
Hırsız ve Eskiya Yuvası: Merkez Sağ
Tarih: 12.09.2004 Saat: 22:45 Konu: Nihat Genç
Elli yıldır ülkenin koynuna yangın bombası gibi düşmüş sağ siyasetin faturası
işte önümüzde: Maskaralık! İçişleri bakanı eşkiya takibinde. Eşkiyaların
inlerine bakın: Demirel’in, Özal’ın, Mesut Yılmaz’ın, Çiller’in, aileleri,
yakınları, gazeteleri, televizyonları, şirketleri yazarları, bakanları.
Rezilliğin bini bir para, bu kepazeliğin ortasında, banka soygunları için en
şirin açıklamayı yine Sabancı yapıverdi: “Gardaşım, hazine bizim, hazine
hepimizin, dokunmayın hazinemize!”. Doğru. İç borç faizleriyle Koç ve Sabancı
ailesine kilitlenmiş hazineyi, sonradan çıkma bankacıların-siyasilerin
yürütmesi, yukarda birilerini rahatsız etti, “Hazine borçlarımızı ödeyemez
duruma geliyor” paniğiyle ip çekildi. Nasılsa merkez sağa sürülecek gözü
açılmamış bir şamar oğlanı bulundu.
Devletin acemiliği güçlerarası eşitliği sağlayamamak. Çağlar, Çörtük, Uzan,
Sabancı arasındaki “güç” dağılımını rayına oturtamadı. Derebeylik düzeni kolay
değil, güçler arası eşit sınırlar bir otuz yılımızı alır. Yazarları, eğitilmiş
köpekler, 28 Şubat mı hazırlanıyor... “Hadi kont yakala irticacıları!”, 10
yıldan bu yana bankalar soyulup, tam takır olduktan sonra, “işte belgeler, hadi
parçala onları kont!”
Sofra büyük, oyun zevkli. Özelleştirme pastası kimlerin aklını başından almadı.
Hangi birini sayacaksın. Cavit Çağlar, ıslık sesini duyar duymaz yurtdışına
tüydü. Demirel’in talimatıyla kaçtığı kesin. Demirel’le yurtdışında iki kafadar,
operasyonu, hangi gazeteciler, hangi hakimler, hangi siyasilerle
durdurabileceklerini-sınırlayabileceklerini gece gündüz düşündükleri kesin.
Çok geçmeden savcılar, Susurluk’ta olduğu gibi, “elimiz, kolumuz bağlı!”
açıklamaları yapmaya başlar, ne hukuku, ne mahkemesi, bunlar mezarda da rahat
bırakmaz insanı. Olsun, soygunların bize de faydası oldu, Sinan Çetin, Metin
Akpınar, Egebank reklamlarıyla köşe oldu. Yılmaz Erdoğan, İnterbank reklamında
“hormonlu Sergen” esprisiyle kazandığı paralarla işte Türk sinemasının önünü
açıyor. Her akşam Hıncal Uluç, Çağlar’ın kurduğu televizyonda günün yorgunluğunu
atıyorlar. Sallayıp, savurup, büyük gürültüyü hep birlikte örtüyoruz, işte!
Hepsi zavallı köleler gibi satılmış bunların, tarihimizin en büyük soygunu
televizyonda bir Siirt maçı kadar konuşulmadı.
Türkiye Gazetesi’nin yazarı, basının elli yıllık cellatı Altemur Kılıç’a ne
demeli, Demirel’in şirketlerinden birinin yönetim kurulu başkanı çıktı.
Bugünlerde “banka soygunu” üzerine tek bir yazı yazmıyor. Köşesindeki resme,
mayışmış orgazm gözlerine iyi bakın, sanki bir keçi sürüsü kıçını yalıyor.
