜNÜ YAPABİLİRİZ

Bu gidişata karşı aydınlar olarak sembolik de olsa, kardeşleme günü yapabiliriz. Size biraz fantastik gelebilir, ama ben mesela çocukken, ortaokuldayken kan kardeş olduğum arkadaşlarımla beraber gezdik, sinemaya gittik, kız peşine gittik, çok mutlu bir hayatım oldu onlarla. Hâlâ onları görürüm. Aydınların çok güçlü filmlerle, yazılarla, hikayelerle, belgesellerle, böyle iki kan kardeşin hayatını anlatarak ya da onu romanlaştırarak bu duyguları hayatımızda beslemek lazım. Yeşilçam’da, avantür filmlerimizde bir kan kardeşliği bir delikanlılık teması var. Ama bu kaba örnekleri daha soylu hale getirmek lazım.

GALEYANLA, LİNÇLE, HAKARETLE BATILILAŞIYORUZ

Ama bütün bunlarda şunu görüyorum ben: Eğer insanımız Trabzon’da galeyana geliyorsa, ya da bir stadyumda bir “kapıcı, odacı” lafıyla aşağılanıyorsa, biz burada Batılılaşıyoruz. Yani teknolojiyi kullanmak, Batılı gibi giyinip kuşanmakla değil Batılılaşma serüvenimiz. Başkalarını hakir görmek, başkalarına tahammülsüzlük, başkalarından korkmak, başkalarından kaçmak, ürkmek, ona saldırmak... işte bunlarla, biz şimdi Batılılaşıyoruz.

1850’li yıllardan beri, Hattı Hümayun’dan beri bu topraklar Batı’daki yasaları, trafik yasası, medeni yasa, polis yasası, her şeyi, zabıta kanunu, olduğu gibi sipariş etmiştir. Demokrasiyi, insan haklarını da bu şekilde sipariş etmeye çalışıyor. Sipariş edelim ama bize uygun bir giysi midir, bize yakışır mı, bunu sormamız lazım.

KARDEŞLİĞİN TÜRKÜSÜNÜ SÖYLEYELİM

Diyelim ki ben büyük bir televizyon kanalının sahibi olsam ya da büyük bir derginin sahibi olsam sevgililer günü gibi bir kardeşlik günü, kardeşleme günü ilan ederim. O gün giderim, meydana çıkarım, önceden kardeşleşmiş, esnaftan, talebeden veya sanatçılardan insanları getiririm, ekranın karşısına oturturum o gün kardeşlerim onları. Bunu bir törenle yaparım. Bunu gelecek sene bir daha yaparım, siz de gelecek sene yeni kardeşinizi ararsınız. Toplum üyeleri birbirine düşman gözüyle bakmaktan uzaklaşır. “Acaba bu adam benim kardeşim midir, olabilir mi?” diye bakmaya başlar. Mesela benim bir Adanalı kardeşim olsun, Afyonlu, Sivaslı... çok isterim yani. Ve onlarla arada bir telefonlaşmak, gidip gelmek, bayramlaşmak, kandilini kutlamak... Ama buna çok daha ruhani ve manevi yükü olan anlamlar verelim. Bunun en güzelinden edebiyatını yapalım, şarkısını, türküsünü söyleyelim.

ALLAH NEZDİNDE KARDEŞİZ, O HALDE BUNU HAYATIMIZA DAHİL EDELİM

Birtakım geleneklerimiz bıçakla kesilmiş. Bunları yeniden ihya etmek zor değil. Üstelik yaralarımızı iyileştirecek, şifalı gelenekler bunlar. Bu bizim irademizle olacak bir şey. Nasıl bir irade? Allah nezdinde hepimiz kardeş değil miyiz? O halde bunu hayatıma dahil etmek istiyorum. Bu konuda çalışmak istiyorum. Geçmişteki Ahi birlikleri ömrünü doldurmuş olabilir. Ama yeni biçimlerini ben inşa edebilirim. Bugün yeni kurumlar kurmuyor muyuz? Bir sürü yeni kurumlar çıkıyor. Bankaları Tasfiye Kurumu, Müfettişler Kurumu, Çağdaş Yaşam Kurumu, Hayvanları Koruma Kurumu gibi birtakım adlarla ortaya çıkan kurumlar, kuruluşlar, yapılar. Bir de Kardeşleme Kurumumuz olsun. Başında ille de bir pir olsun, şeyh olsun da demiyorum. Başında da sen ol, ben olayım, aydınlar, sanatçılar veya toplumun sevdiği insanlar olsun.

