Sınıfsız toplum
Tarih: 21.04.2005 Saat: 12:39
Konu: Nihat Genç


Beşiktaş maçında 'Rıza Efendi bir süt iki ekmek' pankartı kamuoyunda sert bir şekilde eleştirildi. Bu aşağılayıcı ifadeye kamuoyunun sert tepkisi, şüphesiz, eğitim ve yetişme tarzımızın bir ifadesidir.

Yani 'kültürel bir tepkidir'. Bu ifadeyi çirkin bulduk ve ülkemizden kovduk, çünkü birtakım vazgeçilmez değerlerimiz var. İşte yetişmekte olan gençlere bu değerlerin arkasındaki hayat felsefemizi anlatmak için bir büyük fırsat!

Şu pankartı açan gençler, hangi üniversitede okuyor, merak ediyorum. Koç Üniversitesi mi, Sabancı Üniversitesi mi? Bildiğim şu, yavaş yavaş Batılılaşıyoruz, bir 'sınıf' kültürü mü öğreniyoruz, Trabzon'da kendi insanımızı dışlayıcı, stadyumda kendi insanımızı 'küçümseyici' bu tavırları kimden öğreniyoruz? Batıdan ve demokrasiden, işte bu yazımın konusu budur!..



Biz, sınıfsız bir toplumuz. Tarihimizde ve kültürümüzde bir sınıf kültürü oluşmadı. Sol siyaset bunun için çok acı çekti, liberallerimiz burjuvamız olmadı, solcularımız, sınıfını bilen yoksul işçi kitlelerimiz olmadı diye çok hayıflandı. Ve geçtiğimiz elli yılda, karşılığı ve sosyal anlamı olan siyasetler bu yüzden üretemedik.

Ankara'nın lüks lokantalarını gezin, işçisi, şoförü, odacısıyla aynı masada rakı içip eğlenen mobilyacı, kuyumcu patronları görürsünüz. İşçisi, tezgahtarı, şoförüyle bir aile gibi yaşıyorlar. Bunu patronları övmek için söylemiyorum, bizim patronlarımızın bir türlü patronlaşamamasının kültürel ve tarihi derin sebepleri olduğuna bir giriş yapmak için söylüyorum.

Mesela, çok temel kavramları analiz edelim. Batı'da 'asalet' babadan oğula geçer. Asalet, şeref ve haysiyetin karşılığı. Batılılar'ı asalet hastalığından kurtaran sol ve sosyalist kültürdür. İki yüzyıl aralıksız çatışarak edebiyatını, felsefesini yaparak kastlanmış bu sınıfın burnunu kırmayı denedi. Hadi hepsini bırakın, Papa seçiminde yüzlerce kardinalin şatafatını, süsünü, giysilerindeki saltanatı gözlerinizle gördünüz.

Bizde 'asalet' farklıdır, kültür olarak anlam olarak zihniyet olarak felsefe olarak farklı. Bizde şeref ve haysiyet dürüstlük ve çalışkanlıkla ele geçer. Ama her insanın kendi gayretiyle elde ettiği bir şey olarak tanımlanır. Bu yüzden 'gayret' kelimesi, onur ve namusu için gayretle çalışan insanları övmekte kullanılır, soylu bir onur için çok çalıştıkları, gayret gösterdikleri için.

Bugün bizi eğiten felsefenin en üst basamağındaki evliyamız Nasreddin Hoca, yoksul bir Orta Anadolu köylüsüdür. Aynı şekilde bizi eğiten felsefenin en üst basamağındaki diğer evliyamız Yunus Emre de çok yoksul bir Anadolu köylüsüdür. Şu anda ülkemizdeki altı yaşındaki çocuklar dahi, 'mal da yalan mülk de yalan' mısraını ve 'yetmişiki millete bir göz ile bakmayan' mısraını ezbere bilir.

Mevzuya bodoslama girelim. Toplumumuzu şekilleyen büyük kurumlara bakalım. Tarikata, esnafa, saraya. Neden babadan kalma bir zenginlik ve asalet bu topraklarda, bu kurumlarda yaşamadı. Bunu öğrenirsek Doğu'yla Batı arasındaki iktisadi ve sosyal felsefi ayrımları da öğrenmiş oluruz.

Osmanlı'nın müsadere geleneğini bilirsiniz, vezirin, sadrazamın ya da saraya yakın kimselerin aşırılaştırılmış servetlerini bir gecede müsadereyle tahliye edip elinden alırdı. Yani, sadrazamın oğlu sadrazam, vezirin oğlu vezir gibi olamazdı, yani, dedenin şanı/serveti torunlarına geçemezdi.

