Trabzon/Maçka'da yalçın tepeler üstüne kartal yuvası gibi kurulu Sümela
Manastırı'na yürüyerek yirmi dakikada ancak çıkılabiliyor.
Tarihçiler, kilise
neden bu tepeye inşa edildi sorusuna, ilk Hıristiyanlar Romalı askerlerden
saklanıp gizleniyorlardı, diye cevap veriyor. Bu soru sizi bilmem, beni tatmin
etmiyor.
Çünkü Hıristiyanlar tehlike geçtikten sonra
binlerce yıl daha bu manastırda
yaşadı, cihan harbine kadar. Bu soruya başka tür cevap bulmak için başka bir
soru soralım. Kilise binlerce yıl bir kıyamet takvimi yönetiyordu, her yüzyıl
başı İsa inecekti, yılbaşılarında inecekti, şuraya
inecekti, buraya gelecekti,
diye. İsa'nın nereye ne zaman ineceği sorunu kilisenin her günki işiydi.
İşte Sümela Manastırı milyonlarca ladin ağacının (çam türü) ortasında, canlı
yayın arabası gibi milyonlarca çam ağacını
izliyor, İsa'nın hangi çam ağacına
ineceğini buradan gözleyebiliyorsunuz. Yani, Sümela Manastırı'nın buraya inşası,
buradaki milyonlarca ladin ağacından dolayıdır.
Tabii bu benim düşüncem, siz de başka sorular sorun.
Ancak kilisenin bin yıllık
iktidarı bir fikir değil, bir dünya gerçeğidir. Binlerce yıl hüküm sürmüş kilise
iktidarı, bugün, karanlık çağ, ortaçağ, skolastik (dini dogmalar) çağı gibi
adlarla tarif edilir.
Bir de şu soruyu soralım.
Zamanla gaddarlaşan ve mutlak bir egemenlik kuran
kilise, gücünü hangi silah/ordulardan alıyordu?
Cevabı şaşırtıcı? Kilisenin silahı yoktu. Ta ki 10/11. asırda Haçlı seferleri
başlayana dek.
Peki bir soru daha!
Öldürmeye ve silaha inanmayan kilise, tarihin en zalim
hakimiyetini nasıl kurabildi?
Şöyle. Kilisenin silahları başkaydı. Birincisi ve en önemlisi kıyamet
düşüncesi/teorisi...
Kilise, kıyamet inancını benimsetmek
için elinde büyük iletişim güçleri vardı.
Bunlar dini metinler, vaazlar, dini tasvir, resimler.
Ve yüzbinlerce propagandist vaazcı köy köy dolaşıp kıyameti anlatıyor. Cehennem
ve mahşer tasvirleri çok
etkileyiciydi.
Düşünce özetle şuydu: 'Bu yaşadığımız dünya kötülüklerle doludur, iblisler,
cinler, karanlık, solucan, tuhaf yaratıklar, belalar, mağaralar, kazıklar,
ateşler, tabutlar, iskeletler...'
Bu tasvirlerle
insanlığın beynini yıkıyor, aklını ruhunu teslim alıyor. Mesela
bu düşünceyle milyonlarca müridi olan Fransisken ve Dominiken gibi tarikatlar,
'bu dünya geçicidir, yalandır, nefsten kesilelim, dünyadan çekilelim, her gün
dua ederek İsa'yı
bekleyelim, İsa, bugün yarın hemen inecek, Kıyamet bir saat
sonra, belki şimdi, koptu kopacak, hemen kiliseye kapanalım'. Yani bizim de
tanıdık olduğumuz zühd/inziva/riyazet hayatı...
Mesela, bugün rengarenk çiçeklerle
dolu baharın kırlarını görünce, hemen yatıp
yuvarlanmak, gelir aklınıza. Ya da Sümela Manastırı'na çıkın, o yüksekte ruhunuz
bir uçurtma gibi ormanların üstünden kayıverir. Ama o günlerde beyni kilisenin
cinli/şeytanlı/kıyametli
propagandasıyla yıkanmış insanlar, bu orman ve çiçekli
kırları gördüklerinde, akıllarına şeytanlar, solucanlar, yani mahşer yeri
gelirdi!..
Kilisenin ikinci silahı: Dışlamak/ aforoz etmekti. Bunu açalım.
Kilise
insanlığa hepiniz günahkar doğdunuz çağrısı yapar. İnsanları günahkar
olduğuna inandırır. Sonra, sizi günahlarınızdan ancak kilise vaftiz ederek
arındırır, der.
Reddedilmesi imkansız çağrı budur. Çağrıya uymayıp kiliseye
boyun eğmeyenler,
şeytanlık, kafirlikle suçlanır. Cezası dışlamak, ya da ölüm.
Boru değil, bu teolojik teori, binlerce yıl hakimiyet kurdu. İnsanlığın beynini
kıyametle yıkadı, sonra kıyamet tehdidiyle insanları kilise çatısı
altında
topladı. Sonuç: Üretmeyen, düşünmeyen, sinmiş, zavallı, paçavralar, çullar,
çuvallar içinde sürünerek yaşayan milyonlarca Hıristiyan. Kolera. Veba. Hatta
üretmediği için açlıktan kırılan, Mısır'dan buğday gelmezse, toplu
ölümlerle
tarihten silinen kasabalar. Yüzyıllar süren mezhep savaşları.
Bugün dünyayı yönetmeye kalkışan Amerikan/İsrail ittifakı kilisenin bu iki
silahını kullanıyor. Yani batıda değişen bir şey yok. Birinci silahı, kıyamet,
nükleer, dünyayı yokederim tehditleri ve Bağdat bombalanırken tüm Araplar'ın
seyredeceği akşam dokuza ayarlanıp naklen yayın bomba görüntüleri. İkinci
silahları, işte benim gücüm bu, hepiniz bana katılın, dışarıda kalanları
yokederim.
