Sanatın en mükemmeli medyada görünmekmiş. Bu büyülü gerçeğin farkında
olmadan, daha önce
küfrettiğim bütün manken, sanatçı, yazarların hepsinden özür
dilerim. Daha önce çektiğim acılar bir günde sona erdi. Medyada görünmek
saltanatların saltanatıymış.
Bugünlerde Tanrı'nın iyilik melekleri haber müdürleriyle
ortak çalışıyor. Derece
derece yükseliyorsun, ekranlardan göklere!
Daha önce boklu uçurumlarda çok kumar oynadığım için, bu yükseklikten burun üstü
yere çakılma faslını hiç düşünmedim. Hazır göklerdeyken sigaramı
yaktım.
Ekranlarda heyecanlı nutuklar çeken kendimi seyrettim. İnsan böyle anlarda,
şehvetle karışık neşesini dizginleyemiyor.
İşte bu sınırsız neşeye giden yol için önce, Hürriyet Gazetesi'nde minicik olsun
bir
küçük haber olmanız şart. Tüm medyaya, haber kanallarına, harekete hazır
olun işaret fişeğini buradan çekiyorlar.
Birazcık kaçık, biraz meczup bir kahraman bulduk, hemen üstüne atlayın, haberi
bulaşıcı hastalık gibi
yayılıyor.
Ertesi gün bütün ana haber bültenleri evimin önündeydi, onlara, hepsini çok
yakından tanıyorum, muamelesi yaptım. Ve onları sıraya koydum, yazar olduğum
için uygun yerin kitabevi içinden röportaj olacağını
söyledim.
Kameraların ve haber müdürlerinin telefonları sımsıkı yapıştı bedenime.
Göğsümde, sırtımda, boynumun arkasında ve ayak parmaklarımın içinden dahi
telefon sesi geliyordu.
Burdan şu sonuç
çıkıyor, ilk tepki en sarsıcı tepkidir. Ancak, o ilk gün,
ülkemizde TV sayısı bolluğundan daha çok, parti lideri olduğunu öğrendim. Sanki
parti liderleriyle TV kanalları ortak çalışıyordu. Hepsi, yanındayız,
arkandayız, buradayız, geçmiş
olsun, mesaj ve dilekleriyle röportajlarımın sık
sık kesilmesine vesile oldular.
Hayatımda parti liderleriyle fazla hoşbeşim olmamıştır. Şimdi telefonda onlara
nasıl hitap etmeyelim. Genel başkanım, liderim... Hiçbirini
beceremedim. Kısa
yoldan 'sağol baba!' dedim. Hatta ileri gidip 'ellerinizden öperim
baba' demeyi de ihmal etmedim. İletişim Yayınları kovmakta haklıymış. Sağ
jargonu özlemişim. Yirmi yıldır görüşmediğim arkadaşlar
sıraya girdi, aynı
jargonu sürdürdüm: 'Ellerinizden öperim, sağolun baba!'..
Anladım ki, benim gibi sağa sola fazla girip çıkan yazarlar artık her jargondan
haberdar olmalı. Çünkü, bir sabah... Bakıcınız sizi kafesinizden
hırçınlığınız
yüzünden çıkarabilir. Ve başka bir kafese tıkabilir. Eğer siz, kafesin demir
parmaklıklarına güvenip, daha önce bu kafesle bayağı hırlaşmışsanız... Şimdi,
hadi, ellerinizden öperim, demeyin bakayım...
Yani,
yeni kafesimin demir kapıları açıldı. Eski arkadaşlarım önce boynuma
sarıldı. Sonra sırtımda mermi izlerini arayıp, mermi çekirdeklerini dilleriyle
yalayıp çıkartmaya çalıştılar ve üstlerinde hala eski çatışmaların barut
kokuları
vardı...
Hepsi sırayla 'biz demiştik Nihat?!', dedi..
Günboyu tek saniye susmayan telefonum, ertesi gün hiç çalmadı. Sevgili eşime
hayal kırıklığıyla döndüm, isyan ederek: 'Bu mu dünya, bu kadarcık mı
şöhretim,
bitti mi şimdi her şey' diyerek sağa sola saldırdım.