Böyle düşünmeyin, vatanımız, yurdumuz yıkılırken bu yetmişlik kurtların hiçbir
komploya, tuzağa gelmeyen sivri görüşleri olmasaydı halimiz nicolurdu. Ah kambur
felek, ne denli üçkağıtçı, fırıldak, yedibaşlı canavar olsalar da, onları bize
bağışla. Allah korusun, karaçamurlara bata çıka yürüyen fesat yuvaları öyle ince
kanallardan ülkemizi işgal ediyor ki, onların kızgın fikirlerinden yedi düvel
korkup, bir tek çakıl tanemizi çalamıyorlar! Milli bankalarımız artık çakıl
dolu.
Türkiye Gazetesi’nin başyazarı, merkez sağın tarihçi kurmayı Yılmaz Öztuna da,
“banka soygunu” haberlerine hiç girmiyor. Zavallı büyükbaş milliyetçiler! İkibin
yıllık şanlı tarihin bittiğine onların da artık imanları tam, ülkenin tek
kurtuluş yolu olarak Avrupa Birliği’nin kucağına atılmak için çalakalem
yazıyorlar. Allah kolaylık versin, Avrupa’nın insan hakları sıkıştırması
karşısında, “birazcık demokrasiyi öğrenmekten zarar gelmez” türü vaazlar verip;
Altemur Kılıç gibileri yatıştırmaya çalışıyor. Ne yapacaksın kardeş,
katlanacaksın Avrupa’ya. Ey şanlı milliyetçi, bin yıllık pişmanlığın böyle mi
olmalıydı. Artık hiçbir denizin, hiçbir dinin, hiçbir duanın kaldıramayacağı
pislikten kurtulmanın tek yolu olarak, Avrupa Birliği’ne teslim olmak mı vardı
kaderde!
Birbirine yapışık pislik köleleri! Size helal olsun. Topallaya topallaya,
yüzyıldır, yine de yüzdürdünüz bu korsan gemiyi! Artık safranızı dökeceğiniz
hayalinden, uydurma düşmanınız dahi kalmadı! Bütün değerlerini, bütün
imkanlarını iliklerine kadar sömürüp, bitirdiğiniz bu ülkenin leşini birilerine
kakalamak istiyorsunuz, o kuş beyninizle.
Banu Alkan gibi ossuruk mevzularda halkın görüşünü soranlar, banka
soygunlarında, kırk televizyondan bir tanesi halkın görüşünü sormadı. Özellikle
Gazeteci Yavuz Donat’ın tarzıdır bu, “halk ne düşünüyor diye çarşı pazar
dolaştım, kamuoyunun nabzını tuttum” diye başlar. Ağzınızı bıçak açmıyor, halk
ne düşünüyormuş Yavuz Bey, ben söyleyeyim: “bunların hepsini teker teker kazığa
çekeceksin...!”
Ömrün Süleyman Demirel’i övmekle geçti. Kalemin iki ucu pamuklu çubuk gibi
hergün Demirel’in buruniçi, kulakdibi kirlerini temizlemek için kullandın. Halk
ne düşünüyormuş, diye bir yazı neden yazmıyorsun. O şekilsiz, kabus
suratlarınızı yılan bile tenezzül edip sokmaz. Bir tek gün banka soygunlarını
yazsana. Bu zehir kara geceyi kim tasarladı, eşin, dostun, koruduğun
arkadaşlarınla, aynı sağcı cehennemde büyüdünüz. Vatan, millet, çakıl diye bir
yalanla kandırdınız halkı. Yılışık gölgeleriniz birgün olsun “utanma” nedir
bildi mi? Otuz yıldır sessiz maşalığını yaptığın Demirel’in ne düşünüyor, haydi
asıl telefona! Hadi tut getir Çağlar’ı, kan ağlayan, soğuktan tir tir titreyen
depremzede anneler için, doğuda intihar eden gencecik kızlar için ne diyormuş,
öğrenelim.
Halk ne düşünüyor, söyleyeyim: “Ağbi bunları, Pötürgeli hamallara vereceksin!”..