Tarikat silsilesinde de durum bu, tarikata dışardan gelen mürid (manevi oğul) şeyhin özoğlundan daha şanslıydı. Dışarıdan gelen mürid şeyhin yerini alabilirdi ve şeyhin özoğlunun başka kapıdan icazet alması daha uygun görünürdü.

Ancak toplumsal kaynaşmamızın köklerini esnaf loncalarında aramamız gerekir. Ahi, Arapça kardeş demektir. Yeryüzü topraklarının en yaygın en uzun ömürlü bu sivil kurumları 1908'e kadar Mısır'da, Irak'ta, İran'da, Suriye'de, Anadolu'da ve Balkanlar'da yaşadı.

Esnaf loncaları esnafın tartısı, organizasyonu, ustaların yetişmesi, çıraklara iyi davranılması, hangi mahalle ve iş alanında iş kurulacağı, ürettiği malın kalitesi ve binlerce hukuki sorun üzerinde çalıştı. Buraları geçelim.

Bugün özünü, ruhunu çok değiştirdi, ama, Çankırı yaran toplantıları, ya da doğudaki sıra geceleri, esnaf toplantılarının kalıntılarıdır. Bu kurumlar her kültürde, ilçede bölgede değişik folklorik özellikler gösterir.

Ahi birlikleri bizi iki yönüyle çok ilgilendiriyor. Birincisi, kapitalin yani paranın 'temerküzüne' (birikmesine) karşı bir yapısı vardı. Çünkü her usta ustası olduğu alanda çalışabilir. Ustası olmadığı alanda iş yapamaz. Bu şu demek. Kazandığı parayı başka yatırımlara yöneltemez, yani , parasına para katamaz. Peki bu parayı ne yapacak. Şunu yapacak. Vakıf, zaviye ve imaretlere sosyal yardım. Usta, kızına, oğluna ev aldı, dünyalığını da bir kenara ayırdı? Ya fazlası? Fazlası toplumsal dayanışmaya. Ve sağ elin verdiğini sol el görmeyecek diyen takva inancıyla harcayacak.

Bu insanları tembelliğe sürüklemez, çünkü, İslam'ın temel farzı zekattır, çok zekat için çok çalışmak, esastır. Ama genel felsefi zihniyet şu ayetten hareket ederdi: 'Kanaat bitmeyen maldır, tükenmez hazinedir'...

(Doğulu tüccarların neden servet biriktiremediğini Leman'daki yazılarımda enine boyuna yıllarca tartışır dururum, bu gazete yazısı ancak çok minik bir özettir.)

Paranız sürekli sosyal dokunun kendisine hizmet ediyorsa, o toplumun sınıflaşması da mümkün değil.

Ancak, Batı'da kapitali elinde tutan burjuva sınıfı, çok özendiği 'aristokrat' sınıfın özelliklerini benimsemeye başladı. Aynen aristokrat sınıf gibi halkla arasına mesafe koyar, yüksekte oturur. Aristokratın asaleti vardı, onun serveti. Servetini, şatafata, büyük sanata, şatolarına harcayıp, yoksulun, işsizin yüzüne bakmaz. Batı'da yoksul sınıfların kitleleşmesi ve bitmeyen sınıf çatışmaları ve mezhep çatışmalarının kökeni, servet biriktirenlerin servetlerini toplumla bölüşmemesidir, uzun mevzudur.

Batıda burjuva, ayrı mahallede, daha şatafatlı yaşar, halkı aşağılar, servetinin gücünden 'soyluluk' üretir, itibar, statü. Burjuva dediğimiz ayrı sınıfın ortaya çıkması böyledir.

Bugün bizim toplumumuzda neden 'sınıf' oluşmadı sorusunun cevabı uzundur, ama esnaf teşkilatının aileleşen ve kardeşleyen yapısı bize çok şey anlatır.

Şöyle. Aileleşme neydi? Eski toplum yapımızda isteyen herkes bir mesleğe çırak girebilirdi. Çırak bir mesleğe/ustanın yanına girmekle, o ustanın manevi oğlu olur. Yani, ustanın ailesinden sayılır. Ahlaki ayrıntıları uzun. Bilmemiz gereken işçiyle patronun hızla aileleşmesi, tek aile gibi yaşaması.

