"Bu arkadaşların geçtiğimiz 10/20 yıl içindeki yazılarına bakıp bir
kanaatimiz oluşuyor. Oluşmasın mı?
Hafızamızı kaybedip şebek mi olalım?
Kanaatimiz şudur: Darfur'da, Bosna'da, Çeçenistan'da, Irak'ta, Afganistan'da,
geçtiğimiz on yıl içinde milyonlarca insan öldürüldü. Kim tarafından Amerika
tarafından, İsrail desteğiyle. İşte
bu arkadaşların metinlerini okuduğumuzda
öldürülmüş bu mağdur, mazlum bir milyon insanın niçin öldürüldüğü sorusu hiç
yok. Peki ne var, Amerika, özgürlük, demokrasi, kelimeleri var.
Bu cümlelerin neresi zırvalık... İsrail'i
kınayan yok, Amerika'yı kınayan yok,
Amerika'ya işgalci diyen yok... Amerika'ya emperyalist diyen hiç yok...
Bunlar
yok. Peki bu milyonlarca ölü karşımıza çıktığında bu arkadaşlar nasıl bir yazı
tekniğiyle makale yazıyorlar,
şöyle: Özgürlük, demokrasi, siz ne anlarsınız? "
***
Yeni Şafak yazarı Kürşat Bumin bey, geçen hafta bu sütunda yazdığım 'Kazmalar
ve Maşalar' adlı yazım için, köşesinde, deli zırvasıdır,
tabirini kullandı.
Hatta, delilere günah olur, zırvalıyor, dedi.
Oysa yazımda hiçbir özel isim kullanmadım. Kişiler üzerine konuşmadım.
Dolayısıyla kişisel bir kabalık, yani, hakaretim söz konusu değil. Ne yaptım,
Ermeni
konferansını tertipleyen zevattan bazılarının siyasi kanaatlerini,
demokrasi, özgürlükten ne anladıklarını, genel siyasi düşüncelerini kendimce
değerlendirdim. Herkes gibi benim de genel siyasi eğilimleri/kavramları,
tarafların tutumlarını,
genel konuşma havası içinde değerlendirme şansım,
hakkım, vardır.
Ancak ben bu suçlamalara alışığım. Ne zaman birilerini gocundursam, ölçüsüz,
uçmuş, sınırları aşmış, yakıştırmalarına maruz kalırım.
Bu
suçlamalar, bu tuzak dolu oyunun bozulmuş olmasının infialidir. Ben bu
konferansı tertipleyen birçok yazarın, yazarlık ahlakı, geleneği, ülke
sorumluluğundan hareketle ortak ölçüleri olmadığını zaten biliyordum.
Şu andaki
psikolojileri: Hem kibir hem pişmanlıktır. Ve tabii bu son
girişimleriyle, tekellerinde tutmaya çalıştıkları sağduyudan kopmuş olmanın,
yani, çökmüş olmanın bozgununu yaşıyorlar.
Çünkü bu abiler, sağduyunun kendi özel
mülkleri olduğu, karşı tarafın ise her
zaman galeyan, linç kültürleriyle hareket ettiği düşüncesindeler.
Velhasıl, ülke çapında bir rezillik yaşadılar. Yani, kendi entelektüel
kimliklerinin kimyasıyla biraz daha uğraşmaları
gerekecek. Sağduyu gibi derin,
yüksek terazileri bu kadar hırçınlık ve sinsilikle ellerinde tutamayacaklarını
bu konferans girişimi ortaya çıkarttı.
Psikolojik gerginlikleri, bu hadiseyle tam bir ölçüsüzlüğe, paniğe varmış,
infilak etmişlerdir. Şu anda saç saça, baş başa kendi aralarında didişmekteler.
Artık onları toplum içine çıkartacak ahlaki bir dayanak, destek, bu son hamleyle
unufak olmuştur. Herkesi yargılamayı tekellerinde sanan bu
beyler, muarızlarına
tiksintiyle bakmayı kişilik kompleksi haline sokmuşlar ve sonunda
çözülmüşlerdir.
Bir arkadaş grubu Ermeni konferansı bahanesiyle kenetlenmiş ve bir toplumun
değerlerine daha da ötesi bilim
ahlakına küstahca kafa tutmaya kalkmışlar, hepsi
suçüstü yakalanmıştır.
Ancak, şunu da biliyorum, küstahlıktan başka suçları yoktur. Küstahlık, burun
büyüklüğü, kendine aşırı güven ve muarızları ne yapsa beğenmeyen ve
her şeyi ben
bilirim gururudur. Bu da bir kendinden geçme halidir. Her uçuş bir düşmeyle
nihayet bulur. İnsanlar yüksekten düşünce kolları ayakları kırılır, yazarlar
düşünce, burunları kırılır...