1983 yılında Özal’ın arkasından yürüyüp, çantasını tutan çulsuz, beş parasız bir
oğlan vardı, on yıl içinde bankalar aldı, sattı, Show Tv’yi kurdu, fırıldağı
döndürüp, tezgahı erken kapadı, artık sıra ona hiç gelmeyecek, o artık saygın
bir beyfendi, açtığı resim sergisinden ünlü ressamları kolundan tutup atıyor.
Tabii ki Hülya Avşar’ın tarafını tutacak, sıfırdan banka alacak durumlara
gelirken, Hülya Avşar’lar halkın önüne geçip, şovlarla, magazinlerle görüntüyü
perdelediler! O burnunu sokmadığı yer kalmamış gibi, beyfendi şimdi de sanat
tartışmalarına giriyor!
Borsanın en büyük spekülatörü Mehmet Kutman’ın adını kamuoyu bilmiyor, çünkü,
kendini afişe edecek basın grubunun hisselerini birgünde paçavraya çevirecek
kadar güçlü. Dünya tarihinde en hızlı zengin olan iki-üç kişiden biri. Ünlü
borsacı Soros, gelsin de biraz ders alsın. Arkasında ANAP var, Turgut Yılmaz ve
Yılmaz ailesiyle ortak, Mesut Yılmaz’ın kuzeni. Bu kaygan zeminde sıra ona hiç
gelmeyecek. Oralarda dolar bayrağını daha da yükseklere çekecek. Kılık, aynı
kılık. Aynı sağcı Özalcı dolar canavarlarıyla büyüdü. “ Kızdırmayın beni,
borsayı bir günde çökertirim” tehdidine, sahip! Ancak, hergün gazetelerde,
televizyonlarda entellektüel bir ciddiyetle borsa uzmanlığı yapıyorlar. Halkın
bu entellektüel borsa yorumu hakkında görüşü: Yalancının .mına koyum. Borsa
değil karanlıklar dolabı. Beş yıl gibi kısa sürede tüm dünyada serbest piyasanın
motoru olmuş borsaya tüm halkın inancını sıfırladılar. Kutlarım, onbinlerce
küçük yatırımcının üç-beş milyarını sabırla, usul usul ve Erzurum’un dağındakine
kadar hepsinden alıverdiniz. Kımıl kımıl azaplar içinde onbinlerce perişan aile
bıraktınız. Basın kontrollerinde olduğu için, banker faciası gibi, borsa
faciasını kimse dillendiremedi. Yüzbinlerce küçük yatırımcının ölülerine
çullanıp, hacizlerde çarmıha gerdiniz. Mezatlarda cin çarpmış yüzlerce avukatla
ölüm ektiğiniz evleri bir de yağmaladınız! Halk ne düşünüyor, söyleyeyim: “Ağbi
bunları Palulu esnafa düzdüreceksin.”
Saralı bir hasta gibi sıra bana gelecek korkusuyla etrafına salyalar saçıp duran
Demirel’in yeğeni Ali Şener’e de sıra hiç gelmeyecek. Bu topraklarda tenceresini
kaynatan kim varsa, gözünü dikip, boğazda düğümlenen her dilim ekmeğe gözyaşı
düşürdüler. Ananız, babanız, amcanız, dedeniz, hırsızlıktan kelepçe takmayanı
kalmadı. Doğu’da dağlar alev alev yanarken, gencecik onbinlerce Trabzonlu,
Çankırılı, Diyarbakırlı, Tokatlı şehitler hergün kalkarken, sizler dolar
saltanatı kurdunuz. Beş sene önce yazmıştım: Hırsızlar Cumhuriyeti. Şimdi tüm
yazarlar söylüyor: Hırsızlar Cumhuriyeti! Yazarlar, kimin suratına bakıp
yazıyorlar bu sloganı. Bu halk, bir tükrük kovasını başınızdan aşağı boca etse
de, sizler, yanar-döner yine iktidara gelirsiniz!
