Türkiye korkularını dengelemeyi öğreniyor
Tarih: 30.06.2005 Saat: 02:35
Konu: Nihat Genç


İran'da muhafazakar Ahmedinejad'ın seçim kazanması Tükiye'de eskisi gibi infiale sebep olmadı. Şüphesiz yüksek sesle molla karşıtı yazılar yazıldı. Ancak, eskisi gibi, bu yazılar panik havasında ve neredeyse bir laik savaş üslubunda hiç olmadı.

Bilindiği gibi İran'da reformcular çoğunlukta ancak, baskılar, sindirmeler, seslerini, hareket alanlarını daralttı ve seçimlerden çekilip meydanı muhafazakarlara bıraktılar.

Ahmedinejad'ın kim olduğunu öğrenmek isterseniz, Tahran'a bakın, Melih Gökçek'le aynı yıllarda aynı otobanlar aynı çirkin estetik dışı mimariyle bölgenin iki bozuk şehri Ankara, Tahran!



İran'da bir bakana 'reformcuları neden dışlıyorsunuz' dedim. 'Biz, dedi, devrimle iktidara geldik, onların da kendilerine alan açması için devrim yapacak kadar güçlü olmaları lazım!'..

Reformcuların gün gelip devrim yapacak güçleri olmayacak, çünkü petrol ve silahlar muhafazakarların elinde.

Yani İran'da siyaset uzun yıllar daha kilitli kalacak. Bu siyasi kördüğüm on yıllar boyu çözülemeyecek. Kördüğümün sebebi Kur'an'ın ayetleri. Hangi mollayla konuşsanız, yine gülerek, 'Yasağı koyan Allah' diyor, 'yoksa, dükkan senin' demeye getiren espriler yapıyorlar.

Ancak, muhafazakarlar reformcuların Müslümanlığından asla kuşku duymuyor. Birçok muhafazakar reformculara gizli bir aşk dahi duyuyor. Ayrıca reformcular isteseler bir günde muhafazakar iktidarı yıkarlar, dış destek arayarak bunu yapabilirler, ama, ülke sevgileri ve onurları gereği akıllarının ucundan dahi geçirmiyorlar.

Ve şüphesiz İran'da siyasi savaşı sokak belirliyor. Bugün Tahran'da oturulacak tek kahve olmaması, ya da gençlerin yan yana geleceği hiçbir yer olmaması büyük bir meydan savaşına sebep oluyor. Giyim, sokak, alışveriş ve buralardaki davranışlar her şeyi belirliyor...

Birkaç küçük hikaye anlatayım. Birkaç üniversiteli genç kız bizim Türk olduğumuzu öğrenince, bize hemen 'Müjde Ar, İbrahim Tatlıses'in kızıymış, doğru mu?' dediler. Televole programlarının müptelası hepsi. Tanımadıkları yok. Hatta, benim bile çıkartamadığım bizim 'Akın' adında bir popcumuza vasıtamızla selam gönderdiler.

İranlı yüksek bir görevli, biz Türkiye'yi televolelerden tanıyorduk, tayinimiz çıkınca şaşırdık, meğer sizin buralar da bizim sokaklara benziyormuş, öyle her taraf çıplak kadınla dolu değilmiş, dedi...

Bir büyük hediye mağazasından hediyelik alırken, arkadaşımız, İran'ın büyük takımlarından Persopolis'in formasını gördü ve satın almak istedi.

O saate kadar bize soğuk, ciddi, yabancı davranan mağaza görevlileri, Persopolis formasını satın almak istediğimizi anlayınca çılgına döndü... Neye uğradığımızı şaşırdık, çünkü, mağaza görevlileri kendi aralarında bayram yapar gibi eğlenip ortaya fırladılar. Hatta sokağa çıkıp yan komşu dükkanlara bağırdılar. Herkes bize bakıyor, sebep, dışarıdan gelip Persopolis forması satın almamız...

İran'la aramızda derin ve çözülmez bir kültürel trajedi var, şöyle, İran edebiyatı Türk kızlarını abartarak över, Türk şiir edebiyatı da İran kızlarını anlata anlata bitiremez. Yani her iki ülkenin gözü komşusunda.

Bu durumu ben de müşahade ettim. Zayıfça ve çirkince bir yüzüm vardır, ülkemden erkek olarak yeterince ekmek yediğim söylenemez.

Gerçi ben kendimi kahraman yazarlığa vererek mevzuyu unutmaya, geçiştirmeye çalışıyorum.

