PASİF DİRENİŞİN NİMETLERİ
Tarih: 12.09.2004 Saat: 22:37
Konu: Nihat Genç


AKP’nin kısa tarihi, Türkiye’nin önündeki 15-20 yıllık politik yaşam için büyük mesajlar taşıyor. Gerçi henüz sert bir sosyal ve siyasi kriz yaşamış değiller. Ve önceki sağ iktidarlar tarafından halkımız delirtildiği için bundan sonra ülkeyi kim, nasıl yönetirse yönetsin hoş görünecektir, iddialı konuşacağım. II. Mahmut’un otuz bin yeniçeriyi öldürüp yeni bir askeri teşkilat kurduğu günden, yani iki yüz yıldır siyasal trajedilere, sosyal facialara dönüşen laik-şeriat tartışması en yumuşak seviyesine inmiştir.

Bunu biraz da her sağcı iktidar gibi siyasetlerini devletin sert zeminiyle bütünleştirme temayüllerinde aramak lazım. Ancak, otoriteye başkaldırı sert Müslümanların en büyük siyasi değeri iken bu kötü modelin birkaç ayda değiştirilmesi, sabırlı davranılması, otoritenin aptallık ve zayıflığını da mucizevi bir şekilde, yani, zeytinyağı gibi üste çıkardı. 28 Şubat günlerinde medya ve ordu baskısından aklını kaçırmış muhafazakar Müslümanın şimdiki sakinliği, sağlıklı uyum çabası, muhafazakar Müslümanların dayanıklılıklarını test ettiğini gösteriyor.

Bu acı dolu sessizlik ve bekleyişten yeni bir güç kazandılar. Muhafazakar esnaf iki yüz yıl aradan sonra ilk defa gülümsüyor. Unutmayalım AKP’nin kökeni, AKP iktidarı, tekke ve zaviyeden doğmuştur, yani esnafın dini dayanışmasıdır. Bu toprakların derininden akan ve bin yıldır kesintisiz süren ahilik, esnaf dayanışması nihayet nimetlerini siyasal anlamda vermeye başladı. AKP iktidarı bir siyasal sorunlar yumağını çözdüğü için değil, makas değiştirip raylara oturmayı başardıktan için Türkiye’nin önünde şimdiye kadar tanık olmadığımız yeni bir kapı açmıştır. Birbirlerini potansiyel tehlike gören medya-AKP-Ordunun bu uyumunun ne anlama geldiğini hepimiz merak ediyoruz.

Ordudan korkup tırsmak değil, çalışkanlık ve dürüstlükle devlete derinden bağlanmak bu yeni akıllı çocukların üzerinde teorik olarak çalışılması gereken yeni tür bir siyaset üretti. AKP liderleri, dindar aile tipinden asla geri adım atmadan, modern yetersizliklerini de gidererek, müslümanların tık nefes heyecanla beklediği yeni bir “açılım” üretiyor. Muhafazakar müslüman hem devletten otorite, hem de popülariteden otorite istiyor. Dışlanmışlığın acısını öfkeyle değil, anlayışla gidermeye çalışıyor. Muhafazakar demokrat kavramı çok erken bir kavram, uzun bir müddet daha “demokrat” unvanlarına katıla katıla güleceğiz, demokratlık sosyal alanda, sigorta, işsizlik, ücretler, konusunda sağlam ve anayasal ve kalıcı birkaç çivi çakmaktan geçer. Henüz iktidarın üçüncü-beşinci ayında işçi ve memurlara karşı bu denli küstahça sesleniş, iktidarın üçüncü yılında kanlı bıçaklı olacaklarını da işaret ediyor.



Üstelik ülkemizde bu kadar acı çeken insan varken, demokratlık unvanına Müslümanların da sahip çıkması, demokratlık unvanının siyasette hala kapış kapış gitmesi şimdilik siyasi tüccarlıkla açıklanacak bir şey. Ve bakalım, sosyal kriz anlarında önceki sağcı iktidarlar gibi sırtlarını devlete,medyaya, orduya verip onlarda halkı mı suçlayacak, göreceğiz. Ancak, önceki iktidarlar tarafından halkımız düş kırıklıklarına alıştırıldığı için, AKP’nin hayal kırıklıklarında çok acı çekmeyeceğiz. Dindar aile kavramını sosyalleşiyorlar diye fazla sündürmemek gerekir, hadi Adnan Şenses’i izlediler, hadi maymun sevdiler, ama, maymun çıplak kırmızı götünü dönünce başlarını utançla çevirip uzaklaşırlar, alay etmiyorum, annemden biliyorum. Sosyallik rakı içenlerle aynı masada oturmak değil, sosyallik, ucuz bira içenlerin de derdini ciddiye almaktır, şimdi bu düşüncemi her AKP’li ciddiye almaz ve katıla katıla güler.