Ozon delindi, karlar eridi, sular basacak gibi kıyamet senaryoları bilim
adamlarınca söylenir durur, ancak asıl kıyamet senaryosu, nükleer silahlarda
gizli.
Nükleer bomba atılabilir mi?
Japonya'ya atom atılmıştı ama o günlerde bu
silahtan başkalarında yoktu. Bilim adamları atılabilir diyemiyor, siyasiler de.
Atarım diyen yok. Kimse atmaya cesaret edemez genel görüş. Niçin atılamaz sorusu
başka yazıya
kalsın.
Ancak atılamaz ise ellerinde neden tutuyorlar. Caydırıcı, tehdit, şantaj gibi
laflar... Hadi milyonlarca insanı öldürdün, sonra. Başka neleri tetikleyecek.
Kontrol edilemez. Hadi ettin, yüz tane şehri haritadan sildin.
Sonra.
Bu tartışmalar dehşeti oluşturan kıyamet senaryolarına yol açıyor ve hem ABD'nin
hem de bilim adamlarının işine geliyor. Böylelikle nükleer güce sahip olmakla
değil, bizlerde uyandırdıkları dehşet, kıyamet, mahşer,
yokedildik, dünya uçtu
gibi fikirlerle iktidar kuruyorlar. Dehşet fikriyle bizi sindirmek ve çaresizce
eteklerine sarılıp yalvarmamızı istiyorlar.
Mesela ortaçağların dini dogmaları gibi şu düşünceye bütün insanlığı inandırmış
durumdalar: Ellerinde dünyayı yüzbin defa havaya uçuracak nükleer bombalar var!
Ufak at civcivler yesin diyeceğimiz bu saçma sapan düşünceye bütün insanların
beyni ikna olmuşsa, artık, yepyeni bir karanlık çağın
esaretine girmişiz,
demektir.
Tam tersine, tarih bize bilimsel bir gerçeklikle gösteriyor ki, dünyayı
yokederim, kıyamet, mahşer, cehennem, diyenlerin dünyada tozları dahi kalmadı.
Aksine, bu saçma sapan fikirlere
inanmayıp direnenler işte yaşadığımız bu
dünyanın kırlarını bıraktılar.
Kilise de aynı kıyametten söz etti, ediyor. Ancak ortaçağ boyunca kıyamet
görmedik. Bu sefer nükleerin gücüyle aynı tehdidi savuruyorlar. Ve senaryoları
gittikçe dini metinlere, efsanelere, beyin yıkamaya, masallara benzemeye
başlıyor.
Nükleer bomba atılabilir mi/atılamaz mı düşüncesi, dünya havaya uçurulabilir mi
tartışmaları artık akla ziyan bir hal aldı, çünkü, akıldan
çıkıp Allah var mı
yok mu, İsa inecek mi benzeri gerçekötesi teolojik tartışmaların içine girdi.
Bu mantıkötesi, akılötesi, saçma sapan tehdit, şantajlarla bir büyük
İsrail/Amerika imparatorluğu kuracaklarını
sanıyorlar!
Tam tersi, asıl kıyamet, bu saçma sapan senaryolara inanıp sinmiş, çaresizce
bekleşip ağlamış insanlarla oldu.
İşte insanlığın yüzkarası ortaçağ... Milyonlarca insanı işkenceden zulümden
geçiren
büyük karanlık çağ... Bu ossuruk palavra iddialarla kuruldu.
Peki, neden dünyayı yok ederim etmez mi sorusunu hep nükleer silahlara
soruyorsunuz? Çiçeklere sorulacak sorunuz yok mu? Tek bir çiçeğin nasıl bir
kudreti ve
bilgisi var ki, onu görünce tüm tarihi ve kötülükleri ve beynimizde
oluşan tüm kaygıları birden unutabiliyoruz. Çiçekler bu gücü kimden alıyor?
Bizler çiçekler gibi dünya yokedilemez fikrine inanıyoruz. Mesela bütün insanlar
karar verip dünyadaki çiçekleri yokedeceğim deyip, dağları bayırları yolsalar,
çiçekler bitmez, toprağın içindeki tohumlar?
İşte baharla birlikte şehirlerimize kırlarımızdan pespembe çiçekler taze
tebessümleri, kokularıyla
çıkageldiler. Hoş geldiler. Duru, sakin gülerek
yüzümüzün içine-içine bakışıyorlar. Yüzlerinde kıyamet korkusu, üzüntü yok.
Aksine güven içinde her biri.
Çok neşeliler. Şu Buda'nın yüzü gibi. Hepimizi üzen sıkıntılar, kasvet,
ağrılar,
telaşlar, hepsi için sadece ve tek bir tebessüm kafidir... diyen Buda'nın
tebessümü gibi.
Bahar mı geldi, yoksa ortaçağ mı? Tıpkı ortaçağ insanı gibi bakıyorsunuz hayata.
İşte bugün yemyeşil çiçeklerle örtünmeye
başladı kırlar. Ama hepimizin kafasında
bir ortaçağ dogması hakim, çiçekleri değil, mahşeri, dünya yokoldu, dehşet
fikrini konuşuyor, beyninizi dolduruyorsunuz.
Nükleerlere inananlar Amerika tarafına... Bahara inananlar
kırlara!...
Birileri ha bire bahara ve dünyaya inancımızı yok etmeye çalışıyor. Oysa
dünyamızın umurunda değil, milyonlarca asırdır kıyametten bu kirli kıyafeti
sevmedi, giymedi,
giymeyecek...
Akşam
17/03/2003