Anap İstanbul Milletvekili Aydın Apaydın, eski Emlak Bankası Genel Müdürü,
otuzun üstünde müşterisi intihar etti. Mesut Yılmaz başbakan olduğu gün, Uğur
Dündar’ın programına çıkıp, “bankalar çetesi başı” olarak tüm Türkiye’ye ifşa
etti. Sonra, nasıl pazarlık yapıldıysa, ANAP’tan milletvekili oldu. Banka
soygunlarını denetleyecek denetleme kurulunun başına getiriliyormuş. Yeni
Şafak’ın manşeti eğlendirici: Denetleyene Bak! Basında henüz tek bir yazar
ismini ağzına alamadı. Bu adamı kuyruğundan tutup tutup yıllardır benden başka
teşhir eden kalem yok. Demek ki saltanatı sağlam. Demek ki oralarda birilerine
sıkı meydan okuyor. Görkemli bir ağırlığı olmalı. Ayaklarının dibine yalvaran
çığlıklarla atlayarak intihar eden onlarca insanı ne çabuk unutuverdik! Bankalar
Çetesinin Başı, bu dolarla şişmiş canavarlar bu mübarek günlerde Eminönü’nde
belediye çadırında, itilip kakılan, sürünen, yalvararak dilenen halka ramazan
daveti verme günlerinde kameraların önüne çıkma günleri gelip çattı! Ey mübarek
ramazan, kimlerin pisliklerini yıkamak için kullanılıyorsun, artık!
***
Uğursuzluğun ve kokuşmuşluğun milli kraliçesi! Nazlı Ilıcak da, “banka soygunu”
yazısı yazmayanlardan. Bir tane yazayım dedi, “sen önce, kocan Kemal Ilıcak, sen
önce hırsız oğlun Mehmet Alı Ilıcak’tan haber var” dediler, neye uğradığını
şaşırdı, kocamı, oğlumu hatırlatırlar diye soygun yazısı yazamıyor. Allah’a bin
şükür, o günlerde genelkurmaydan “andıç” belgesi Allah’ın bir nimeti, önüne
düştü, Ilıcak da tümüyle kendini andıça adadı. Aslında, belge Fazilet’in tüm
ileri gelenlerine postalanmıştı. Faziletliler “bu belgenin bize gönderilmesinin
arkasında ne gibi puştluk var” diye düşünemeden, Nazlı Ilıcak aslanlar gibi
atıldı mahkemelerin kapısına. Zaten, Ilıcak, doktorasını genelkurmayla didişmek
üzerine vermişti. Şu kadını, çişini tutamayan bir albay emeklisiyle
evlendirseler de biz de kurtulsak. Bu milli bataklıkta hala manken gibi
yürümesini becerebiliyor. Mehmet Barlas’la “soyguncuların, genelkurmayın”
muhalefetini yaptıklarına, yalnızca ikisi inanıyor. Ülkemizin en soğuk gerçeği,
muhalefetçi kalemlerimize bakın: Ilıcak, Barlas!
İslamcılara, sağcılara demokrasiyi öğreten işte bu mendebur kalem. Olsun,
TGRT’ye de çağdaşlığı-modernliği Seda Sayanlar öğretiyor. Sağcılar, neden daha
bir nazenin kadın bulamıyor. İslamcıların, sağcıların fındıkçı kadın hastalığı
da beni hasta ediyor. Ilıcak, anaç göğsünü tüm başörtülü kızlara açmış. Kurban
olduğum Allah, Fazilet’in başına, 28 Şubat’tan daha büyük bela vermiş, kurban
olduğum Allah, Fazilet’in üstüne lanet zehirini bu kadınla boşaltıyor,
görmüyorlar. Kadın da bir tasasız sormayın. Başörtülüleri koruyacağım ayağından
Fazilet’e girdi, milletvekili oldu. Günahlarından, pisliklerinden arınmak için
zaten camii, türbe kapısı arıyordu, insan duasını eder, çıkıp, döner, kadın, bir
girdi,. pir girdi. Fazilet’te taban-tavan bırakmadı. Ilıcak Yeni Şafak’ta
yazdıkça, Fazilet kitlesi, fesupanallah deyip, eridikçe eriyor.