Ve AKP’nin bir şansı da, Türk kamuoyu tüm enerjisini medya yazarlarının bereketli cahilliğine harcadığı için, AKP’yi izlemeye enerji kalmıyor. Türk medyasının Irak’a asker göndermek, ordunun şerefiyle oynamak gibi, Türk devlet iradesini bu kadar baskı altında tutmasının dehşetinden kafamızı kaldırıp, AKP’ye bakamıyoruz! Peki, AKP ikiyüzlü mü duruyor, hayır. Müslümanlar, devlete de ilahi anlamlar verip derin saygı duydukları için camii kapısı gibi, devletin de kapısında ayakkabılarını çıkartıp içeri girmek istiyorlardı, devleti yücelttikleri için. Tayyip ve arkadaşları, devletin kapısından ayakkabıyla girilmesinin dinimizce bir mahsuru olmadığını müslümanlara öğretiyor. Yani müslümanlar her şeyi düzeltmek istiyordu, şimdi Tayyip iktidarı, görevleri ve sınırlarını iyice çizerek, işte bu anlamda gerçek laik oldular!



AKP’nin inanan kimliğini koruyup, eşitlikçi, demokratik bir toplum tasavvurunu öğrenmesi yıllarını alacak. Onlar hala, zengin, mal sahibi ailelerin, kadir geceleri, ramazanlar, yoksullara yardımla o büyük geçmiş kültürün kurulacağı tezine inanıyor. Müslüman muhafazakarların gözü, bu toplumun yeniden soyluları olmak. Bu bir dünya, tarih klasiği, önce zenginleşmek ve soylu unvanlar atmak, sonra yoksul halkın başını yardımlarla okşamak. Bunlar gelenek içinde, yani Osmanlı, yani geniş kültürümüz için ideal davranışlardı, o günlerde de yalılar-konaklar-paşalar yoksullara bahşiş vererek, hatta, bir bahşiş ve sadaka kültürüyle bir toplum yarattılar. Garibanların bir öğün karnını doyurmak cennetlik olmak için yetiyordu. Hatırlayalım, Osmanlı bir vakıf medeniyetiydi, yoksullara yemek dağıtan imaretler bu uygarlığın en köklü ve yaygın kurumuydu.



Unutmayalım, yakın tarihte müslüman siyasetçiler ikiyüzlü davranmışsa, bu aşırı baskı ve zor altında kaldıkları için. Yani müslüman muhafazakarlar kesinlikle farklı bir yaşam arayışı içinde değil. Unutmayalım, AKP için de zengin olmak “dini bütün” olmak gibi bir anlam taşımaya çoktan başladı. Eğer bir parti zenginleşmeyi bir iman teorisi olarak çözmüşse, o parti onlarca yıl yaşayacak demektir. Weber de bu yorumu yapmıştı, 16., 17. yüzyılda batının ilk hıristiyan tüccarları, münzevi Hıristiyanlara zenginliği, yani kapitalistleşmenin dinimizce, itikadi hiçbir zararı olmadığı düşüncesine inandırarak bir reform yapmışlar, yani, zengin hıristiyanların daha iyi hristiyan olacağını herkesi inandırarak yola çıkmışlardır!



İşte diğer tüm partilerin kara kara düşünmesi gereken bu, itikadi zorluklarını aşmış sağlam bir partiyle karşı karşıyayız, bir on yıl daha kimse iktidara heveslenmesin. Türkiye askeri darbeleriyle işçi, memur maaşlarını, ücretlileri bitirdi. Yani, sosyal sigorta sistemini, sendikaları 12 Eylül’le iptal etti. Şehrin merkezindeki ücretliler yoksullaşırken, varoşlardaki müslümanlar bu sigorta sistemine tutunmadıkları için pek zararını görmediler, ve aralarında yüzyıllarca devam edip gelen esnaf dayanışmasıyla büyük bir örgütlenme kurup, ülkenin tek ve yegane siyasi şansı olmayı başardılar. Varoşlardan başlayan bu dayanışma aynı zamanda on binlerce insanın talebelik, çıraklık günlerinden beri birbirlerini tanımasını, dayanışmasını sağladı. AKP iktidarı bir zamanlar kendisi gibi yoksul, itilmiş, zayıf, zengin olamamış insanlar-kitleler hakkında neler düşündüğünün de sinyallerini veriyor. Korkarım ve sanırım, bu yoksulluk ve kötülükten asla sorumlu olmadıklarını bir cevap olarak çoktan hazırlamış durumdalar.



AKP iktidarı yakında, Irak’a asker göndermeyle büyük bir sınavdan geçecek, ölüm-kalım meselesi. Gönderirse tüm bu ikiyüz yıllık muhafazakar esnaf birikimi tarihe karışacak! Bakalım AKP, efendinin koltuğunu temizlerken, yorulup, heves edip, oraya oturmuş aşağı sınıftan bir hizmetçi gibi mi davranacak. Yoksa o koltuğun gerçek sahibi, asırlardır dışlanan, kovulan, kayıp imparatorluğun varisi gibi mi davranacak. Bu koltuğun soylu ve hakiki sahibi olup olmadıklarım Irak’a asker gönderip göndermeme kararında hepimiz şahit olacağız!