Bu arkadaş kulübü, yazarların
onurlarını kelimelere rehine bıraktıklarını
unutup, ne yazarlarsa yazsınlar, onurlarına zeval gelmeyecekleri gibi bir
cüretkarlığa teşebbüs etmişlerdir. Ama artık bilime karşı gösterdikleri bu
siyasi çalım bu tuzak dolu girişimle
damgalanmışlar ve lekelenmişler ve şimdi,
birbirlerini terk edip kaçmak üzereler.
Aslında bu hadise, bir yazar grubunun imtiyazlı sınıf gibi hareket etme
girişimiydi ve içip içip kulenin tepesine çıkıp ne var atlarız bize bir şey
olmaz denemesiydi...
Gelelim Kürşat Bumin beye... Kürşat bey, inceleyici, çözümleyici, zevkli,
ayrıntılı yazılarıyla medya için değerli bir kalem.
Hakemliğe soyunmuş. Hakemlik için 'cin' değil bilge olunmalı.
Bilgelik yeteneğin
üstünde artık marifeti, yani, yüksek hüneri, yüksek hüner de üstün bir ahlakın
konusudur.
Kürşat Bumin bey, güleryüzlü, sıcak, aklıselim, anlayışlı yazılarıyla zaman
zaman yüksek hünerler gösteriyor.
İyiliğini de gördüm, teşekkür ettim.
Voltaire muzipliğiyle bu medya cıngılında onlarca gazeteyi didik didik etmesi de
ayrı bir sabır işi, hayranım.
Ancak benim bir yazım için deli zırvası tabirini kullandı. Kabiliyetine,
tekniğine, endazesine lafım yok. Efendi, saygıdeğer. Üstelik tanışıklığım var.
Oturup kalkmasına, adap, nezaketine şahidim. O da biliyor ki, bu toprağın
çocukları olarak hepimizin filozofik susuzluğumuzu giderecek birkaç kalemimiz
olmasından mutluluk duyarız.
Ancak Kürşat bey, zaman zaman 'aklın hakimi' biziz havasına giriyor. 'Aklın'
tekeli, patronu gibi konuşuyor. Bakın Kürşat bey, aklı icat edenler, sonunda onu
psikiyatristlere emanet etti. Ve
artık psikiyatristler topluma bakıp, şu deli,
bu deli, diye toplumu akıl hastalığı kıstaslarıyla yönetmeye başladı. Ki, size
de sirayet etmiş.
Oysa, hakemler, bilgeler, belki de akıl hastası biziz, diyen bir kuşkuyla yola
çıkar!
Şimdi ben deli zırvası olacak ne yazdım, bakalım.
Soros Vakfı'nın ne yapmakta olduğunu soruyorum, bu vakfa inanmıyorum. Şaibeli
olduğunu söylüyorum. Anket kurumlarına, tekniğine, bilimselliğine ise
hiç
inanmıyorum. Bunları eleştiriyorum. Ayrıca Soros Vakfı'nın düzeneğinin
yurtdışında olduğunu herkes gibi ben de söylüyorum.
Bunun deli zırvasıyla ne alakası var.
Yoksa, şöyle mi düşünmeliyim. Bu vakıfta
çalışan ve Fethullah hocanın
gazetesinde yazan muhterem, sizin de çok yakın arkadaşınız, birlikte TV
programlarınız...
Ben olsam yerinizde, deli zırvası yakıştırması yapmam, yanımdaki arkadaşım ne
yapıyor ona
bakarım.
Fikir haysiyetiyle arkadaşlık karıştırılmaz. Hakemlik gibi üstün ahlak isteyen
insanlar arkadaşlarını görmezden gelemez. Ve arkadaşların ebeveynlere
ihtiyaçları yoktur. Yani, hakemlik için, angaje olduğumuz,
mensup olduğumuz,
sağ, sol, kurum, parti, dernek, kulüp, arkadaşlık, tarikat gibi hiçbir yerle
bağlantımız olamaz.
Bence gerçek delilik, toplum tarafından gittikçe sevilmekte olan bir yazarın,
arkadaşını korumak için
hünerlerini, uzun yorgun tecrübe dolu yıllarını hiçe
sayıp kendini kaybetmesidir.
Kürşat bey, Soros Vakfı'nın dünya çapındaki şöhreti ortadayken birçok
arkadaşınızın bu vakfı hiç eleştirmemiş olması bizim için ölçü değildir.