Mesela diyelim ki toplumda çok sevilen bir insanın, Hüsrev Hatemi’nin Erzurum’da bir insanla kardeş olması, veya bir ortaokul çocuğunun bir başkasıyla kardeş olması, bunlar, toplumumuzun karşısına bu tür tekliflerle gidelim diyorum ben. Bunların güzel şeyler olduğunu düşünüyorum ben.

ZENGİNLERDEN ALACAĞIMIZ VAR

Yazar NİHAT GENÇ, kapitalizmle mücadelenin, bize özgü bir ekonomi kurmanın yollarını anlattı.



UFUKTA, GÖRÜLMEYE DEĞER NE VAR?

Herkes yaşamak, hayata bağlanmak için bir ideale, bir istikbal telakkisine ihtiyaç duyar. Ufukta, görülmeye değer bir şey arar. Benim de tarihimize ve kültürümüze dayanarak, oralardan süzdüğüm bir idealim, ulaşmak istediğim bir yer var. Ben Migros’tan kurtulup Kapalı Çarşı’ya varmak istiyorum. Burada Migros’u bir misal, bir model olarak kullanıyorum. Migros’ta çalışan herkes tezgahtar, görevli, memur. Kapalı Çarşı’da ise ustalar, patronlar, işin ve sorumluluğun sahibi olan insanlar var. Kapitalizmi tartışırken şu soruları soracağız: Bir insan 400 otelin sahibi neden olsun? Biz niye bir işyerinde tezgahtar olalım? Kendi işimizi yaparak, alın terimizle, emeğimizle, ürünümüzün kalitesi nispetinde neden kazanamayalım? Neden iş hayatımızı, dinlenmemizi, gayretimizi kendimiz düzenleyemeyelim?

AHLAKIN EKONOMİYLE İLGİSİ

Batı uygarlığı, para biriktiren, servet edinen, bu serveti büyütmekten başka da bir motivasyonu olmayan bir zihniyetten doğmuştur. İktisat teorileri, ekonomi algıları buna dayanır. Reklamlarda da bu zihniyetin sloganlarını işitiyoruz: “Neden daha azına razı olasınız, daha çok kazanın, daha fazla kar edin...” gibi. Kapitalizmde para, emekten de, işçiden de, ekonominin bütün unsurlarından daha önemlidir. Para en üst basamaktadır. Doğuda bir insan ustası olmadığı bir işi yapamaz. Batıda yapabilir. Batılı sermayedar, bir genel müdür tutuyor, tekstilcilik de yapıyor, madencilik de, turizm işletmeciliği de. Oysa bu alanlarda bilgi sahibi değil. Sadece daha çok kazanmak için bu işlere giriyor. Ticari ahlakının, mantığının tek hedefi, tek meşrulaştırıcı unsuru daha çok para, daha çok kar. Doğulu tüccar ise bilmediği işi yapamaz, yapmaz. Kumaşçı ise kumaşçılıkla uğraşır, boyacı ise boyar. Kendi mesleği sayesinde zengin olmuş bir Doğulu “Madem param var başka alanlara da gireyim” diyemiyor. İşte tartışmamız, anlamamız gereken mesele bu. Ahlakla ekonominin ilgisini kuracak ya da koruyacak mıyız, yoksa kapitalizmin yıkıcı şartlarına teslim mi olacağız?

KEFEN PARASINDAN ARTAN İLE TOPLUM HAYATI KURMAK

Sadece para için yapılan bir işte mesuliyet bilinci, estetik bir hedef, bir gönül hoşluğu aramayın, bulamazsınız. Adam zaten ne yaptığını bilmiyor. Onu harekete geçiren şey açgözlülük. Hormonlu domates, şişme tavuk satar sana. Kapitalizm, bu açgözlülüğün insanın doğasında olduğunu söylüyor ve onu meşru hale, muteber hale getiriyor. Biz yani Doğulular ise “Madem ki insanız, kültürümüzle, terbiyemizle, sanatımızla işleri yürüteceğiz” diyoruz. Hem basit hem de hayati, çok büyük bir fark var burada.