Kamuoyunun nabzını tuttum, halk ne düşünüyor: “Bu kadından öğrenilecek
demokrasinin .mına koyum!”
Ancak, milli vicdanımıza son anda bir faydası daha oldu, rezil rüsvay, kepaze
olan eski dostu Rauf Tamer’in kirli çarşaflarını yıkamak için Yeni Şafak’ta tam
sayfa röportaj yaptırttı. Ilıcak nankör değildir, elleriyle Tercüman gazetesinde
büyüttüğü Rauf Tamer’in Kemal Ilıcak’a katkılarını unutmaz, onu, kurtlara,
kuşlara yem etmez!
Rahat soluk alamayan bir yer: Vicdanımız. Havasızlık değil, derdi. Bugünlerde ne
duysa, endişeleniyor, hiç ölmeyen annemizdir o! Bu duygumu çözersem, ülkemin
ruhunu çözecekmişim gibi bir soruyla doluyum bugünlerde. Biz, kazınmış kelleli,
yırtık lastik ayakkabılarıyla yoksul büyüdük. Neden bizim de yok, açlık, özlem
duygularının yırtıcısı kamçısıyla. “Herkes çalıyor, biz neden çalmıyoruz”
tartışmalarıyla uzayan geceler kafalarımızı duvarlara vura vura. Ahlaksızlığa,
demire, betona karanlıklara, çıyanlara çok meyilliydik. Aksine, iyi yetmişmiş
çocuklar, düzenli, pırıl pırıl, çalışkan, silgili, sorumlu, gerçek ve tertemiz
bir vatan sevgisiyle, coşkulu bir ülke kalkınması şiirleriyle büyüdüler.
Gıptayla izlerdik onları. Onların kalın, boyalı, mikili, ağzına kadar kitap,
defter dolu çantalarını tutuşları, kıskanç, yan gözlerle izlerdik. Çalmak,
yırtmak, parçalamak, yolmak, dağıtmak, soruları kafalarında hiç oluşmamış.
Vicdanları kendileri tarafından birgün olsun hiç sorguya çekilmemiş, pürüzsüz
bir terbiyeyle büyüdüler.
Kör, yoksul karanlıkta, içimizde zırlayan, büyüdükçe merdivenleri biraz daha
tırmanan ahlaksızlık yüzünden ilk gençlik yıllarında “ahlaki vaazlara” karşı çok
açıktık, açtık. 1974, 75, 76, 77 yıllarında Rauf Tamer’in yazıları, bizi,
derinden sarsıyor, kaynar sular gibi başımızdan dökülüyordu. Henüz yapamadığımız
“düşündüklerimizden” utanıyorduk. Düşündüklerimiz bizi, it, puşt, çakal,
pezevenk, hırsız yapıverecek düşüncelerimizden korkuyorduk. Rauf Tamer gibi
milli ahlak, milli vicdan kelimelerini onbinlerce kez sert balyozlarla beynimize
kazıyan yazarlar, peygamber gibi büyüyordu gözümüzde. Karşımıza kim çıkıp,
Allah, vatan, bayrak, yetim hakkı, dese, henüz hiçbir şey çalmadığımız halde,
içimizdeki o suçluluktan delirmiş çocuk, geceler boyu suçluluktan ağlıyordu,
kendisini istese de dizginleyemiyor, ahlak vaazlarına daha da yırtınırcasına
koşuyordu. İçimizde, hergün çalmayı, soymayı planlayan, azılı, gangster, gözü
dönmüş çocuk, pençeleriyle büyüyordu.
İşte o günlerde Rauf Tamer ismi, bizi, “milli terbiye” vaazları ve ideolojisiyle
şekillendiriyordu. Rauf Tamer ismi, “merkez sağın” mührü, damgasıdır. Rauf Tamer
ismi, sağcı kitleler için, gün gelmiş Demirel’den gün gelmiş Türkeş’ten daha
büyük olmuştur. Bugün yüzde doksanı sağcı seçmen kitlelerin yetişmesinde, Rauf
Tamer’in yavan, basit ve sık tekrarlardan oluşan milli devlet, milli birlik,
milli ahlak vaazları çok işe yaramıştır.