Ben bu
vakfı, insanlığa ve ülkeme zararlı bir vakıf olarak görüyorum... Tabii ki bu
vakfın neler yaptığını sizler görmezden gelme hakkına sahipsiniz!
Deli zırvası olacak başka neler söylemişim, bakalım.
TV'deki
konuşmama aynen şöyle başladım: 'Hepsi için şüphesiz söyleyemem, ama
çoğunun yazılarını biliyoruz'.
Bu arkadaşların geçtiğimiz 10/20 yıl içindeki yazılarına bakıp bir kanaatimiz
oluşuyor. Oluşmasın mı? Hafızamızı
kaybedip şebek mi olalım? Kanaatimiz şudur:
Darfur'da, Bosna'da, Çeçenistan'da, Irak'ta, Afganistan'da, geçtiğimiz on yıl
içinde milyonlarca insan öldürüldü. Kim tarafından Amerika tarafından, İsrail
desteğiyle. İşte bu arkadaşların
metinlerini okuduğumuzda öldürülmüş bu mağdur,
mazlum bir milyon insanın niçin öldürüldüğü sorusu hiç yok. Peki ne var,
Amerika, özgürlük, demokrasi, kelimeleri var.
Bu cümlelerin neresi zırvalık... İsrail'i kınayan yok,
Amerika'yı kınayan yok,
Amerika'ya işgalci diyen yok... Amerika'ya emperyalist diyen hiç yok... Bunlar
yok. Peki bu milyonlarca ölü karşımıza çıktığında bu arkadaşlar nasıl bir yazı
tekniğiyle makale yazıyorlar, şöyle: Özgürlük,
demokrasi, siz ne anlarsınız?
Ya da Kürşat bey!.. Şu şu şu yazarların, geçtiğimiz on/onbeş yıl içinde kaleme
aldıkları yazıları masaya koyalım. Diyelim Kıbrıs tartışılıyor. Kıbrıs'ta Türk
ordusuna işgalci diyen, orada
kendine solcu diyen gazeteciler var. Bu yazarlar
buna yakın bir dil kullanıyor. İşte gazeteler ortada. Diyelim Lübnan / Suriye
çatışması gündemde. Suriye'ye karşı, ama Lübnan'ın yanında, Hıristiyanları
sahiplenen yazılar çıkıyor ortaya.
Diyelim üç/dört yıl öncesinde Filistin'in
canlı bombaları tartışılıyor. Bakıyoruz arkadaşlara İsrail'i mazur gösteren
yazılar çıkıyor ortaya. Diyelim Güneydoğu sorunu. Barzani tarihimizde bize en
çok savaş narası atan adamın adıdır.
Bakalım bu beylerin yazılarına. Ne tarafa
daha münasip düşen yazılar yazmışlar... İşte en son Ermeni konferansı ortada.
Bu düşüncelerimin deli zırvasıyla ne alakası var, sadece onları okuyup iyice
öğrenmişim...
Yazımı biraz daha incelersek, sizin bu deli zırvası suçlamanız tam bir katıksız
kuru iftiraya dönüşecek, size de yazık. Boşboğazlık sizin de hakkınız. Sizinle
aramızda, şu kadarcık meşreb farkı var. Siz
arkadaşlarınızın telaşındasınız, ben
ülkemin.
Galiba sizler her gün Ertuğrul Özkök, Fatih Altaylı gibi yazarların yazılarıyla
fazla meşgul ve sürmenaj olduğunuz için, bu uzun periyot sürekli gözünüzden
kaçıyor. Yakınınızda
oluşan bu siyasi kanaatleri iyi değerlendiremiyorsunuz. Ya
da arkadaşlarınız ne yazarsa doğru yazar, mükemmel yazar düşüncesi taşıyorsunuz.
Ama bunları dillendiren birinin de deli zırvası diye suçlanması gerekmez. Ve
neden bu arkadaşlar sevmedikleri yazıları okuyunca artık felsefeleri olmuş şu
tavrı gösteriyorlar: Ya yok sayıyorlar, ya kanundışı ilan ediyorlar, ya da
akıldışılıkla itham ediyorlar. Bu küstahların ideolojisidir. Orhan Pamuk
konuşunca
harika, Nihat Genç konuşunca deli zırvası. O halde, masaya bu
arkadaşların yazılarını koyup birlikte okuyalım.