Batıda bir burjuva sınıfının oluşması, bu sınıfın sanatı desteklemesi ile gelişen bir süreç yaşandı. Doğuda ise buna ihtiyaç yoktu. Doğulu tüccar evine ekmeğini götürdü, çocuklarına evler açtı, kumaşçılıktan kazandığıyla kefen parasını da kenara koydu, fazlasını ne yapacak? Fazla parayı toplumsal kurumlara, imarethanelere, zaviyelere, tek tek komşusu olan yoksullara ayıracak, bunun sevabıyla, gönül huzuruyla, tatminiyle, tertemiz vicdanıyla hayatını sürdürecek. Fakirleri doyuracak, yedirecek, içirecek, giydirecek.

YOKSULLARA BORCUMUZ VAR

Doğulu tüccar, ahi birlikleri, esnaf teşkilatları tarafından da çerçevesi çizilen bir anlayışla, bir takva yarışıyla içinde yaşadığı topluma fayda sağlayacak. Bir eli yağda öbürü balda olan değil; bir elinin verdiğini öbür eli görmeyen adamlar sayesinde kalkınır bir toplum. İslam ahlakına göre, bir tüccar, toplumla fiilen muhatap olan, tam anlamıyla alışveriş içinde olan kişidir. Sen o toplumdaki insanları sadece müşteri olarak göremezsin. Bünyesinden sana müşteriler, alıcılar çıkaran topluma teşekkür etmelisin. Nasıl? O bünyedeki yoksulları sevindirerek, onlara koltuk çıkarak. Böylece, yoksullar çaresiz kalmaz, senin sattığın malı alamayan kişiler, gidip senin sattığın o malı müşterinin evinden çalmaz. Yani burada bir ekonomi mantığı da işliyor. Barışçı bir ekonomi, bir kardeşlik, şefkat, merhamet düzeneği.

Serveti toplumsal dokunun sıkılaşmasına harcayan Doğu ile, serveti yeni yatırımlara harcayan Batı arasında 1850’li yıllara kadar çok kesin, keskin bir ayrım vardı. Batı, kapitalizmi yürürlüğe soktu ve insanlarını dünyevi bir yarışa, mücadeleye soktu.

Önümüzdeki yılların en büyük sorularını tekrar edelim: Bir insan üç ayrı kıtada niçin oteller sahibi olur? Niye, tanımadığı insanların patronu olur? 300-400 tane maden şirketini neden yönetir. Hakim olamayacağı kadar çok insanı, parayı, işi neden sahiplenmeye çalışır. Bu duygusuz, mantıksız, aşırılığa niçin kendini kaptırır?

DEVLEŞMEK, KRALLAŞMAK, KABUS YARATIĞI OLMAK

Bu soruları sormak suretiyle benim geldiğim çizgi şudur: Bir işi yapacaksan eğer, o işin ustası olacaksın. Aydın Doğan’a diyeceğiz ki, gazetecilik mi yapmak istiyorsun, o halde gazeteciliği bil. Bunlar iş ahlakı, üretim ahlakı ile ilgili meselelerdir. Mühendis mühendislik yapmalı; çoban çobanlık. Kasaplar medya patronu olmasın. Batılı şirketler

tüm dünyada tekelleşiyor. Tarlayı alıyor, çiftçiyi kiralıyor, nakliye şirketini alıyor, fabrikasında ürünü kendi yapıyor, ambalajlıyor ve kendi marketinde satıyor! Bu da yetmiyor, televizyon ve gazete sahibi oluyor, reklam şirketi kuruyor, kendi ürününün övgüsünü, reklamını, tanıtımını da kendisi yapıyor! Müşteri memnuniyeti, kiminin parası kiminin duası gibi şeyler yok. Medya elinde olduğu için, diyelim başka şirketlerin ürünleri hakkında spekülatif yayınlar da yapabiliyor. Kanserojendir, diyor ve bir anda bütün bir halkı yanıltıveriyor. Bu büyük güç sayesinde bir ticari imparatorluk, krallık kuruyor. Giderek devlet politikalarına müdahale edebilecek, aktüel siyasi, sosyal dengeleri etkileyebilecek bir güce kavuşuyor. Küreselleşme ile birlikte, büyük, yabancı şirketler, yoksul ülkelerin ekonomisini sömürme güçlerini pekiştiriyorlar. Emeğin değerine onlar karar veriyor. Giderek toplumlarda suçun yükselmesine sebep oluyorlar ve daha katı rejimlere doğru bir dönüşüm yaşanıyor. Polisin sert tedbirler aldığı, askeri müdahalelerin yaşandığı görülüyor.