Rauf Tamer’in çaldığını söylüyor, gazeteler, televizyonlar! Benim gibi
kandırılmış milyonlarca insan bugün Rauf Tamer’in çaldığına inanmıyor. Krediler
almış, fırıldak, üçkağıtçı isimlerle bir ömür keyif sürmüştür, ama, çaldığına,
ben de inanamıyorum. Ama ben, etrafındaki bakanlar, gazeteciler, işadamlarının
çaldığını, televizyonlar, gazeteler yazmadan da görmüştüm. Bu pislikleri, ne
midem, ne beynim kaldırdı. Yirmi yıldır yaşadığım büyük hayal kırıklığıyla, işte
sağcı, muhafazakar zihniyetin çürümüşlüğünü anlatıyorum.
Rauf Tamer’in bu kepaze, rezilrüsvay durumunu, doğru olsa da kaleme almak
istemiyorum. Kendini savunan açıklamasında: “Benim evime giren çıkan belli
olmaz, kim para aldı bilemem” diyor. Sağcılık tam da budur, “kimin eli kimin
cebinde belli olmaz”.. Üstelik kırk yıldır, solculara yardım ve yataklık suçunu
yazmışsın, ama, sağcı ahlakta, isteyen istediğinin hırsızlığına çanak tutabilir,
bu bir suç olarak “yardım ve yataklığa” girmez.
“Benim, yatıştırıcı ve yapıştırıcı bir üslubum var, bu ülke benim üslubumu
seviyor” diyor. Bu, düpedüz yalan!. Rauf Tamer’in 1978’in Ocak ayında yazdığı
cümlelere gelelim: “Banka soyguncusu solcu gençler! Siz para bulmak için neden
banka soyuyorsunuz. Etrafınızda birbirinden güzel kızlar var. Para kazanmak
istiyorsanız onları satın. Bakın, ilk müşteriniz ben olurum!”...
22 yıl sonra bugün Rauf Tamer’e bu yazısını hatırlatmak istiyorum. Kimin
karısını sattığını, kimin vatanı sattığını, kimin devleti, milleti soyduğunu,
kimin, milyonlarca zihinsel özürlü, hasta, çıplak, sahipsiz, emekli, görme
özürlü, bir milyonun üstünde yatağından kalkamayan, yatalak hastaların hakkını
kimlere peşkeş çektiğini artık herkes gördü!
Bu felaketten beter kepazeliği hangi vicdan kaldırır, insanı vursalar daha iyi,
Murat Demirel’den aldığın kredilerle ev aldığın yetişkin oğlun, bu satırları
okuduğunda ne düşünecek! Karşısına geçip oğlunun, Muazzez Abacı’dan “Ne olur
anla beni” şarkısını söylerken, yine, milyonlarca, bedavadan “milli ahlak, milli
birlik, milli devlet” ve hepsi bu kadar olan fikir hayatından örnekler verirsin.
Merkez sağın çöpten dağları, bir Rauf Tamer’le yıkılıverecek kadar küçük
değildir!
Sayın Ali Kırca! Tarihin bu en büyük soygununda siz neden bir siyaset meydanı
yapmıyorsunuz. Patronunuz Dinç Bilgin’in bankası da soyuldu. Duyulmasın diye mi?
Allah canınızı alsın, kimseler de sayenizde duymadı. Yoksa, Ali Kırca demokrasi
hastasıdır, tartışmayı-tartıştırmayı, Türkiye’nin demokratikleşmesini pek sever,
demiştik. Tam yirmibin kişi çağırmışsın Siyaset Meydanlarına, övünüp, şişinip
duruyorsun, bir Dinç Bilgin gelmedi. Aşk olsun. Varsın, gelmesin. Canı sağolsun.