Ben kimseden nefret etmiyorum, sadece, şu şu şu yazarların yazılarında neden
Müslümanların, Arapların,
Farsların, Türklerin hiç haklı çıkmadığını söylüyorum,
neden hep İsrail'in Amerika'nın vb. haklı çıktığını görüyoruz...
Madem hakemliği kutsal bir görevmiş gibi üstünüze alıyorsunuz, arkadaş
sarhoşluğundan ve arkadaşlarınızla
laga luga yapmanın şehvetinden kurtulun...
Sizi çok iyi anlıyorum. Çünkü arkadaşlık derin hazları ilgilendiren insani bir
sohbettir. Neşedir. Zor gününde yanında olmaktır. Birlikte hareket etmektir.
Bunlar insani ve güzel
duygulardır.
Sorun şurada. Ortaya konuşan insanlar arkadaşlıklarını dahi hiçe sayabilmeli.
Ne için? Bilgi için... Aydın olmak için...
Bir ahlaki portre çizmek istiyorsanız, önce, arkadaşlarınızın
entelektüel
çılgınlıkların, küstahlıkların, fütursuzlarının ya da ne bileyim
arkadaşlarınızın entelektüel macerasını didikleyebilmelisiniz.
Bir de Kürşat bey... Arkadaşlarınıza bu kadar sahip çıkmayın. Yazarlık aslan
terbiyeciliğini ilgilendiren bir meslektir. Aslanlar yavrularını beslemez ve
yedirmez. Çünkü her aslan der ki, oğlum sen zaten aslan doğmuşsun, git kendin
bul, ye!.. Eğer onu yedirmeye, korumaya kalkıyorsanız, ondan aslan olmaz.
Yazar,
aydın hiç olmaz.
Etrafımıza şöyle bir bakalım. Ortalık arkadaş kümeleri, tarikatvari
dayanışmaları, arkadaş kulüpçülükleriyle dolup taşıyor.
Yani, arkadaşların iyilikleri ve kötülükleriyle sizlerin iyilikleri ve
kötülükleri hep birbirine karışır!..
Sanırım deli zırvası lafı da böyle karıştı...
Bu karmaşayı da çözmek Fatih Altaylı yazısını dalgaya alarak deşip eğlenmekten
öte gerçek bir azap haline
gelir.
Olsun, üzülmeyelim. Yazarlar bu azapları çeke çeke bilgeleşir...
Medyada çok beklediğimiz hakemliğe doğru son bir hamleniz kaldığını düşünüyorum.
'İnsanlığı' sevmekle 'arkadaşları sevme' arasında son
bir tercihiniz.
Daha tarafsız bir aydın olmak için bu küçük adımı atamazsanız da üzülmeyin,
çünkü ülkemizde 'cinlik' daha yüksek bir meslekten sayılır. Bu kararı siz
vereceksiniz.
Ancak deli zırvası
suçlamasını bu yazımızı okuyan okuyucumuz yaparsa çok
haklıdır. Çünkü Urfalı altı köylünün memleketlerinden bin kilometre ötede
yoksulluk ve ihmalkarlık ve bir çadır içinde zehirlenerek öldüğü bugünlerde,
yazarların bu sahneleri hiç
görmeyip üstelik aralarında haysiyet üzerine
tartışmaları, işte asıl delilik bu!
(Bir de... Aynı başlıklı yazım için 12 yıldır kitaplarımı basan İletişim
Yayınları, kitaplarımı artık basmayacağını söyledi. Canları sağolsun. İletişim
Yayınları'nı Kürşat bey gibi eleştirmeyeceğim. Çünkü 'arkadaşlık' söz konusu
olsaydı, basmaya devam ederlerdi. 'Fikirler' canlarına dokundu. Kitaplarımı
artık basmayacaklarını söylemeleri, fikir haysiyetlerine olan
düşkünlükleridir.
Bakın bir şey daha oldu. Migros kitaplarımı satmaktan vazgeçti, geri gönderdi.
Hayırdır? Bir bahaneleri mutlaka vardır. Ben yazılarımda ekonomiyi anlatırken
Kapalıçarşı ve Migros isimlerini karşılaştırmak için
çok sık geçiririm. Yasak
koydular demeyeceğim, ama, iade ettiler işte. Ancak kabul edelim ki Migros da
bir fikir haysiyeti taşıyor. Bakın yazardır ne söylerse yeridir demiyorlar, bir
siyasi tavır alıyorlar. Onların da canları
sağolsun...
Bunlara üzülmüyorum, çünkü bunlar bir kavganın ifadesidir!... Herkes yerini
alıyor!)
Nihat Genç'e soru sormak için tıkla
Akşam
02/06/2006