Ama İran'da, mesafeli, soylu, inceden tetkik edip, derinleşen çapkınca kadın bakışlarıyla çevrildim. Hah, dedim, işte ben memleketimi buldum. Neye uğradığımı şaşırdım. Hayatımda ilk defa kendimi erkek gibi ya da ona yakın hissettim. Zaten kaşları, gözleri ortada. Kadınların fazla cesur, kendilerine aşırı güvenleri, kendimi fazlaca ortaya salmamı engelledi. Bir savunma hali, bir içe kapanma, bir utanma hissi uyandırdı, ne desem, güvercin gibi bir şey oluyordum...

Bir davette, ancak, edebi hikayelerde görebileceğim kadar masalsı güzellikte genç bir hanımla karşılaştım. Ancak, gelin görün ki, bu güzel hanımın etrafını Türkiye'den birlikte gittiğimiz bizim kızlar sarmış, harıl harıl konuşuyorlardı...

Baş başa kalmanın imkanı yok.

Mevzuya doğru yaklaştım. Bizim kızlara, lütfen, rica ediyorum, beni bu hanımefendiyle bir dakika baş başa bırakabilir misiniz? dedim.

Korkmayın, taciz edecek, sarkacak, bir üslubum asla olmayacak...

Benim coşkulu, edebi metinlerimi derinliğine okumuş arkadaşlar, İranlı bayanın ırzına geçecekmişim gibi bir hava estirip bana tecavüzcü muamelesi yaptılar...

'Yahu yalvarıyorum, buralara bir daha gelemem, ben bu kadını daha nerede görürüm. Korkmayın yemem. Ülkemi zaafa düşürecek tek laf etmem. Ben Türkiye edebiyatının bir temsilcisi olarak, (bayanı işaret ederek) İran edebiyatıyla şöyle ayaküstü birkaç laf etmek istiyorum' dedim...

Bizim kızlar, benim, büyük bir suça karışmakta olduğum izlenimini bana vererek, geriye doğru birkaç adım çekildiler ve saha bana kaldı... Olup biteni tebessümle izleyen İranlı genç hanımla baş başa kaldık.

Hanımefendiye şüphesiz iltifatla yaklaştım: 'Günlerdir İran'dayız, ama galiba İran'ı şimdi görüyoruz!'.. Hafifçe ve edeplice gülümseyince iltifatlarıma hız verdim, galiba, ayarı kaçırdım.. 'Sizleri hep edebiyattan takip ediyordum, ama şimdi, kaş, göz, boy, işte karşımdasınız... Bundan sonra İran edebiyatı okurken artık gözümde siz canlanacaksınız!'...

Kendimi tutamıyorum, bizim kızlar rezil olduk der gibi dişlerini ısırıyor, konuşmam hemen bitsin, istiyorlar...

Birden sözü siyasete döktüm...

'Siz reformcusunuz ama, siyah giyiniyorsunuz. Her şeyiniz siyah. Başka bir renk hoşunuza gitmiyor mu? Ya da muhafazakarları tepeden indirirseniz kıyafetinizi değiştirmeyi düşünüyor musunuz?' dedim...

İranlı genç kadın: 'Siyah benim halkımın bayrağıdır. Devrim de yapsak, ben siyahtan vazgeçmem. Siyah giymekten onur duyuyorum. İran denince aklıma bu soylu renk gelir. Ben ülkeme, geleneklerime hayranlık duyduğum için siyahı ölünceye dek giyeceğim!

'Ama, dedim, muhafazakarları hiç sevmiyorsunuz...'

Genç bayan: 'Onlar dedi, benim ülkemin son otuz yılıyla alakalı insanlar, ben sizinle, bir tarihten binlerce yılın içinden konuşuyorum!'...

İşte İran bu. Binlerce yılın şiiri, geleneği, kültürü... Bu uygarlık değerleriyle kendilerine güven duyan insanların ülkesi.

Genç hanım, Hafız, Camii, Sadi, Hayyam gibi şairlerden övgüyle söz edip, sözü hemen Persopolis'e getirdi. Persler'in antik şehri. Bu antik Pers şehrini döndüre döndüre ballayarak uzun uzun hayranlıkla anlattı.

Şunu demek istiyordu. Bu topraklar binlerce yılın, yüzlerce kültürün ülkesidir!

Aynı şekilde, İran İslam devriminin simge kadınlarından olmuş, kara çarşaflı kadın rektör, bizi şu sözlerle karşıladı:

'Tarihin en kadim kavmi olan Hitit uygarlığının çocukları, Persler'in ülkesine hoş geldiniz!'...