AKP’nin de Özal gibi, özelleştirmeden, IMF’den, yani kapitalizmden hiç korkmayışları ve okulları dahi satacak kadar bilgisiz, korkusuz, fütursuz oluşları ürkütüyor insanı. Ekonomi, borsa ye kapitalizmin dilini bu kadar safiyane ve bu kadar rahat kullanıyor oluşları, yeni bir Özal faciası mı, yoksa cahil cesaretleri mi göreceğiz. Ancak, bir Özal hayranlığı çarpıyor gözümüze, ilk günler Özal’ın da eli hiç titremezdi. Bütün iktidarların bildiği ve yine de unuttuğu o büyük gerçek, ilk günler ekonomi kimseye zarar vermez. Ancak, beslenme çantalarında sadece IMF olan bir iktidarın pekçok siyasi hevesini de pek ciddiye almamamız gerekir!



Özal da canının istediğini yapıyordu. Bu öznel tavrı, onun kafasının hiç karışık olmadığı gibi, bizlerde büyülü bir etki yapıyordu. Siyasi ve ekonomik hezimetlerinin üstünde hiç durmayıp, rüzgar gibi başka konulara atlayarak, büyüsünü sürdürdü. Ve işte bu şımarık Çankaya şişmanının Türkiye’ye attığı kazıktan hala kurtulamıyoruz. Yirmi yıldır hayalicilerin, hırsız bankacıların ve Özal eliyle medyaya peşkeş çekilen Türkiye bir daha kendine gelemedi. AKP’liler, Özal’ın büyüsündeki müslümanlar. Özal’ın Türkiye’yi, banka, mafya, medya, siyaset olarak tam bir kötürüm hale getirdiğini hala göremiyorlar! Özal’ın tek kanallı bu büyük şovunda, bir yığın yerden bitme işadamı, siyasetçi çok başarılı bu şovmen rolünü iyi oynadı. Buna meşhur gazeteciler de dahil. Başarılı bu şovmenler Türkiye’deki bütün değerleri allak bullak etti, ülkenin altının üstüne gelmesine rağmen bugün dahi bu şovmenler keyiflerini hiç bozmadı. Özal’dan sonra Türkiye tüm sosyal birikimini çöpe attı. Artık yalnız holdingler “yurttaş” haklarına sahip. Artık yalnız holdingler aydın olabilir, holdingler yazar olabilir, holdingler sanatçı olabilir. Ordumuz ve sağ iktidarlar böyle buyurdu, basını da holdinglere teslim etti, sadece Türk halkının değil, kendi şeref ve haysiyetlerini de holding basınına emanet ettiler. Ve böylelikle, mesela Hürriyet Gazetesi, gelmiş geçmiş Türk tarihi içinde, Türkiye Devletine, Türkiye halkına ve Türk kültürüne düzenlenmiş en büyük suikast olarak sahneye çıktı!



Dünyada tek bir kapitalizm şampiyon oldu, o da ABD kapitalizmi. Taklit edenlerin hiçbiri başka ülkeyi kapacak, soyacak kadar süper güç olmadığı için, kapitalizmin tüm diğer örnekleri IMF’ın kucağında bitkisel hayata geçti. Tarih bütün dünyalılara küçük Amerika olunamaz, ancak Amerikan karakolu olunur yasasını öğrettiği halde... Bakalım Tayyip ne öğrenmiş, Irak’a asker gönderme kararında bunu da göreceğiz!



Son iki-üç yılda yirminin üstünde taşra şehirlerine gittim, esnafın ve küçük işadamlarının bir aile gibi içice yaşadığını gördüm. Şüphesiz bunun köklü ve tarihsel sebepleri vardı. Ankara’da, 25 yıldır hiç aksatmadan yılda birkaç kez yan mahallelere geziye çıkarım, en ayrıntılı sokaklara kadar, Gülveren, Aktaş, Altındağ, Yenidoğan, İsmetpaşa. Çocukluğumun sefaletinden değişen bir şey yok. Şehir, orda yıkıntı, harabe, pislik dolu sokaklarıyla donmuş kalmış. Derme çatma evler, çöp dolu sokaklar, kahvelerin şekli, insanların yüzleri hiç değişmiyor. Dünya kaç defa dönüyor bu sefil sokaklar değişmiyor. Değişen tek şey, benim gibi birkaç kişinin o sokaklardan çıkıp başka mahallelere gidişi. Ancak, her mahallede, nerdeyse her sokakta, deposu ağzına kadar dolu bir müslüman esnaf mutlaka var. Nasıl çalışkanlar ve diğer sakinlerden ne kadar farklılar. Diyelim Urfa’dan, Çankırı’dan gelmiş Beş-on genç arkadaş bir harabe eve sığınmış, bu müslüman tüccardan günlük üç-beş elektronik eşya alıp satar, akşama parayı getirir. Diyelim, müslüman esnaf, mahallede namusunu, ahlakını takip ettiği birini çevirip hemen yan sokakta bir dükkan açtırır, sat, yarısı senin, para pul yok. Kahveye gitmeyen, içki içmeyen, haylazlık yapmayan her çocuk, müslüman esnafın gözünde geleceğin ortağı gözüyle görülür. Eline bir saç kurutma makinesi yada ütü yada birkaç cep telefonu verilip sokak aralarına salınır. Çocuk günde birkaç parça mal satabilirse memleketten kardeşlerini çağırır, yolunu yordamını öğrenir. Beş kuruşsuz geldiği bu şehirde karnını doyurur ve bir iş kurmanın kapılarını zorlar!.. Çocukların çok mal satması değil, ahlakları ve çalışkanlıkları ve güvenleri test edilir, işte aklımca bunu tartışmak istiyorum. 15.16. yüzyılda Osmanlı toplumunda tütün içilmesinin yasak olup olmadığı tartışılıyordu. Tütün topluma yeni girmişti. Tarikatlar (tekkeler) veryansın ediyor, farklı fikirler, Kur’an’da açıkça yasaklanmadığı için kafalar karışık, alimler birbirine girdi, mekruhtur diyenler, günahtır diyenler. Bu tartışmanın birkaç yüzyıl sürmesi dikkatimizi çekmeli. Tütün bir semboldü, kahvelerin sembolü. Tütün yasağı altında protesto edilen kahveler. Kahve demek, başı boş, haylaz insanların oturduğu, kontrol edilemeyen mekanlar. Osmanlı toplumuna yeni bir mekan türü giriyordu: Kahve. O güne kadar toplumun tanıdığı yerler, diyelim çarşı-pazar, cuma-camii, diyelim tekkeler, diyelim loncalar. Tüm bu mekanlar kontrol altında. Esnafların her birini kontrol eden esnaf dernekleri vardı, loncalar, ahi birlikleri binlerce yıl çarşı-pazarları bir nizam içinde tuttu. Camiiler kontrol altında, tekkeler bağlı oldukları şeyhlere, tarikatlara ait. Peki kahveler kimin? Orada herkes, aynı görüş, aynı düşünce aynı meslekten olmasalar da yanyana oturabiliyor, bu korkunç bir anarşi. Müslüman esnaf bugün dahi kahveyi sevmez. Kontrol edilemeyen bu mekanlarda o yüzyıllarda herkes her şey aleyhinde konuşabilir, korku bu.