Beni dün arayan binlerce kişi, şu anda hangi hadiselere doğru yöneldiler ve beni
nasıl unuturlar. Evet, rüya bitiverdi.
Hani, herkes 15 dakikalığına
şöhret olacak lafı var ya, ben ise, 15 dakikalığına
ulusal kahraman oluvermiştim. Ve film sona erdi.
Bir daha bu kadar takdiri, bu kadar şükranı ve bu kadar büyük ulusal
kucaklaşmayı nerden
bulabilirim.
Küstüm hepsine, ben aktüel yaralar taşımıyorum, bir yanıp sönmek istemem, benim
yaralarım ebedi. Bir sarılır pir sarılırım. Şimdi yine iç çatışmalarımla azap
dolu vakitler geçirebilir ve yine olmadık kavgalar
çıkartabilirim... Haydi,
ruhum ve bedenimin kendine gelebilmesi dirilebilmesi için telefonlarınızı
bekliyorum.
Belki çok değerli, define dolu bir mezar bulunmuştu, ancak, mezarı açıp, kuru
kemiklerime bakıp, tekrar üstüme
mezarlık toprağımı atıverip uzaklaştılar.
Bu umutsuzluk içinde... Derken. Telefonlar yine hücuma geçti. Bu sefer haftalık
dergiler arıyordu. Hemen çaktım mevzuyu. Bu işler demek böyle oluyor. Haber
kanallarının peşinden
haftalık dergiler sırasını alıyor. Ve haftalık dergilerle
aynı zamanda ulusal kanallar, yerel kanallar, daha isimsiz kanallar peşine
düşüyor, haberiniz olsun.
Ama hepsinde delirmiş bir şehvet vardı. Bu kudurmuş şehvet içinde
öfkeyle
iyilikleri, erdemle puştlukları, birbirine karıştırabilirdim. Ben karıştırmasam
bile onlar hızlı montajlarıyla bunu zaten yapıyorlardı. Ve hiç aldırmadan
rasgele beyanatlar verdim.
Meğerse, büyük itiraflarım için bugünü
beklemişim. İtiraflarıma doymadım,
kameralar gittikten sonra gece yarılarına kadar, şu şu cümlelerimi de ekleyin
diye talimatlar verdim. İnsan çocukluğundan beri kendini dünyanın merkezinde
görür. Çünkü egomuz böyle çalışır. Ve o
merkeze yürüdüğünüzü hissettiğinizde,
sadece, hadisenin kendisini değil, Tanrı'yı, eşinizi, çocukluğunuzu her şeyi
dahil edersiniz.
Gerçi ben fazla karıştırmadım. Beni manşete taşıyan hikaye dışına taşmamak için,
sevgili eşimden, bana yaptıklarından, kahvedeki arkadaşlarımdan ve edebiyat
camiasının puştluklarından hiç söz etmedim.
Ancak kabul edelim, elimde sert kaya taşlar, onun bunun kafasına atıyordum.
Yani, bugünlerde
kafasına olmadık taşlar yiyen olmuşsa, özür dilerim. Ben,
Tanrı'nın beni kalabalıklar içinden çıkarıp, sıranın en başına koyduğunu
düşündüm. Ve fırsat bu fırsattır deyip, bütün hikayelerimi inciği cinciğine
kadar
anlattım.
Yani, yayınevinden niçin kovuldum gibi bir soruya cevap verirken, hikayeye,
ilkokulda öğretmenim beni niçin helaya dövüp kilitlediğini anlatmaya koyuldum.
Tabii bunlar olurken, cici evine onlarca kamera
giren sevgili eşim, evin dağınık
halinden korkup, telaşla hayatım boyunca darmadağınık kalmış kitaplarıma ilk
defa elini sürdü, estetik bir düzen vermeye çalıştı. Bazılarını yan yana,
bazılarını üst üste. Demirel'in masasındaki kitaplar gibi
yaptık, mesela, bazı
kitapları ters, bazılarını çapraz koyduk...
Ama bu düzenden sıkıldım, 'ya hanım işin yok mu, bırak dağınık kalsınlar, onlar
bu kadar dağınık olmasalardı başıma bu kadar iş gelir miydi?'
dedim...
