Karadenizliler, genç sanatçının kansere yenik düşmesine ağlıyor, hepimiz
kavrularak ağlıyoruz. Kazım Koyuncu'nun
ailesine, arkadaşlarına sevenlerine
başsağlığı diliyorum.
Kazım Koyuncu arkadaşımızdı. Fuat Saka, Volkan Konak, Sunay Akın, İbrahim Can ve
Kazım Koyuncu... Gizli bir örgüt gibi. Kazım'ın ölüm haberini alınca
düşündüm...
Bizler, birbirimizi niye anlatamayız.
Çünkü hiçbirimizin hayata karşı hesapları yok. Hiçbirimiz tedirgin değiliz. Ve
hepimiz kendi bileklerimizden sorumluyuz...
Ve bu sanatçıların her birinin içinde,
sanki trafo saklı gibi enerji yüklü...
Bir gün belki, oturmalarımızı, konuşmalarımızı, huylarımızı, birer birer hikaye
eder, anlatırım...
Hastalığı sonrası birkaç kez telefon ettim. Karadenizliler arasında sıkı bir
geyik vardır. O
geyikten çevirdik, şöyle: 'Kazım biz hamsi yedik, mısır ekmeği
yedik, bize bir şey olmaz!'...
İşte bu geyikten çevirip gülüştük. Ama galiba, mısır ekmeğinin, hamsinin kendisi
artık kanser...
Genç bir insanın
ölüm acısını hiçbir söz içimizden alamaz. Acıyla ancak zaman
başeder. Ve Kazımlar'ın yeteneği, enerjisi, coşkusu, sara illeti gibi bir şeydi.
Tutulmaları imkansızdı... Uyurken bile tepinir, titrer yerinde duramazlardı.
Türkülerini ve
topraklarını delirmişcesine seviyorlardı...
Ne diyeyim sana Kazım... Genç yaşında duygunun, coşkunun, şarkıların yeterince
yüksek zirvelerine tırmandın... Hepinizin volkanik bir bedeni vardı... Türküler
lavlar gibi
akıyordu...
Ne diyelim sana Kazım... Sen de hepimiz gibi büyülenmiş ve artık türkülerinle
herkesi büyülüyordun...
Ne diyeyim sana Kazım... Sahnede, yüreğinden kamçılanmış gibi türküler
söylüyordun...
O korkunç kuvvetli duyguları hangi uçurumların tepesinden topladığını
biliyordum... O korkunç kuvvetli duyguları hangi rüzgarlar sana öğretti
tanıyordum... O korkunç kuvvetli duyguları yüreğine hangi ıssız
yaylaların
neşeleri soktu biliyordum... Çünkü aynı ülkenin, aynı sokakların çocuğuydum...
Kazım, o hüzünlü, coşkulu çığlıklarını içimizden kimse söküp çıkartamayacak!..
Yakında biz de geleceğiz, ne diyeyim, ışık değilsin
ki, şimdi söndün diyeyim. O
hüzünlü çığlıklarını şimdi başkaları bulur mu onu da bilmiyorum. Bildiğim bir
şey var, bir ülke önce insanın gözlerine yerleşir, sonra kalbine...
Ve sanatçı diye bir şey yoktur bu ülkede, taşkınlık,
coşma, dağılma, parçalanma,
sürüklenme, kendini tutamama, aşırılıklardan kurtulamama vardır ve bu insanların
artık bıçak saplasan girmez bedenleri vardır!
Genç bir insanın ölüm acısını hiçbir söz içimizden alamaz. Acıyla
ancak zaman
başeder. Bir de Karadeniz'in kara rüzgarları...
Eylül ayının sert fırtınaları, delirmiş dalgaları, kayaları devirdiğinde sert
soğuk rüzgarlar başlar... Sibiryalar'dan kopup gelmiş Kafkaslar'da
çarpışmış...
Kara poyrazlar kapkara bir öfkeyle kemiklerinizi kırarcasına eser... İncecik
erik ağaçlarının incecik fındık dallarının bu sert rüzgarlara karşı şansı yok.
Ayakta kalabilmek için biraz deli, biraz divane,
biraz kudurmuş, biraz rüzgar
gibi, biraz Karadeniz olacaksın...
Yağmurları nehir olup şehirlerin ortasından akan ülke...
Dağları ormanları söküp sahile indiren sellerin ülkesi...
Ve denizin kumunu,
gökleri kapkara rengine boyayan dağları parçalayan
rüzgarların ülkesi.
Duydunuz mu, Kazım ölmüş...
Meteliksiz, beş parasız, sahillerinde, dağlarında sürttüğümüz ülke... Sık sık
dalgaların altından kumların
hızla çekilip sürüklendiğimiz ülke... Duydunuz mu,
Kazım ölmüş...
Kasım ayı devrildiğinde ne mavisi kalır gecelerin... Ne yeşili kalır dağların.
Kapkara bir lacivert. Kömür madenleri taşıyormuş gibi bulutlar. Ağır ağır
dağların tepesine oturur. Yağmurlar öyle tane tane değil, devrilmiş tren
katarları gibi düşer başınızdan... Yağmur değil göklerden asfalt parçaları
düşüyor gibi, ormanların beli kırılır...
Duydun mu kara lacivert deniz, Kazım
ölmüş...
Karadeniz artık ölüm yatağında ülke...
Kendi ailem dahil, ölenlerin sayısı, yaşayanları geçti.
Ne hüzünlü coşkulu şarkıları teskin ediyor artık bizi... Ne ladin ormanları. Ne
dalgaları. Ne mısır
tarlaları. Ne karayemişleri. Ne yılan basmış tepeleri,
yaylaları.
Karadeniz acılar içinde ülke. Artık her kapıda bir tabut. Her köyde yaygaralarla
ağlayan insanlar. Yırtınarak, böğürerek, cırlayarak yürekleri yanmış
insanlar...
Karadeniz'in artık, şakası, fıkrası, horonu, futbolu, fındığı değil...
Karadeniz'in artık kanseri meşhur, konuşuluyor.
Coşkulu türküleri, enerjik rengini kaybediyor ve artık ağıtlar kansere
yazılıyor.
Çayımız, fındığımız, bulutumuz, suyumuz, horon tepen genç çocuklarımız,
ninelerimiz, hepsi bir büyük dünya savaşına girdi. Kansere karşı topyekün bir
meydan savaşı... Kırılıyoruz...
Ey
Karadeniz, senden nefret mi edeceğimizi sanıyorsun... O yemyeşil eşsiz
manzaraların, yağmurların, suların, sellerin ormanlarından vaz mı geçeceğimizi
sanıyorsun...
Bize teslim olmamayı sen öğrettin... Hepimizi teker teker
alsan da, senin
çocuğun olmak, senin dağların sahillerinde birkaç gün gezinmiş olmak, bize
yeter...
Bize, dünyaya meydan okuyacak gücü sen verdin, bu türkülerin çığlıklarını sen
verdin, bize hesapsızlığı, ölçüsüzlüğü,
deliliği sen öğrettin.
Ölümünü, tabutlarını, kanserden kolordularını topla gel!.. İstediğin kadar
gel... İçimize, bu toprağa, acıyı yerleştiremeyeceksin...
Akşam
28/07/2005
Nihat
Genç'e soru sormak için tıkla
www.nihatgenc.com