Devletin ve tarikatların kontrol etmekte güçlük çekip paniğe kapıldıkları kahvelerin tartışması üç yüz-dört yüz yıl, sürdü. Tekkelerde kontrol altındaki dervişlerin de bir ayağı kahveye kaydı, devletin sıkı denetimindeki yeniçeriler de kahveleri mekan tuttu. Sonunda Osmanlı’nın korktuğu başına geldi. Nasıl Anadolu’nun ıssız dağ başlarında iki yüz yıl Celalileri kontrol etmek mümkün olmadıysa, şehrin göbeğindeki kahveleri de kontrol etmek mümkün olmadı, işte, 16. yüzyıldan başlayarak Osmanlı’nın sosyal düzeninin sonunu getiren yeniçeri ayaklanmalarının en büyük sebebi kahvelerdi. Kahveler, yeniçerilerin yuvalandıkları, tanıştıkları, işbirliği yapıp

örgütlendikleri, kontrolsüz mekanlardı. Kahveler isyan yuvasına döndü. Orada lafını esirgeyeceğiniz, sözünüzü tartacağınız, çekineceğiniz otoriteler yoktu, yani, günün medyası bir nevi kahveydi. Yani, Osmanlı’yı çökerten kahvelerdir dersek, abartılı yargı olmaz!



Basit bir hamam tellağı olan Patrona Halil’in o güne kadar kimsenin hesaba katmadığı, serseri, işsiz güçsüz takımını toplayıp ihtilal yapmasının sebepleri hala anlaşılmış değil. Bu kadar işsiz güçsüz serseriyi bir tellak nerede toplamış, nerede örgütlemiş olabilir sorununu tarihçiler çözememiştir. (Hamamlar da bu ayak takımının

buluştuğu, günlerini avarelikle geçirdiği sosyal mekanlardı.) Birbirinin üstüne ayaklanmalar, sonunda II.Mahmut bu isyanın yuvalarını hedef aldı, önce bektaşi tekkelerini kapadı, sonra, Nakşibendi, Kadiri, Sünni tekkeleri kapadı. Bu da küçümsenecek bir durum değil, üç yüz bin nüfusu olan şehirde üç yüz tane tekke. Yeniçeri kahvelerinin her biri mezbahaya döndü. Sonunda kontrol dışı tekkeler üzerine devlet otoritesini kurdu, bir nevi, şeyhleri dahi devlet tarafından tayin edilir hale getirildi. Öyle ki, tekkeleri kontrol için “tekkeler konfederasyonu”, yani, meclisi meşayih, kuruldu. Değil Mustafa Kemal, 19. yüzyılın başında en sert islamcı aydınlar dahi tekkelerin çürüyüp, tükendiği, pislik yuvası haline geldiğinde hemfikirdi. Ancak tekke-zaviyelerin kapatılması değil, ıslah edilmelerini teklif ettiler! Cumhuriyet tekke ve zaviyeleri kapatsa da, bir yüzyıl sonra esnaf, tekke ve zaviyeleri ıslah edip yeniden açmanın yolunu buldu.