Ancak kitapların düzeni eşimin içine sinmedi. Acil servisi arar gibi bir iç
mimar arkadaşını aradı. Ve kitapların tasarımı konusunda panikle bir şeyler
konuşup telefonu kapattı.
'Ne diyor hanım senin
tasarımcı arkadaş' dedim.
Hanım: Karıştırmayın, doğal dursunlar dedi.
Hanıma, 'Bu telaşlı ve nihayet dünya içine gireceğimiz bugün senin iç mimar
arkadaşının bize doğal olmaktan başka bir felsefi katkısı
olmayacak mı? Biz
zaten doğal olduğumuz için bu maçı az daha kaybediyorduk' diyerek eşime kısa ve
özlü bir estetik fırça attım.
Ve son gün. Şöhretim, kesin bitti, derken. Yani hayatımda ilk defa iki gün üst
üste tavla
oynayamamıştım.
Sokağa çıktım. Neye uğradığımı şaşırdım, çünkü, çiçekçiden, limon satan ve hatta
yaşlı bir nine boynuma sarıldılar. Rüya değil, tamamen gerçek.
Hatta bir yayınevinin kapısına 'Nihat Genç
yanındayız' afişi asmışlar. O gece
arkadaş düğün salonundan aradı ve telefonda bana dinletti. Mamak'ta yurdum
insanı düğün yapıyor, ama, düğünde, birisi çıkıp şiir okuyor. Şiirin içinde,
Ermeni Konferansı ve Nihat Genç isimleri
geçiyor. Tamamen gerçek.
Ve her zaman uğradığım bir pasaja girdim, bir alkış sesi, ben aralarında
eğleniyor sanıp sağa sola bakındım, sonra baktım, gözler bende,
alkışlanıyorum... Tamamen gerçek.
Neler
oluyor diye başımdan geçenleri topladım, tarttım. Sanırım ben bir
yazardım. Sanırım içinde Ermeni Konferansı geçen bir yazı yazdım. Ve sanırım ben
oldum olası yazı yazarken, birçok şeyi birbirine karıştırırım. Mesela, yine,
Sarıkamış'ta donarak ölen yetmiş bin şehidimiz ve toptan şehid olan 57.
Alayımızı da bu işe karıştırdım. Ama ben hep böyle yazarım.
Bence yazarlar, manevi bir güç olsun diye her zaman şehidleri yanına almamalı.
İçtenlikle haykırıyorum buradan, hayatım boyunca almamak için çok direndim...
Ama benim, benim içimde olup biten, bilmediğim şeyler oluyor...
Şöyle. Bir Fransız atasözü olmuş bir laftır, artık. Bir kralcı,
cumhuriyetçilere karşı çıkarak, cumhuriyet bayrağını iptal edip, kralın
bayrağını geri getireceğiz, demişti..
İşte, cumhuriyetçilerden bir general, şöyle cevap vermişti: 'Kralın bayrağını
geri getirmeyi düşündüğünüzde,
Fransa'da tüfekler kendiliğinden patlar!'...
Sanırım böyle bir şey. İçinde soykırım, Ermeni, bilmem ne, malum şeyler geçen
cümleler kurulduğunda, bu ülkede ve benim de içimde derinliklerde tüfekler
kendiliğinden
patlıyor.
Bu yüzden yazarlar dikkatli olmalı, tüfeklerini her yerde patlatmamalı. Ve artık
tüfekleri patlatan Sarıkamış, Balkan bozgunu, 57. Alay gibi cümleleri her satıra
doldurmamalıyım.
Bu yüzden sevgili
halkımdan ve ülkemden ve muarızlarımdan özür dilerim.
Peki, Ermeni Konferansı'nı tartışırken, neden gazetecilere, hiç yeri yokken,
İlkokulda helaya kapatılma hadisesini anlatıvermiştim. Belki de gerçek hikaye
burada
saklı.
Anlatayım. Trabzon'da İskenderpaşa İlkokulu'nda okudum. Benim gibi yoksul
çocukları bu zengin okula o yıllarda almıyorlardı.
Ve 23 Nisan'da Gaziosmanpaşa İlkokulu mehter takımıyla gösteriye
hazırlanırken,
benim okulum, resmi geçitten Fransız bando takımı üniformasıyla geçmişti..