Bunlar, şu anlama geliyor.

Ülkemizde son otuz yılda İran'daki rejime karşı yazılar sert bir düşmanlık havasında yazılıp çizildi. Ve İran'ın bu çok zengin uygarlıkları, kültürleri ihmal edildi. Böylelikle bu güzel komşumuzu gençlerimize yanlış tanıttık. Paniğe düştük. Ticareti, siyaseti kestik. Ve paniğimizi fırsat bilen İsrail ve ona benzeyenler bu çatışmadan faydalandı. Sonunda Avrupalı ülkeler içinde komşumuzla en az ticaret yapan, gidip gelen ülke olduk...

İran güçlü ve zengin ülke. Bu ülkeyi zengin uygarlıkların ülkesi olarak anlamaya çalışmanın bize şöyle bir faydası olacaktır:

İşte bugün kilitlenmiş bu kördüğümü çözecek olan, İranlıların topraklarına, tarihlerine, geleneklerine ve uygarlıklarına olan bu büyük güvendir. Bu güçlü uygarlıkların çocukları bugünkü kilitlenmiş siyasi sistemi çözmek için büyük bir şanstır...

Yazım burada bitiyor, ama, birkaç küçük hikaye daha anlatayım... Tahran'da cuma namazına gidiyorum. Hocanın sesi mikrofanda... Ofli hoca gibi eğlenceli geldi bana. Vaazın içinde Türkiye ve Mustafa Kemal isimleri geçince, tercümana dönüp, ne diyor bu hoca, dedim.

Hoca şunu söyledi: 'Yatın kalkın dininize şükredin, bakın komşumuz Türkiye, Mustafa Kemal yüzünden dinini yaşayamıyor, işte siz rahatlıkla cumalarınızı kılıyorsunuz?'...

Gülmekten yere yıkıldım, çünkü tam bir Ofli hoca vaazı... Yani bize ne çok benziyor.

Ayrıca, cumaya gelenlerin sayısı Türkiye'yle kıyaslanmayacak kadar az. Yüzde bir dersem, şaşırmayın. Cuma kimsenin dıngılında değil...

Ve cumada, Tahran sokaklarında binlercesini gördüğümüz iyi giyimli, makyajlı, sürmeli, hatta uzun saçlı, örgülü saçlı genç erkek öğrencilerden tek bir tanesi yoktu...

Oysa sadece bizim Kocatepe Camii'nin kalabalığı buradan on kat fazlaydı ve üstelik Kocatepe'yi yoğun bir Bilkentli ve Ortadoğu Üniversiteli genç kalabalık oluşturur.

Özetle, Ortadoğu topraklarını gezdikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Evet bir başörtüsü sorunumuz vardır. Bunu bir kenara koyarsak, Anadolu insanının Müslümanlıkla kurduğu ilişkinin estetik, kültürel, derin, saygılı, itidal ve yaygın ölçülerini başka topraklarda bulmak zor.

Sanki müslümanlığın asil ölçüleri bu toprağın mimarları, bu toprağın Itri, Dede Efendi gibi müzisyenleri ve bu toprağın mütedil halkı tarafından en soylu kalıplara sokulmuş... Kubbelerimize, giyime, davranışlarımıza kadar sinmiş..

Yani, ben de yazımı, Tahran'daki hocaya karşılık olsun diye şu cümlelerle bitireyim:

'Ey Türkiyeliler yatın kalkın dinimizin kıymetini bilin. Dininize şükredin. Müslümanlığı bu denli saygılı, mütedil ve derin asalet ölçüleriyle yaşayabilen başka Müslüman halk, ülke bulmanız zordur!..'

Ancak, ülkemde gördüğüm en büyük ölçüsüzlük, Ortadoğu topraklarına karşı laik menşeli ve çok sert, düşmanca, panikle yazılmış yazılardır.

Ama, sanırım, yavaş yavaş mutlu oluyoruz, çünkü panik havası yerini itidale bırakıyor. Ülkemiz, komşuları İran ve Suriye'yle yeniden konuşmanın yollarını buldu, buluyor gibi... İşte dilimizdeki panik havası kayboldukça, laik şeriat savaşını bir büyük siyasi sermaye yapan İsrail kahroluyor ve bizi düşmanlaştıracak malzeme bulamıyor. Bu da şu demek: Huzur...
 

Akşam
30/06/2005

Nihat Genç'e soru sormak için tıkla

www.nihatgenc.com







Bu haberin geldigi yer: Nihat Genç
http://nihatgenc.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://nihatgenc.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=982