Tekkeler, başında bir şeyh efendinin bulunduğu, bir tarikat seçkinlerinin kontrol ettiği sufizmin sosyal medreseleri gibiydi. Bir tekkeye intisap ediyor, artık o teknenin bir dervişi olarak şeyhin dizi dibinde dini ve sosyal çalışmalara başlıyorsun. Türk aydınlarına sitemimdir, tekkeleri konuşurken, zaviyeleri atlıyoruz. Zaviyelerin sosyal hayatımızdaki yeri üzerine, aydınlarımız, tarihçilerimiz çok şey söylemez, kimse de tenezzül edip bu kurumlar üzerinde konuşmadı. Oysa bugünkü AKP iktidarı tekke ve zaviyelerden doğdu. Zaviyelerde dervişler günlerce inzivaya çekilip kendini ibadete verebilir, günlerce yiyip, içip, yan gelip uzanabilir. 19. yüzyılın ortalarına geldiğimizde tekkeler ve zaviyelerin asıl zaviyelerin bir miskinler yuvasına, yani, tembel, işsiz, aylakların bitle, pireyle, ayaklarını ovuşturarak yaşamlarını ekmek elden su gölden geçirdikleri yerlere döndü. Bu zaviyeler insan aklının bugün dahi alamayacağı büyük sosyal kurumlardı. Bu kadar büyük hayırseverliğin kaynakları neydi. Yani, kapısının herkese açık oluşu, herkese bedava yemek, hizmet, ibadet hizmeti veriyor oluşları, belki de, Osmanlı toplumunun tembelleşip miskinleşmesinde büyük rol oynadı. Bugünkü batı toplumunun sosyal refahının insanları tembelliğe alıştırması gibi. Yani, hiçbir işiniz gücünüz olmasa da dervişlik ayağına bir ömür bedavadan geçinmek mümkündü, bugünkü işsizlik sigortasıyla batılı gençlerin bedavadan yaşaması gibi.



Bugün büyük ekonomileriyle ne Türkiye ne batılı ülkeler bu kadar büyük hizmetler veremiyor. Ama birileri hala veriyor. Bu cümleler size, batının sosyal sigorta sistemini hatırlatsın. Bu kadar büyük sosyal harcamaları karşılayacak zenginliğiniz olmalı. Bugün, batının huzurevleri, yaşlıları, işsizlik sigortası ve devasa sosyal harcama kalemleri karşılanamaz hale gelmiştir. Bu sosyal harcamalar zenginlikle oluşur. Batılı devletler inanılmaz servetlerine rağmen bu sosyal sigortalarını karşılayamıyor. Batı kara kara düşünüyor, bir nevi aşırı sosyal sigortalar sosyal devletlerin hayattan yediği ve geri adım atamadığı kazıklar oldu. Hatta, yuvarlayıp diyebiliriz ki, İngilizler, sosyal harcamaların yükünü karşılayamadıkları için Irak macerasına gözü kapalı girdi. Bugün, tüm sorunlar içinde, batının en büyük sorunu, bu sosyal sigorta yükünün, bütçeleri aşmasıdır. Osmanlı iktisatçıları, Osmanlı saray hazinesi ve borçlarını konuşmaktan hoşlanır. Ancak, bu tekke ve zaviyelerin sosyal harcamaları kimsenin dikkatini çekmez. Tekkeler ve zaviyelerin büyük harcamaları nasıl karşılandı, kimler karşıladı ve yüzyıllarca, bu büyük sosyal sigorta, sistemini toplum nasıl ayakta tuttu, bu konuda bilgilerimiz eften, püftendir. Tekkeler ve zaviyelerin giderlerini şüphesiz yoksul halk karşılayamazdı, bugün olduğu gibi, tekkelerin tüm giderlerini karşılayan esnaftı. Üzerinde rakamlarla çalışabilmiş olsak, Osmanlı üzerine yazılmış tarih tezlerini silbaştan değiştirebilir ve şöyle bir cümleyi rahatlıkla kurabiliriz: “Osmanlı esnafının büyük sermaye birikimi sağlayamamış olmasının sebebi bu sosyal dini hizmetlerin kanına, iliğine kadar onu yıpratmış olmasıdır”... Ve şöyle bir sonuca gelebiliriz, bugün batının devasa zenginliğini nasıl sosyal sigorta sistemi çökertiyorsa, o günün Osmanlı esnafını da çökerten bu büyük sosyal sandıklardı! Burdan da şu netice çıkar, Osmanlı esnafı sermaye biriktiremeyecek, ticareti bilemeyecek kadar aptal değildi, kazandığı parayı ilk elden hayır için tekkeye, zaviyeye, imarete, topluma sokuyordu.



Tarihçilerimiz Osmanlı esnafının bu büyük dayanışma gücünden bizi haberdar etmiş olsaydı, bugün, elli yıl gibi kısa zamanda, aynı esnafın, yüzlerce islami holding kurmasını, muhafazakar dernekler, vakıflar, partiler ve koca koca fabrika, TV’ler, sitelerin akıl almaz bir zenginleşmesinin ipuçlarını öncelerden anlamış olurduk.