Sizin gibi yakışıklı, ağzı laf yapan, iyi giyimli, demokrat bir insanı bağışladı
Türkiye’ye daha ne istiyoruz. Utanmıyor musunuz diye sormuyorum, akşamları
görüyorum suratınızı. Muhabirleriniz habere koşarken, külüstür arabalar içinde
sigortasız ölüyor. patronunuzun oğlu ise, özel dizayn edilmiş büyük otobüsüne
tek başına biniyor. Bıkıp usanmadan, her Allah’ın günü binlerce zırvadan haberi,
vurgularla, fon müziğiyle süsleyip, sırf Dinç Bilgin görünmesin, yakalanmasın
diye, nasıl da sessiz, sakin, sabırlı, başarıyorsun. Bu satırları okuyup vakit
kaybetme. Bak, patronun seni, ev, bark, köşk sahibi yapıverdi. Herhalde bugünler
için. Ananıza, avradınıza küfredilmesi, artık kimin umurunda. Sırf şöhret olmak,
sırf ekranda şirin suratınızı göstermek için, her akşam hırsızları, soyguncuları
koruyorsunuz. Halkımız da bu durumu hiç anlamıyor, bravo sizlere. Çirkin,
terbiyesiz, kuş zekalı insanlar. Yüzünüze tükürmek sanki birşeyi değiştirecek!
Dinç Bilgin’in bankayı boşalttığı günler, bu ülkenin bütün alevilerini karşınıza
aldınız, yüzlerce alevi programı yaptınız, bu ülkenin tüm müslümanlarını
karşınıza aldınız, yüzlerce irtica programı yaptınız. Bu ülkenin “değerleri”ni
istediğiniz gibi, en adi, en şerefsiz, en cahil insanları geceler boyu
tartıştırdınız. Ama bankalar boşaltılırken, şimdi...
Sayın Ali Kırca biliyor musunuz, benim yazılarım çok okunuyor, sizin çocuğunuz
da okuyacak bu satırları. Çocuğunuzun patronunuz Dinç Bilgin’i korumak için
sizin kadar gayretli olacağını sanmıyorum. İnanın çocuğunuz büyüyüp sizin
boyunuza geldiğinde, sizin o kusmuğa bulaşmış takım elbiselerinizden bir tekini
giymeyecek. Her akşam kavurarak, tekme tokat, acımasızca dövdüğünüz bu halkın,
Hülya Avşar kadar hatırı da mı olmadı! Boyunuz, posunuz devrilsin. Pötürgeli
hamallar sizi ne yapsın.
Boşaltılan bankalar ve Dinç Bilgin üzerine hiç yazı yazmayan bir diğer isim,
Gülay Göktürk, “Türkiye çağ atladı.. Özal önümüzü açtı... Avrupa’ya koşuyoruz...
Özelleşiyor, kurtuluyoruz... Hantal devlet, bir de KİT açıklarımız olmasa”
başlıklarında yediyüzün üstünde yazı yazdı...
“Mutluyuz, çağdaşız, Avrupalıyız, liberalleşiyor, özelleşiyor, çağ atlıyoruz”
yazılarının ana konusu. Tansu Çiller’i peygamberleştirdiği yazıları da cabası.
Her akşam ekranda konuşuyor, her akşam büyük yazar pozlarında reklamı yapılıyor.
İşte o günlerde, Gülay Hanım elinde liberalizmin bayrağıyla E-5’lerde koşarken,
Susurluk henüz ortaya çıkmamış, E-5 yolu üzerinde yüzlerce faili meçhul, ülkede,
ne basının, ne kimsenin haberi var. Gülay Hanım, liberal bayrağını ekranlarda
uçururken, işte tam da o günlerde Hizbullah kıtır kıtır yüzlerce insanı
doğruyordu ve bundan mutlu, çağdaş, kalkınan basınımızın hiç haberi yoktu. Yine
o günlerde, meğer tüm bankalar da soyuluyormuş, şimdi haberimiz oluyor. Ne
günlerdi, bizler, mutlu, çağdaş, liberal, Avrupa’ya koşarken Gülay hanımın
yazılarıyla... Az daha Besim Tibuk’la mantık evliliği yapıyordu...
Mübalağa etmiyorum, KİT’lerin zararları üstüne en çok yazı yazan kalemdir
Göktürk. Özelleştirme yanlısı en çok yazı yazan. Patronları bu sevimsizi bu
yüzden seviyordu. Şimdi Gülay Hanım, dinleyin, hiçbir KİT’in açığı-zararı,
yetmiş yıl boyu, şimdi patronunuzun boşalttığı özelleştirilmiş bankası kadar
büyük olmadı. Neden bugünlerde “özelleştirme” yazısı yazmıyorsun. Neden
özelleştirmeyle patronunuzun beleşten üstüne oturup soyduğu bankadan
sözetmiyorsunuz. KİT’ler denince öfkeden kuduruyordunuz.
Bir de dönün bizim yazılarımıza bakın, hukuksuz, vahşi, dizginsiz liberalizme
karşıyız dedik, ısrarla, işsizlik, eğitim, sağlık, eğitim sigortaları anayasal
teminatlar olmadan yapılacak özelleştirmeler ülkeyi tamtakır eder, dedik. Siz
ise, “devlet, çalışmayan, tembel insanlara bakamaz” diye bir de çok bilmiş
liberalizm felsefesi yaptınız! Ekranlarda, gazetelerde fıldır fıldır dönüp
durdunuz, sonunda, bir tek insan, patronunuz, tarihin en büyük soygununun
kahramanı oluverdi, siz de, basında en çok evi barkı olan yazar, oldunuz.
Diyeceksiniz ki, tüm kazancımın hesabını veririm. Tabii ki verirsiniz, sizin o
yazılarınıza bol kepçe dolarla maaş veren Dinç Bilgin efendi versin hesabı.
Nerden alıyormuş paraları, size kimin parasını veriyormuş, Palulular seni ne
yapsın, seni Saddam’a göndermeli!
Utanmaksızın, insan içine çıkılmayacak bu zirzopluğun adına orda üç-beş arkadaş
birleşip “demokrasi” koymuşsunuz. İki yıldır sizin mide kaldırmayan pislik
yazılarınızla artık daşşak geçmemek için dergiden anti-medya sayfasını
kaldırdık. Çünkü, sizinle dalga geçilen yazıları toplayıp patronunuzun önüne
koşuyor, “bakın, en çok benimle uğraşıyorlar, o halde en çok ben okunuyorum”
diye, yani, kirlendikçe, çirkinleştikçe, aptallaştıkça maaşınız büyüdü!
Biliyorum, siz de Hıncal Uluç gibi, siz de Süleyman Demirel gibi vicdanınız
rahat. Akşamları mışıl mışıl uyuyor, yorganı üstünüze mutlulukla çekiyorsunuz.
Tabii bu geçici bir rahatlık sizler için. Türk liberalizmi, Türk demokrasisi
sizden uzun yıllar daha hizmet bekliyor!Hukuk önünde, anayasa önünde, insan
içinde, kurum içinde, “eşitlik” sözcüğü neden bu denli ağrınıza gidiyor!
Tabii ki Türk soluna da birkaç lafım var.
Genç Milli Takım antrenörü Serpil Hamdi Tüzün, takım yabancı bir takıma
yenildikten sonra, hepsini soyunma odasına çekip, önlerine geçmiş. Sırayla,
eliyle işaret ederek: “Senin ananı .ikiyim... Senin de ananı .kiyim... Senin de
ananı .ikiyim...”
Yedek kaleciye kadar gelmiş sıra: “Senin de ananı .ikiyim” Yedek kaleci, şaşkın:
“Hocam bana niye küfrediyorsun, ben sahaya bile çıkmadım.” Hoca; “Olsun, sen de,
bu kaleciyi kesmedin, o yüzden ananı ikiyim..”
Sen de Türk solu, elli yıldır, bu eşkiyalardan iktidarı alamadığın için, senin
de...
|
|