Biz diyoruz ki, kardeşim, çiftçiliği çiftçi yapsın. Nakil işlerini, taşımacılığı nakliyeci yapsın. Gazeteciliği gazeteciler yapsın. Bütün bunlar ayrı ayrı alanlardır. İnsanların bağımsızlıkları, fikir hürriyeti, haber alma özgürlüğü, işçi hakları, emeklilik hakları, sigorta imkanları, mesai düzenleri altüst olmasın, güme gitmesin, sabote edilmesin. Sen ne diye bir imparatorluk kuruyorsun, niye bir hububat devi, bir yoğurt imparatoru, bir hazır kahve kralı oluyorsun?

SERMAYE ZORUYLA GÜZELLİK OLUR MU?

İşte bugün Amerika’nın sınırları açın, insan hakları gelsin, özgürlük gelsin derken kastettiği aslında bu 300-400 kapitalist şirketin hakimiyet alanını genişletmektir. Adam orada sadece parası var diye Türkiye’deki madenleri, Hindistan’daki otelleri, Fildişi Sahilleri’ndeki ormanları ele geçirebiliyor. Ekonomik bir işgal! Bunları tartışacağız. Yani para sürekli para doğurarak, yatırım doğurarak mı insanlık huzur ve barışı bulacak? Yoksa gittikçe artan bir sosyal adaletsizlik içinde yüzbinlerce insan ustası olduğu kendi işini bırakmak zorunda kalıyor ve büyük şirketlerin tezgahtarı, kölesi mi oluyor?

Gidiyorsun Karadeniz’deki bütün balıkçılara diyorsun ki, takaları bırakın, hepiniz benim filomda işçi olun. 4 bin koyda küçük küçük aileler kurmuş esnafı darmadağın ediyorsun. Hayır, biz, bu küçük esnafı, sanatçıları desteklemeliyiz. Çünkü hem yaptıkları işi biliyorlar hem de insanlarla sıcak temas halindeler. Sadece para ve mal değil, aynı zamanda bir duygu, bir hoşnutluk alışverişi içindeler. Bir sorumluluk bilinci taşıyorlar. Bereketi, duayı arıyorlar.

YEMİN EDİLEN, DUA EDİLEN, MANİ OKUNAN PAZAR

Batılı kültürde bir mağaza vitrinine bakınca o ürünü yapanı, kaliteyi görmezsin. Sadece markalar uçuşur. Negatif heyecanlar eşlik eder alışverişe: Hırs, kıskançlık, açgözlülük. Doğu’da ise sana ürünü satan kişi zaten onu üreten kişidir. Her şey nettir, berraktır. Küçük esnafın itibarı korunduğu zaman, çarşılarımızda körü, yaşlısı, genci, kamburu, yetimi, yoksulu, çiftçisi... herkes malını satar. Herkes kazanır. Bu insanlar birbiriyle kaynaşır. Hepsi aynı dünya içindedir, hepsi kardeşleşir. Şirketlerdeki bir müşteri temsilcisi gibi, bir satış elemanı gibi “presentable” olma, gülücük efekti yapma mecburiyeti yoktur. pazarda gözyaşı da olur, kahkaha da. Hüzne de, tebessüme de yer vardır. Sahicidir çarşılar.

Demek ki Batılı pazar ile Doğu çarşısı bambaşka, farklı şeylerdir. Batı’da sizi markalar, afişler, reklamlar ve uzman tezgahtarlar karşılar. Doğu’da ise ustalar, sanatçılar, hileli mal satanlar, cüceler, şakacılar, maniler söyleyen, dilenen, su dağıtan, pazarlık yapan, borç alan, yemin eden... insanlar karşılar.