Müslüman esnafın bu tarihsel ve dini gücü, dayanışması Türkiye’de kaçtır kendi siyasetini iktidar yaptı! Bugün hepimiz biliyoruz ki, müslüman oyların büyümesinde müslüman esnafın tekke ve tekke dostluğundan tanıdığı insanlara yaptığı bağışlar, yardımlar, bir yığın TV ve gazeteyi ve holdingi kurup, büyük bir siyasal güce dönüştü. Tekkeler, 1950’den sonra daha da güçlenerek, yani, miskinlik ve hurafelerden kısmen soyutlanıp, genç aydınların da katılımıyla güçlendi, Nakşiler, Nurcular, Süleymancılar, Kadiriler siyasal hayatımızın göbeğine oturdu. Zaviyeleri atlamayalım. Zaviyeler yerine, öğrenci yurtları, öğrenci bursları ve yoksul gençlerin müslüman esnaf tarafından giydirilip yedirilmesi, geçti. Benim yaşımda olanlar hatırlar, 1975-76 yılında Ankara ve İstanbul’daki yurtları tanıyordum, Adana, Trabzon, Giresun, Maraş, Yozgat, Tokat, Kocaeli gibi yurtlar, pislikten girilmez, camları çerçeveleri kırık, banyosuz, farelerden uyunmaz, çarşafları ameliyat önlükleri gibi kanlı, çöplük gibi yurtlarda büyüdük. 1985-95 arası birçok islamcı yurda girip çıkma şansım oldu. Gençler, sabah namazlarına kalkma güçlüğünden başka sıkıntıları olmadığını, yemeklerin, uyku saatlerinin, odalarının çok düzenli, tertemiz olduğunu söyler ve görürdük.



Yani, sosyal sigorta harcamaları rakamlarla yazamayacağımız, tutarını kaydedemeyeceğimiz büyük bir kayıt dışı yük oluşturuyordu ve bu yükü esnaf karşılıyordu. Bugün dahi hangi tekkeye gitseniz orada verilen bir bardak çayı da esnaf karşılar, yerdeki halıları da esnaf bağışlar. Osmanlı esnafı, dünyanın bin bir türlü savaşı, darbesi, faciası, zulmüne rağmen, sosyal dayanışmasını sürdürmeyi bildi, işte Osmanlı uygarlığı kılıç gücüyle değil, bu büyük esnaf dayanışmasıyla altı asır ayakta kaldı. İşin iktisadi yönünü bırakıp, sosyal yönüne bakalım, öyle ki bugün tekkede müridlerine maç yorumu yapan şeyhlerimiz dahi mevcuttur, sosyalleşme ihtiyacı birçok iç disiplini ve katı geleneği patlatmış durumda.



1950’den sonra yeniden kitleleşen, palazlanan ve akıl almaz şekilde büyüyen tarikatlar Osmanlı’da olduğu gibi bir şeyhin ve tarikat seçkinlerinin yönetiminde varoldu. Bu tarikatlar üstelik seri bir radikal siyasetin en sıkı takipçisi oldu. Bu kontrol hem dini, hem siyasi alanda acımasızca büyüdü. Şöyle ki. bu yurtlarda ve tekkelerde

büyüyen çocuklar, şeyhleri ve siyasetleri aleyhinde tek kelime edemezlerdi. Gözlerimle gördüm, Erbakan iktidarında onlarca milli görüş yurdunun, Erbakan’ın bir emriyle boşalıp, bir emriyle dolduğunu, yüz binlerce genç, siyasi robotlar gibi çalışıyordu. Hangi tarikat, siyaset içindeyseniz, oranın şeyhi, lideri aleyhine konuşmak

mümkün değildi. Zaviyeler yerine geçen öğrenci yurtlarında durum daha vahimdi, lider ya da şeyh hakkında bir küçük sızlanmanız, siteminiz, yurttan atılmanız için yeterli sebepti! Bu mekanların büyük özelliği sıkı bir kontrol altında oluşlarıydı! Ancak, bu kurumlar içinde büyüyen gençler 80’li yıllardan çok daha bağımsız rahat bir sosyal dünya bulabiliyorlar kendilerine. Diyelim, şeyhlerini yine sayıyorlar ama o kadar ciddiye almıyorlar. Saygıdan, ilahi, manevi destekten asla geri durmuyorlar, ama, onların her dediğini yapan militan derviş, mücahid konumunda asla değiller. Bugün binlerce müslüman genç Tayyip’i, AKP iktidarını, bulundukları yurt ve yetiştikleri Tekkede, ekmeğini yedikleri yerlerde acımasızca, hatta Küfrederek uluorta eleştirebiliyor, dalgaya alıyor, ama müslüman iktidara yine de desteğini veriyor.