Evet, Trabzon'un zengin çocukları, bordo üniformalı ve tüylü şapkalı ve renkli
trampetlerle dolu bir Fransız bando takımı
oluşturmuştu. Muhtemelen
Marsilya'daki Trabzonlu Ermeniler'in yardımıyla, ya da, bu kadar pahalı ve
kalabalık bando takımını o yıllarda bir ilkokul başka nasıl hazırlayabilir?
Ancak, benim gibi beş/on yoksul çocuğu bu
bando takımına almadılar. Şöyle bir
çözüm buldu öğretmenlerimiz. Fransız bando takımı çok eleştirilir düşüncesiyle,
yoksul çocuklardan da eski Türkler'in kıyafetleriyle bir takım oluşturuldu.
Yani, yoksul çocuklardan,
kazma, battal, iri yapılı olanları, Malkoçoğlu,
Karaoğlan tipiyle 23 Nisan'a kattılar. Ancak Malkoçoğlu kıyafeti için uygun
gördükleri elbiseler, sığır derisinden ve koyun postlarından yapılmış, çocuklar
sarılıp sarmalanmışlar ve ellerine de
kocaman bir balta vermişlerdi.. Orman
insanı manzarası ve çocukların yüzlerine de kömürle kara çizikler attılar.
Ben fazlasıyla kuru, çelimsiz bir çocuk olduğum için bana eski Türk kıyafeti
giydirmediler. Ancak valiliğin emri
vardı. Ayrım gayrım olmaması için her çocuk
mutlaka törene katılmalıydı.
Bana buldukları çözüm şu oldu. Ben koca okulda kara önlüğümle yani tek başıma bu
gösteriye arkadan katılacağım..
Herkes o süslü
oyuncak kıyafetler içindeyken, ben tek başıma kara önlükle en
arka sıradayım.
Öğretmen, benim utandığımı, yalnızlığımı gördü ve törenden gizlice kaçabildiğimi
düşünerek gelip beni tehdit etti: 'Tören bitinceye kadar hiçbir
yere ayrılma,
yoksa seni helaya kapatırım!'...
Tören başladı. Kortej yola çıktı. Ancak bütün şehir, süslenmiş.. Kalabalıklar
meydan parkını hıncahınç doldurmuştu.
Herkesin üstünde renkli şeyler vardı. Ayılar,
tavşanlar, Fransız bando takımı.
Mehter. Malkoçoğulları. Prensesler.
Kara önlüklü tek çocuk bendim.
Utandım, kaçtım ve heleya saklanarak hüngür hüngür ağladım..
Yani
kardeşlerim! Bu renkli gösteride ne Malkoçoğullarının battal
giysisine talibim, ne Fransız bando takımında trampet çalmak isterim..
Ben bu toprağın, cumhuriyetin, zayıf, yoksul, çelimsiz bir çocuğu olarak
büyüdüm.
Siz önden gidin...
Ben kara önlüğümde tek başıma gelirim.
Yani, bağımsız bir yazar tanımak istiyorsanız. Önce, cumhuriyetin üstüme diktiği
bu kara önlüğü iyi tanıyın..
Ben, kara ve eskidikçe
parlayan önlüğümden başka üniforma tanımam..
Ve tabii çocuktuk, ruhumuz da çelimsizdi, incinmiş, ezilmiş, kırılmıştık. Helaya
kaçmıştık..
Ama şimdi. Eşşek kadar kitaplar yazdım. Elli yaşına dayandım. Artık
ne kimse
beni helaya kapatabilir, ne de peşinize takılırım...
Bu kara önlüğümün gururuyla bu meydanlarda tek başına ve en önde, bir yazar ne
kadar olabiliyorsa, o kadar rüzgarıyım, cumhuriyetin ve kara
önlüğümün!...
Açın okuyun kitaplarımı. Bu kara çocuk yazarlık hayatı boyunca Anadolu'nun
yoksul halkı ve Mustafa Kemal'den başka hiç kimseye selam
vermedi.
Akşam
09/06/2005
Nihat Genç'e soru sormak için tıklayın
www.nihatgenc.com