Şimdi, Kapalı Çarşı’da da bazı kuyumcular mesela zenginleşip diğer dükkanları satınalmak suretiyle kapitalist şablona uygun bir rota izliyor. Esasen bizim kapitalizmi anlayabilmemiz, onun belalarına direnebilmemiz için para, pazar, yatırım, kazancın sosyal dokuya aktarılması gibi hususları inceden inceye tartışmamız lazım. Küçük esnaf nasıl korunacak. Sanatı olan, usta insanlarla alışverişimiz nasıl sürecek, sürecek mi? Yoksa büyük şirketler tüm dünyayı ele mi geçirecek? Biz de onların kullanıp attığı vasıfsız tezgahtarlar mı olacağız? Hep öyle korku içinde mi yaşayacağız?

ÖNCE KÖLELEŞTİREN SONRA ÖZGÜRLÜK BAHŞEDEN ŞİRKETLER

Yarın birgün bu büyük şirketler gelip bizim şehirlerimizi satınalabilecekler. Nasıl? Bugün bankalarımızın yarısını aldıkları gibi. Balıkçılığımızı da, zeytinimizi de, üzümümüzü de aldı, fındığı, televizyonu, telefonu, pamuğu... ala ala şehirleri ele geçirebilecekler. Görünen bu, gidiş bu yönde. Yarın, artık Trabzon, Muğla, Adana gibi şehir adları yerine, Migros, Marlboro, Pepsi adlı şehirler olacak! Çünkü alışveriş binasını da, kültür merkezini de, otoyolu da, par alanını da o yapmış! Bir şirketin, yalnızca kar etmeye, para kazanmaya adanmış bir yapının dünyasında ahlak, kardeşlik, hayat arayacağız. Hakikaten de şu anda Kızılcahamam’a gidersiniz ve orada iki büyük otelin şehri ele geçirmekte olduğunu görürsünüz. Ve orada toprağı, işi olan insanlar gidip o otellerde tezgahtarlık yapıyor, yerleri paspaslıyor, müşteri karşılıyor. Köyde yaşayan adam yumurtasını Migros’tan büyük marketten alıyor.

Biz Doğu topraklarında kapitalizm, liberalizm, özelleştirme gibi olgulara bodoslama girdik, balıklama atladık. Bunun bize maliyeti çok büyük olacaktır. Kültürümüzle, tarihimizle, ahlakımızla bağlarımız tamamen gevşeyecektir. İnsan tipimiz değişecektir, bizler artık tezgahtarlar olacağız. Eğer bu böyle yüz yıl sürerse Alevi-Sünni, laik-şeriatçı, sağcı-solcu gibi ayrımlarla dahi konuşamayacağız. Marlboro milliyetçiliği olacak, Nike bölgesi olacak, Procter&Gamble çocukları olacak, bizim çocuklarımız Nestle Üniversitesi’nde okuyacak, Coca-Cola dadıları bebeklere bakacak... Bunlar yavaş yavaş oluyor. Tayland’da mesela. Hatta bir şirket müdürü, “Biz, fabrikamızda işçilerin başlarını örtmesine izin veriyoruz” diyordu. Yani insan hakları da, özgürlük de onların bir lütfu, bir bağışı olarak geliyor. “Biz işçilerimizin mesai arasında bir saat konuşmasına müsaade ediyoruz” diyor, “konuşarak, tartışarak, özgüvenleri gelişiyor” diyor!

İKTİSADİ DELİLİK EVRESİ

Demek ki ekonomide ahlak olmayınca, kendi ahlakımızı terkettiğimiz zaman, bizi insafsız, merhametsiz, gözünü hırs bürümüş şirketler köleleştiriyor. Konuşmamıza, kaç çocuk sahibi olacağımıza, dilimize, giyimimize onlar karar verecek. Kaçta uyuyacağız, kaç saat çalışacağız, ne yiyeceğiz, hangi sporu yapacağız... hepsini onlar belirleyecek. Böyle şirketlerin yönettiği bir kabusu, bir laneti, cehennemi yaşayacağız. Firavunların elinde kalacağız.

O halde bunun karşısına geçmiş ahlakımızı koyacağız. İktisadi terbiyemizi hatırlayacağız. Kapitalizmin tımarhane ideallerinden, çılgın, yoz hedeflerinden yüz çevireceğiz. 10 milyon dolardan da fazla parayı bir insanın ne yapacağının sorusu cevapsızdır. Bu bir iktisadi delilik evresidir.