Böyle böyle uluorta konuşan, şahsi düşüncelerini rahatlıkla sergileyen onlarca islami dergiden, yüzlerce genç aydından rahatlıkla söz edebiliyoruz artık. Müslüman gençler aynı partiyi tutsalar dahi o partinin aleyhinde konuşmaktan çekinmiyorlar. Bir sağlam örnek verirsek, “tezkere” günlerinde islami gazetelerin herbiri, Yeni

Şafak, Zaman, Akit, vs. iktidarın muhtemel yapabileceği bir yanlış öncesinde ağza alınmayacak laflar ettiler, çok sert tehditlerde bulundular. Bir başka örnek verirsek, islamcı, Gerçek Hayat Dergisi, tezkere günlerinde “Tayyip’e inanmayın / Haçlı Seferlerine Katılmayın” diye başlık atıp mecliste milletvekillerine dağıttı. Müslüman bir iktidardan yana, ama yanlışlarını asla affetmeyen, alabildiğince serbestlikte eleştirebilen büyük ve geniş bir siyasal kültürden söze diyorum. AKP iktidarının büyük kazancı bu. Geniş kitleleri eskiden olduğu gibi ideolojik disiplinle, yada Erbakan da olduğu gibi tek elden, tekkelerde olduğu gibi kimseyi konuşturmadan, kontrol altında tutmadan, sansürlemeden, yasaklamadan, ülke ve toplum ve vatan ve dini değerler üzerine herkesle her şekilde konuşabilen bir yeni aydın ve particilik anlayışından söz ediyorum. Hani, abartarak, tekkeler artık kahveleşiyor, diyeceğim de, dilim varmıyor. Müslümanlar kahvelerden korkmuyor, uluorta konuşulmaktan korkmuyor, kendi yetiştirdiği evlatlarının aleyhlerinde konuşmasından çekinmiyor, işte bu sosyal güven oturdukça AKP ve yarın bu partiden çıkacak benzer türevleri siyasi hayatımıza tam anlamıyla oturuyor, demektir bu. Gazeteler, dergilerde müslüman yazarlar rahatlıkla, sere serpe konuştukça, deli öfkelerini, akıldışı gerginliklerini kaybediyorlar. Tahammülü derinden öğrenmiş bir yumuşaklıkla toplumun karşısına belki de şimdi çıkıyorlar. II. Mahmut’tan beri, müslümanların öfkesini azdırıp kudurtan, gavur padişahlar, gavur adetler, dışardan gelen kanunlar, biçimler, yasalardı. Müslümanlar, ahlaki aşırılıklarını yakın tarih içinde test etti. Artık dışardan gelen, yeni olan farklı olan şey karşısında “panik” göstermiyorlar.



Ne bileyim, CHP, Cumhuriyet Gazetesi, küçük sol dernekler, küçük sol partiler, gittikçe iç disiplinlerini artırıp, gerginleşip, tek elden ağbi yönetime geçip, sansürleşip, öfkeden kudururken, yani sola dair kurumlar “tekkeleşirken”, o bildiğimiz geleneksel tekke ve zaviyelerin sosyalleşmesi, dikkatinizi çeker sandım!. Sol partiler için sosyallik, dindi. Şimdi, içine kapanmış, gizlilik; entrika, ağbilik, sert, öfkeli, kontrollü olmak bir din haline geldi. Ve müslümanlar iktidarda büyük rakamlarla olmanın güvenlik şemsiyesiyle yavaş yavaş sosyal hayatın kontrolünü ele geçirmeye başladı, bunun, tarihi bir nokta olduğunu düşünüyorum! Şimdi okuyucu şöyle bir soru soruverir, bu ülkenin iki yüz yıldır, üniversiteleri, konservatuarları, tiyatroları, sinemaları, aydınları, yok muydu da bize şimdi sosyalliği tekke ve zaviyelerden yetişmiş bu insanlar öğretecek?



Bu ülkenin büyük bir sosyal birikimi, partileri, aydınları, dernekleri vardı da, nerdeler, işte bütün sosyal birikiminiz: Hürriyet gazetesi, Gülben Ergen, Ertuğrul Özkök, Hülya Avşar, Serdar Turgut, Özcan Deniz, Ayşe Arman, Pakize Suda, Cüneyt Ülsever, Emin Çölaşan ve bilumumları. Sizlere hergün tarih, kültür, estetik, şehir,

sanat, edebiyat, fikir, şeref, onur, zevk, kalite öğreten insanlar bunlar! Sosyal kültürünüz işte bunlar!



Bu ülkede fikir, özgürlük, uyum yasaları çıksa ne, çıkmasa ne, konuşan bunlar, yetmiş üniversite konuşamıyor, aydınlar konuşamıyor, bu bir avuç televole-medya çetesi ülkenin gırtlağına sarılmış, hepimize onur öğretiyor, askerlik dersleri veriyor, bankaları hortumluyor, hırsızlıkla medyayı ele geçirip Türk askerine şeref dersi veriyor ve ülke aylardır bu 10-15 kişinin zorbalığıyla Amerika’nın parası ve emriyle Irak’a asker göndermeyi düşünüyor!.. Mesela, Ertuğrul Özkök, hayıflanarak ve pek dokunaklı diyor ki, “ülkemizde 1800 tane Rum kaldı, duyunca şaşırdım, bari onları kaçırmasak” gibi, insani, sosyal bir serzeniş dile getiriyor. Şimdi soralım bu beyefendiye, bu ülkede Kardak kayalıklarına savaşı kimler çıkardı, Kardak kayalıklarındaki keçilere savaş açıp gargaraya getirip ihaleleri, özelleştirmeyi, bankaları laga-lugaya kim getirdi, hatta, 1952’de ünlü Beyoğlu baskınını basın tertiplemedi mi? Saçmalıkların ardı arkası kesilmez, bu bir avuç adam, Türkiye’nin onurunu, itibarını hem kontrol etmek hem de istediklerine peşkeş çekme hakkına sahipler!.. Generallerimiz dahi bu basın için “mütareke basını” yani, alenen ve bağırarak kendi medyasına “vatan haini” diyor. İşte gençlerimiz ülkeyi gırtlağından sıkmış bu bir avuç cahil cühelanın hikayesini öğrenmeli. Bakın, yüzlerce bilim adamı ve tüm dünya, Afrika’nın neden çöktüğünün cevabını bulamıyor. Bağımsızlıkları var, toprakları var, madenleri var, meyveleri var, tarımsal ürünleri var, iklimleri güzel, toprakları geniş. Hiç değilse kendi karınlarını doyurabilirler, ama neden tamamen iflas edip çöktüler, milyonlarca insan tarihin hiçbir döneminde olmadığı şekilde açlık ve hastalıklardan yüz binlerce gibi rakamlarla ölüyor... Bu sorunun kolay cevabı, kapitalistlerin sömürmesi, yada çok uluslu şirketlerin Afrika’yı yağmalaması diyebilirsiniz.. Bunlar doğru, ama tam doğru değil.



1950’lilerden başlayarak Afrika topraklarında milli bağımsızlık rüzgarları esti, 1945’te tek bir bağımsız devlet yokken, 1970’lerde tümü bağımsızlığına kavuştu, ilk bağımsızlığı Afrika’nın, Amerika’dan dönen okumuş zencilerin ayaklandırdığı ve bugünlerde yeniden karışan Liberya’da oldu. Ancak, onlarca küçük milli devlet, bir şehir, bir ekonomi, düzenli ordu ve düzenli bürokrasi kuramadı. Sorun basit. Askeri darbeleri ve sıklıklarını incelememiz lazım. Karikatürize etmiyorum, bir serseri başçavuş ve köyden inmiş on-on beş militan silahlanıp darbe üstüne darbe yaptı. Ülke idaresine el koydu. Bu da sorun değil. Ancak, ülke siyasetini ve ekonomisini bu dünkü köylü ve başçavuş zekaları düzenlemeye kalktı. O köylü çocuklar bir günde general oldu, yada tüccar. Ve bu ülkenin zaten az sayıdaki mühendisi, mimarı, ziraatçisi, doktoru, yani seçkinleri, sanatçıları o ülkede yaşayamaz hale gelip kaçtı, sindirildi.. Ve her defasında seçkinler sindirilince toplumun siyasi, sosyal mekanizmaları yeniden “aşiretlere” kaldı. Afrika elli yıldır yetiştirdiği zekaları kaçırttı, toprağında tutamadı. Düşünün, bir başçavuş silahlı adamıyla gelip sizi tutuklayacak, işkence edecek, hapse atacak. Küçük derneklerinizi, ziraat odalarınızı, mühendis odalarınızı, yeni yeni oluşan sendikalarınızı kapatacak. Ve bunları köyden inmiş beş-on militanıyla yapacak. Ülkenin farklı düşünen, aydınlarını, yazarlarını öldürtecek, işkenceye çekecek. Zaten bir avuç kadar olan bu sosyal birikim, bir başçavuşun yalaka yandaşlarıyla yok edilip bitirilecek.



Afrika’nın hikayesi budur, Irak’ın da, Saddam ülkede aydın, sanatçı, düşünen insan bırakmadı, yanına bir şarlatan gazeteci bir kaç şebek general alıp zulüm üstüne zulüm yaptı. Türkiye’nin de sorunu budur. Üç ihtilal. Yüz binlerce insanı kaçırttı, sürdü, işkence etti. Böyle öyle iki yüz yılın sosyal birikimi havaya uçtu, bu topraklarda hiçbir siyaset olmamış gibi, üniversiteler, aydınlar dernekler, örgütler gelişmemiş gibi, tüm hayatımız birkaç basın organının insafına devredildi, işte bugünkü sosyal birikiminiz: Özcan Deniz, Emin Çölaşan, Pakize Suda...



İki yüz yıllık sosyal birikimin tarihçisi, edebiyatçısı, yazarı, mühendisi, dernekleri, öğretmenleri böyle böyle kovuldu, kim kovdu, sağ iktidarlar, ordumuz, darbeler, birkaç işadamı ve generallerin büyük Türkiye projesi... Büyük devlet girişimleri!, işte büyük devletleri!.. Bir cahil yazar tüm ordunun ve devletin şerefiyle dalga geçiyor! Bu toprakların çocukları olarak bu cahillerin değer tanımaz, bilgi, tarih, kültür tanımaz aptallıklarına üzülüyoruz, ancak, bu basını holdinglere kim peşkeş çekti, bu sosyal birikimi bu ordu ve holding işbirliğiyle bunlar yok etmedi mi, diyerek, içimizden “böyle başa böyle tarak” diyor ve bu tekerlemenin ikinci nakaratını da sık sık anmaktan kendimizi alamıyoruz!...

leman, sayı, 2003/31- 5 Eylül 2003






Bu haberin geldigi yer: Nihat Genç
http://nihatgenc.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://nihatgenc.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=76