Peki kardeşleme neydi? Aşılama gibi. Ahi birliklerinde 'kardeşleme' esastı ve törenleri vardı. Türk, Kürt, Alevi, Azeri, ya da kimse, bir esnaf sevdiği birini kardeş tutar. Bizim ortaokulda kankardeş tutmamız gibi. Ya da annelerimizin ahretlik kardeş tutması gibi, kökünü, peygamberimizin Medinelilerle, Mekkelileri kardeşlemesinden alır.

Kardeşlemenin bizatihi töreni vardı. Ahi baba, ahi evran, ya da ustaların ustası denilen pir'in önüne kardeşinizle çıkar, dualar yapılır, sözler verilir ve iki cihan kardeşleşirsiniz.

Her esnaf kendine bir kardeş tutardı. Kardeşinizi artık ortak aile, ortak kader gibi görürsünüz ve öbür dünyada da onunla görüşmek, yaşamak istediğinizi düşünürsünüz.

Ama asıl toplumsal yansıması şu kardeşliğin: Kardeşlerden kim ölürse onun çocuklarını diğer kardeş alır ve onların bir meslek sahibi olması, büyümeleri artık sizden sorulur.

Görüldüğü üzere tarihin en uzun ömürlü ve en yaygın sivil kurumları olan ahi teşkilatı, binlerce yıl aileleştiren ve kardeşleyen bir sivil kurumdu. Bunca iç savaşa, devletin bunca gaddar vergisine ve binlerce siyasal çalkantıya rağmen bu toplumun doku olarak bozulmamış olmasının kökleri bunlardır.

Demokrasi, Batı'da, sınıf kültürü, mezhep savaşları, burjuva, aristokrasi ve yoksul kesimlerin çatışmalarından doğmuştur. Sınıf kültürü, öteleyici, dışlayıcı, düşmanlaştırıcı bir tarihin ürünü. Bu yüzden demokrasi toplumu 'bireyleştirip', siyasal ve sosyal hesabını tek tek bireyler üzerinden yapar.

Batıdan ısmarladığımız demokrasi de bir zamanlar ısmarladığımız ideolojik sol kültür gibi bu topraklarda tutunmakta zorluk çekiyor. Dikkat edin. Batı'dan alınan sivil kurumlar, bizi Türk, Kürt, Alevi, Azeri gibi kodluyor, ayırıyor, ayrıştırıyor. Bu Batı demokrasinin karakteridir.

Bizler Batı'dan gelen bu demokratik kültürün sarsıntısıyla feryat figan ediyoruz. Sebebi, bizi aileleştiren ve kardeşleyen geleneksel kültürümüze bu demokrasi yabancıdır.

Bu sivil cici kurumlarımız bizi ısrarla düşmanlaştırıcı, çözücü, Aleviymiş, Kürtmüş gibi hesaplar yapıcı özellikler taşıyor.

Eğer Trabzon'da gençler kendi insanımıza el kaldırıyor, dışlıyorsa, bu bizim Batı'dan aldığımız 'Milliyetçi' ya da düşmanlaştırıcı, ırklaştırıcı sivil bireyci kültürün uzantısıdır.

Eğer çocuklarımız kapıcı, odacıyı, bir aşağı sınıf diye küçümsüyorsa, bu bizim artık yavaş yavaş Batılaşmakta olduğumuzun göstergesidir.

Çünkü onlar gibi başkasına tahammülsüz, kardeşliği bozan, aileyi bozan, aşağılayan, damgalayan, markalayan, sınıflayan, kategorize eden sınıflı bir başka dünyanın siyasi kültürü!..

Bizim, devletimiz de asalet, sınıf tanımadı. Bizim tarikatımız da asalet, sınıf tanımadı. Bizim esnafımız da asalet, sınıf tanımadı. Aşağılamadı, küçümsemedi.

Asalet ve şeref ve haysiyet, bizim kültürümüzde her insanın kendi çalışkanlık ve dürüstlüğüyle, yani gayretiyle elde edilen bir insani güzelliktir.

Bunların her biri uzun mevzudur, gazete yazısına sığmıyor. Binlerce yıl yaşamış kardeşleme kültürü bizi birbirine karıştırmış, kaynaştırmış, lehimlemiş ve çözülmez bir bütün oluşturmuştur. Batı'nın siyasi kodları bu bütünü anlamakta zorlanıyor, çünkü aydınlarımız kendi sivil kurumlarından habersiz, Batı'dan siparişle sivil kurumlar ithal ederek demokrasinin geleceğine inanıyorlar.

O puşt aydınlara inanmayın, bana inanın.
 

Akşam
21/04/2005







Bu haberin geldigi yer: Nihat Genç
http://nihatgenc.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://nihatgenc.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=681