ALLAH BİZİMLE

İslam’da çalışkanlık esastır. Çünkü en büyük ibadetlerden biri zekat vermektir. Zekat verebilmek için daha çok çalışmak gerekir. Manevi mertebelere ulaşmak da veren, infak eden biri olmayı gerektirir. Yani burada sözünü ettiğimiz Doğu ve Batı farkı aslında varoluşla, hayat algısı, insan telakkisi, ölüm, öte dünya bilgisi, olgunluk gibi çok temel ayrımlarla birleşiyor. Batılıların dünya ile, insan ile, Yaratıcı ile, tabiat ile bitmeyen bir mücadeleleri, kavgaları var. Bizim yok! Bize göre kanaat bitmeyen, tükenmeyen bir hazinedir. Helal lokma en büyük nimettir. Aynı şekilde, çoluk çocuğunun rızkı için gayret sarfetmek de bizim en büyük asalet kaynağımız, haysiyet meselemizdir. Bizim için vatansever olmak, anti-emperyalist olmak buradan başlar.

Allah; çarşıda, pazarda, dükkanda birbiriyle hoşbeş eden, helalleşen, kucaklaşan, birbirine hayırlı olsun, Allah bereket versin diyenlerin yanındadır. Bu, da Doğu’da, bizde olan alışveriş tarzıdır. Kapitalizmin alışveriş, satış, kar, fiyatlandırma, ücretlendirme, indirim, rekabet... işlemleri, kapitalist ticaret Allah’sız bir ilişki biçimidir. Bu Allah’sızlık, insanı da insanlıktan çıkaran bir yere varır. Alışveriş insanlık dışı bir şey haline gelir, hayat söner. Türkiye’de Müslümanların tartışacağı ekonomik konu, faizsiz bankacılık gibi saçmalıklar değil, işte bu kapitalizmle mücadele şeklidir.

BOZUK SANDVİÇ MACERASI

Kapitalist şirketin marketinden aldığın sandviç bozuk çıkınca alıp tezgahtara gidiyorsun fakat eleman bundan utanmıyor. Abi, diyor, dilekçeni ver, genel müdüre çık. Genel müdüre çıkıyorsun gene utanan yok. Karşına bir sürü şirket avukatı çıkıyor. Avukatlar ordusu eşliğinde mahkemeye gidiyorsun gene kimsenin yüzü kızarmıyor, bir yığın belgeler geliyor önüne. Sonra tüketici yasaları, kurallar, tüzükler, duruşma tarihleri, resmi ertelemeler, formaliteler geliyor. Yani ben şikayetçi olduğum bir sandviçin sorumlusunu gebersem bulamıyorum. Karşıma bir hukuki labirent çıkıyor. İçinde insan yok, belgeler var. Halbuki bir insan hileli bir mal ürettiyse bundan utanmalı. Ya da bana “Ya kardeşim çok özür dilerim, gel sen onu bırak şunu ye de gönlünü alalım” diyen biri olmalı. Yok. Kapitalistler gönül almayı bilmiyorlar. Biz biliyoruz. Bizim geleneğimizde var bu. Öyleyse hafızamızı tazeleyeceğiz, hayatımızı tazeleyeceğiz, yazılarımız, görüşlerimizi, davamızı bu hafızayla, zihin açıklığıyla kuracağız.

 

HAZIRLAYAN: MURAT MENTEŞ
Gerçek Hayat

 

Nihat Genç'e soru sormak için tıkla

Hattı Müdafaa kitabını satın almak için tıkla


 
İlgili Bağlantılar
· Nihat Genç Sitesi
· Doğu Konferansı Galerisi
· Skytürk Konuşmaları
· Daha fazla Nihat Genç
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Nihat Genç:
Sorularınız ve cevapları birinci bölüm


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.5
Toplam Oy: 26


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

 Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa


İlgili Haberler

Sorularınız ve cevapları ikinci hafta son bölüm
Sorularınız ve cevapları ikinci hafta birinci bölüm
Sorularınız ve cevapları ilk hafta son bölüm...
Orhan Pamuk ve Nobel
EY İRAN ZENGİN VE GÜZEL ÜLKE
Köpekleşmenin Tarihi'nden: İhtişam ve sefalet
Sorularınız ve cevapları birinci bölüm

"Hattı Müdafaa: İnsan hakları kardeşliğin yerini tutmaz" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke