Onur ve kitap delisi. Karadeniz dağlarındaki bulut ormanlarından ladin ağaçları
kadar dik, soylu, toprağına bağlı! Pasinler Ovası,
Rumeli türküleri gibi sevdim
onu. Yüzünü seyrettim aylarca, bir Hitit tabletini çözümlüyor gibi. Sakalları
ipeksi yelken bezinden, boynu her yerde dik, yelken direği gibi.
Bir hayalet
gemi dolaşıyor aramızda. Çölde kaybolanlar
‘serap’ görür, eski gemiciler ise hep
bir hayalet gemi gibi. Yitirdiğimiz eski zaman masallarını taşıyor, yükünü
yıkacak bir kıyı, bir liman arıyor! Ne büyük fırtınalardan geçmiş, binbir gece
değil, beşbin gece hücrelerde bu
hayallerden büyük dalgalarla boğuşmuş. Hani,
ıssız bir adaya düşsen yanında ne olsun istersin sorusunun tam cevabı O. (Nihat
Genç)
Eşber Yağmurdereli’ye gittik. O sizi çok anlattı, okuduk ve geldik dedik, bize
Nihat Genç’i anlatın. Bostancı’da, istasyonun yanında nargile içiyor, etrafını
çevirenlerle sohbet ediyordu. Sıcacık karşıladı bizi. Nasıl tanışmış, nerelere
gitmiş, birbirinizle neleri paylaşmıştınız.
Hangi
kitabı var dedi elinizde, ‘Modern Çağın Canileri’. Başlıkları okur musunuz
bana oradan? Dünyaları iste, okuyalım Eşber Abi. Hah işte o yazı, bizim cezaevi
müdürünün lafıdır o, onu okur musunuz? Sanki ikinci dünya savaşı
yılları, sanki
görmeyen bir amcaya gazete okuyoruz. Öyle mutluyuz ki yanında, boynuna
sarılacağız. Dinlerken tebessüm artıyor ışıldayan yüzünde. Sesi okşuyor
başımızı, ufacık çocuklarıymışız gibi. Bize bir masal anlatır mısınız
dedik.
Tabii anlatır da, aklına bir şey gelmiyor o an. Biz bekleriz dedik sabaha kadar.
Sizi dinleriz.
Benim için şöyle bir ölçü var hayatta. 17 yılımı mahpusta geçirdim ya, bunun
yaklaşık 10 yılını da tek başıma. Zaman
zaman şöyle düşünürdüm: hayatta olmayan
insanlar da dahil; şimdi yanımda olsaydı, şunu onunla konuşmak isterdim.. Ya da,
ben bu adamla mahpus yatabilir miyim? Onunla ikimizi bir hücreye koysalar
birbirimizin katili mi oluruz,
yoksa üreticisi mi? Özetle ben Nihat Genç’le 50
sene mahpus yatarım. Benim masalım da bu olsun size gençler.(Eşber Yağmurdereli)
Yazarlığınızda öğretmenlik var. Ailenizde devlete hizmet için bir çocuk
ayırılmışsa, sanırız o sizsiniz.
‘Çok yuvarlakları, köşeleri, iniş çıkışları olan bir adam. Onun bir yazısını
okuyan, İslamcı olduğunu düşünebilir. Ya da ülkücü veya faşist olduğunu. Tek
başına bunların hiçbiri onu ifade
etmez. O bütün bunların toplamıdır.’ diyor
Eşber Yağmurdereli, ‘Yoksulu görür dertlenir. Türküyü duyar dertlenir. Hayatın
her safhasından kendine dertler, dersler, küfürler çıkaran bir adamdır o’
Bu delidolu,
kavgacı adamı yazar yapan duygu ne?
12 Eylül öncesi sokak aralarında arkadaşlarımın ölmesi. Korkak bir çocuktum. Ama
kavgadan kaçmadım. Türkiye’nin derin ruhunu bu kavgadaki gençlerin hikâyelerinde
gördüm. İnsan, hayatı cephede öğrenir. Taraftım. Ama hikâyelerimde taraf olmadım
çünkü, yazarlığım Türkiye’ye adanmıştır. Deli dolu olan Anadolu’dur, köylüsüdür,
mahalle arasındaki çocuklarıdır, hırslarıdır, arzularıdır,
siyasi idealleridir.
Hepsini üstlenmeli yazar..
Derin söz derin sohbet yok diye yazmışsınız ‘Misafir Odaları’nda. Siz hangi
yüreklerin hangi sohbetlerinde kaybolmaya hasretsiniz? Bugün de Nilgün
öğretmeniniz, Vural ağbiniz var mı mesela?
60’lı, 70’li yılların başında taşrada idealist çabalar içinde çok insan tanıdım,
bugün var mı bilmiyorum, var var ama, kafaları çok karışık. Benim sağı ve
soluyla 12 Eylül neslinden kopuşum çoktan başladı. Bu bir zamanlar idealist
arkadaşlar kırkında, ellisinde yoldan saptı. Biraz medya saptırdı, biraz
dogmalarını aşamadılar, biraz tekkecilik ve arkadaşlığı Türkiye’nin, insanlık
aşkının önünde tuttular. Dar çevrelerin nostaljisine gömülüp kaldılar. Dünyaya
açılamadılar ve dünyada olup bitenleri göremediler. Mesela bizler 70’li yıllarda
Viyetnam bombalanıyordu, Viyetnam’ı tutuyorduk, ama bugün
Müslüman topraklar
bombalanıyor bu idealist arkadaşları Müslüman ülkelerin yanında göremiyorum.
Yarın Norveç bombalanır Norveç’in yanında yer alırız. Çünkü bizler her zaman
bombalanan, altta kalan mazlum, mağdur edilen
insanların yanında kalmalıyız.
İdeolojimiz ölünceye kadar odur. Batı medyasının afişe ettiği cüppeli mezhepli
sakallı görüntülü İslamcı terorist tipler bu arkadaşları imajiner olarak sarsmış
sanıyorum. Ama bu imajiner oyun Batı gizli
servislerinin çabalarıyla oluştu.
50’li, 60’lı yılların Afganistan’ına bakın ya da 50’li yılların Musaddık’lı
İran’ına, ya da Abdülcemal Nasır’lı Mısır’a bakın, ya da bu ülkelerin
60’lı
yıllardaki kurtuluş savaşlarına bakın. İngiltere ve Amerika ve Fransa buralarda
gizli servisleriyle bir yığın akıldışı mantık dışı mezhep, ideoloji, terorist
inşa etti. Biz bu topraklara 8., 9., 10., 11., 12., asırların ruhuyla,
şairleriyle, filozofisiyle, karmakarışık kardeşleyen kültürüyle, aileleşen
kültürüyle her yöne açılan pazarlarıyla, kervansaraylarıyla, ipek yollarıyla ve
tarihin en büyük şehirlerini inşa etmiş abideleriyle bakacağız. Bu topraklar
Babil’dir, Bağdat’tır, yani Abbasi’dir, Süleyman Tapınağıdır, Piramitlerdir,
Mekke’dir, Kâbe’dir, hacıdır, tüccardır, Çin’den yola düşüp gelenlerdir, Çin’e
kadar uzananlardır, esnaf
loncalarıdır, Hayyamdır.. Şimdi bu topraklar
bombalanıyor ve bu idealist arkadaşları yanımızda göremiyoruz.
Nihat Genç’in vatanı neresi?
Nihat Genç’in vatanı insanlık aşkıdır, sonra bu
insanlık aşkına büyük aşklar
katmış yukarıda özetlediğim coğrafyadır…
Hayatın en gizli sırlarını istediğiniz kitaplar, size istediğinizi verdi mi?
Hayatın en gizli sırları, onurlu, vicdan sahibi ve ahlakla
ve gururla bir ömür
bütün bu siyasi fırtınaların altından kalkınabilir mi, kitap bunun için vardır.
Kitaplardan bunu öğrenmek istedim. Damıttım. Damıttığım kadar varım. Ben de
herkes gibi hayatı, tanrıyı, dünyayı, aşkı kitaplardan öğrendim.
Öğrenmek
yetmez, ateşine sarıldım, ateşiyle kavruldum. Kitaplarım kağıttır, yanabilir
özelliktedir, yani çıradan daha hızlı tutuşur ve okuyan herkesi tutuşturur,
gönlüyle, kalbiyle tutuşturur, yanarız. Kitap yanmak için var. Kurumuş
aşklara,
kurumuş insanlığa, kurumuş coğrafyalara karşı duruşumuz kitaptır, kitabidir.
Yani hâlâ ayet gibi sözler, ayetler toplarsınız, ezberlersiniz, sonra başka
ırkların başka coğrafyaların ayetleriyle yan yana dizersiniz, kitaplar bir
kalabalık çarşı gibi herkesin her dediğini yan yana getirir…Yan yana geliriz…
Bugün, dün korkusunda anlattığınız akreplerinizle ilişkiniz nasıl?
17, 20 yıl önce yazılmış Dün Korkusu ve Bu
Çağın Soylusu kitabımın hâlâ
anlaşılmış, tartışılmış, ne olduğu ne yaptığı ortaya çıkarılmamış kitaplar
olduğunu düşünüyorum. Türkiye’deki entelektüel zekânın zayıflığı yüzünden yolumu
değiştirdim. Yani kitaplarım içindeki
yollar, labirentler, bilinç, kavga, edebi
üslup ve ne yapmak istediği azbuçuk ortaya çıkarılabilseydi iştahım açılır devam
ederdim. Ama ülkemin roman zekâsı ortada. İki tane yazıp bıraktım, bir de buçuk
sayılacak Soğuk Sabun…Bir
de sonra iptal ettiğim Dar Alanda Tufan ve “One Man
Show”
adlı deneme bozması şeylerle bu işi bitirdim. Denemeden habersiz bir ülkede bu
romanlarda oluşturduğum dille birden ‘yabancılaştım’,
dilimi, üslubumu,
kariyerimi anlayan adamları ve zekâları boşuna bekledim. Sonra yolumu değiştirip
hikâyeye daldım.. Akreplerle ilişkim 12 Eylül’ün, bir genç çocuğun bilinçaltı
hikâyesini oluşturuyordu ve şiddet dışardan değil,
bir genç çocuğun
bilinçaltından sorgulanıyordu ve paranoyaya, şizofreniye sürüklenen bu şiddet,
romanda sert ve yüksek bir üslupla dillendiriliyordu. 17 yıl geçti, bu fevkalâde
cesur roman denemelerim hâlâ çözülmedi.. O halde bu
aptallar dünyasında daha
anlaşılır, daha çözümleyici, daha berrak, daha tane tane yazmalıyım deyip, büyük
roman kavgamı iki üç denemeyle sınırlı tuttum.
Daha az fakat başka yazmak istiyorsunuz . Yazarlığınız ne
yön(d)e evrilecek?
Yazarlığım 13/14 yıldır evrildi bile. Hikâyemsi makaleler, makalemsi hikâyeler,
denememsi hikâyeler, hikâyemsi denemeler. Alfabeden filozofiye, siyasetten aşka,
her insanlık durumunun kavgasını
vererek ama hepsinden öte ahlâk kavgası. Önce
şunu söyleyeyim, önce insanlığın durduğu yer kaymıştır, sonra yazarın durduğu
yer kaymıştır. Bugün terörün ya da azınlık haklarının tarifini Birleşmiş
Milletler’i yapamıyor,
yapıyorsa, kendine göre başka bize göre başka yapıyor.
Bugün yazarın yeri kaymıştır, hangi holding, hangi coğrafya parçasında
oturuyorsa oraya göre yazar oluyor.. Tarihin en kutsal ırmağı edebiyat bunun
cevabını vermelidir.
Edebiyatın Ganj’ına girip yeniden yıkanmalıyız.
Şekspirler’i, Sokratlar’ı yeniden yanımıza alıp insanlığa yeniden çok yüksekten
ve her pencere deliğinden rüzgar gibi girip yeniden bakabilmeliyiz..
Yazarların geceleri gidip gidip ziyaret ettiği bir kavmi var. (Edebiyat Dersleri
s.226) Kavminizi ziyarette okurlarınız ne kadar var?
O kavim işte Hayyamlar’ın, Yunuslar’ın, mehtapların,
mezarlıkların, selvilerin,
şiirlerin, hikayelerin, çığlıukların, ağıtların kavmidir. Tabiî ki o kavim
içinde büyüdük. O kavmin bütün çığlıklarına açık olmalıyız, bu feryatlar
edebiyatın mehtabıdır, mehtapsız gecesiz yaşayamayız. Gecelerimiz
ölmüş, çoktan
gömülmüş soylu yazarlara ayrılmıştır. Onlarla aynı kanepede uyur, aynı kanepede
düşler görürüz.
nihatgenc.com- karakutu.com’da okur sorularına cevap veriyordunuz ki kısa bir
süre sonra
zıvanadan çıktınız. Size oradan soru soranlar okurlarınız olamazdı.
Yazar Nihat Genç karşısında okur nerede?
O çocukların çoğu benim sadece ismimi duymuş, kitabımı okuyan yok derecesinde,
ya da bilmem ne
gazetesinde birkaç hafif yazımı okumuş. İnternet bu habersiz
kitleleri bize ulaştırıyor. Cevap vermezsem tuhaf iftiralarla dolu yalan yanlış
bilgiler geziyor ortalıkta. Onları da ciddiye alıp karşılarına geçip tane tane
konuşacaksın. Hepimizin
yetiştiği, büyüdüğü gibi onlar da büyüyecek, anlayacak
ama henüz bu kitleler nasıl bir yazarla karşı karşıya olduğundan habersiz.. Bu
konuda sabırsız davranmıyorum, çünkü kitaplarım ortada. Bir gün baştan sona
Edebiyat Dersleri
kitabımı okurlar.. O zaman bana soru sorma biçimleri birden
değişir.
Edebiyatta “marifet” nedir?
Edebiyatta marifet her şeydir, yani, edebiyatın ‘sır’rını oluşturur.
Edebiyatçılık da bir meslektir, bu mesleğin büyülü sırları vardır. Bu büyüye
ulaşabilmemiz için mesleğimizin tekniğinde aşama kaydetmemiz ve bu aşama içinde
binlerce sayfa yazmamız gerekir. Bu sır nedir derseniz, cümle
kuruluşundan,
bağırış tarzınızdan, şiirsel tasvirlerinizin gücünden ve duygulanım tarzınızı
cümleleştirme tekniğinizin sarhoş edici özelliklerinden kaynaklanır. Biz artık
edebiyat heveslisi değiliz. Bu topraklarda yazılmış köy atasözlerinden,
günlük
fıkralardan Divan şiirine oradan bu toprakların ünlü ünsüz yazarlarının büyük
kitaplarına kadar sayfa sayfa devirip, her birinden bir cümle, bir söyleyiş
tarzı, bir üslup öğrenip, nasıl etkili olabildiklerini, nasıl vurucu, şaşırtıcı,
sarsıcı, kuşatıcı ve çok içten cümleler kurabildiklerini yıllarca sorguladıktan
sonra, size bunlardan kalan eriyiğin, yani kurşunun lehimine demirin, içinizde
nasıl estetize edilip, nasıl biçimlenebileceğidir..
Edebiyat
55’li yıllarda veremlilerin elindeydi, 70’li yıllara kadar köy
enstitülerinin, 70’li yıllarda siyasi ideolojiklerin eline geçti. 80’den sonra
depresyonseverlerin egemenliğine girdi. (Modern Çağın Canileri. S.212)Buraya
90’ların, 2000’lerin değerlendirmelerini ekler ve sonrası için öngörülerinizi
yazar mısınız?
90’larda medya dallamaları ve medya sarışın kadınlarının ya da kısaca medyanın
elindeydi,
2000’li yıllarda, holdingler devri başladı.. Bugün holding medyası
edebiyata hakimdir. Medya dallamaları ile diğer edebiyat birikimimiz arasında
çok büyük farklar var. ( medya dallamaları derken köşe yazarlarının romanlarını
kastediyorum.) Özür bilmezler, acı tanımazlar, hayâl kırıklığı duymamışlar ve en
önemlisi ıstırabın ve coşkuların dünya çapındaki şöhretlerini hiç okumamış
zavallılardır..
Bugünkü Nihat Genç imajı kendi arka planını
gölgeliyor. Bu
dert edilecek bir şey değil mi sizce?
Bugün hiç kimse Kemal Tahir’e, Yakup Kadri’ye ya da Jack London’a ya da
Dostoyevski’ye sağcı mı, solcu mu, ilerici mi, gerici mi
demiyor. Ama ben
hayattayım. Beni yarım yamalak tanıyanların sayısı çok. Benim tüm eserlerimi
okmuş insan sayısı henüz beni tanımlayacak güçte değil. Ama şunu biliyorum,
öldüğüm gün, artık kimse benim, sağcı mı, solcu mu,
dinci mi, ateist mi,
komünist mi olduğumu hiç sormayacak.. Çünkü ben servi ağacı, kavak ağacı gibi
bir şey olmanın peşindeyim, bir ot cinsi, bir böcek cinsi.. Tabiata dair
şeylerin sağcılığı solculuğu yoktur, onları yaratan, vareden
‘aşk’tır, bu aşkı
uzaktan görenler zaman zaman tarikatçı der, zaman zaman komünistti der,
diyecekler..
Kelimelerinize sansür uygulamıyor, susturucu takmıyorsunuz. İçinizdekileri
dışarı çıkarırken
süzgeç kullanmıyorsunuz. Bunun anlamı ve bedelleri neler?
Çünkü öleceğim, çünkü yazan insan içinden geldiği gibi yazmalı, çünkü bu işi
sokaktaki insan yapamaz, akrabası vardır, utandığı vardır, mahremiyet sınırları
vardır. Yazarlar tüm bu çevre ve ideoloji baskılarını aşabilecekleri iddiası
taşıdıkları için fütursuz yazarlar ya da nerde tölerans, nerde denge, nerde
mesafe koyacaklarının ustasıdırlar. Susturucu takarsam ben de herkes gibi
olurum.
Ofli Hoca bir tür Nasrettin Hoca… O kitabın kıyıda köşede kalması yasaklı Nihat
Genç isminden mi kaynaklanıyor yoksa birileri sizi linç etmeye çalışarak ‘ahlak’
gösterisi mi
sundu?
Ofli Hoca yazarlığımı örtüyor gibiydi, yani bir büyük kitle benim Ofli Hoca
yazmamı istiyor, yani mizah istiyor. Ben mizahın karasıyla ilgilendim, kara bir
çocuktum, kara çocuklara yazdım. Sert eleştiriler aldım,
ama zaman geçti o sert
eleştirileri yapanlar şimdi bu kitabımı çocuklarına okutuyor. Sert İslamcılığı
yıkmak istedim, Müslümanlığın her evin içinde hepimizin anne babası sokağında
çok rahat bir dil içinde yaşadığını böyle bir mizah
kahramanı diliyle anlatmak
istedim. Ve Temel ve Fadime diye başlayan Karadeniz fıkralarına büyük bir
çeşitlilik koyarak bir de Ofli Hoca tiplemesiyle yeni bir kanal açtım. Artık çok
insan Ofli Hoca’nın yüzyıllardır yaşayan bir
mizah kahramanı olduğunu sanıyor.
Hayır, ben uydurdum..
Bir yazarın başka bir yazardan etkilenmesi, sınır aşılmadığı, ‘ölümcül etkiye’
saplanılmadığı sürece, normaldir. Çok iyi bir roman olan
‘Dün Korkusu’
‘Tutunamayanlar’ı çağrıştırdı bize. Bilinçakımını kullanmışsınız. Bu sıkı
kitabın altında hangi okumalar var?
Bu kitabın yanına mutlaka Bu Çağın Soylusu ve Soğuk
Sabun’u da koymalıyım, bu
kitapları yazmaya başlarken 27 yaşlarındaydım, bittiklerinde 35’i devirmiştim, o
saate kadar kitapçılardan çıkmadım, doğu ve batı klasiklerini hatmetmek gibi
acayip bir telaşın içindeydim, o
dönemde çeviriler kısıtlıydı ama abur cubur
nerdeyse çoğuna yakınını okudum. Ama ‘roman’ korkunç bir serbestlik veriyordu. O
sansür yıllarında, kendimi roman içinde saklayabilirdim, çünkü, geride bir
gençlik kalmıştı,
bu sert duygular ilerde anlamını değiştirebilirdi, hemen
kaleme sarıldım. İçimdeki ıstıraptan nehir, güneşini görmeden o karanlık
heyecanlar içinde satırlara dökülmeliydi, böyle yaptım. Ama çok çalıştım. Bu
Çağın Soylusu’ndan
bazen birkaç sayfayı yüz kere temize çektim. Bir dört sayfa
vardır, üç ay bu dört sayfaya çalıştım. Dün Korkusu’nda bazı bölümler vardır,
beş/on sayfalık, nerdeyse altı ay bu bölüm için çalıştım.
Dün
Korkusu’ndan ‘Ben Bir Küçük Yazarım Canım İsterse Yazarım’ bölümünü neden
çıkardınız?
Akışı bozuyor ve çok erken bir hezeyan başlatıyor, hezeyanın şiirsel üslubu
romana oturmuyor, diye..
Yani kötü bir fazlaydı, çıkardım.
Bir azınlığı dışarıda tutarsak, sizi ancak ekrana çıktıktan sonra tanıyan
Türkiye’nin yeni Nihat Gençleri görme, yeni Nihat Gençler yetiştirme ihtimali ve
yeterliliğini nasıl
görüyorsunuz?
Bu sorunun cevabını zaman verecek, ancak yeni bir Nihat genç olamaz, çünkü Nihat
Genç dünyanın devrildiği ve tam ortadan karıştığı 1970-2000 arası yaşadı. Bu
benim hiç unutmadığım bir şeydir..
Dünya kaç kez yıkıldı ve ideolojiler,
hükümetler, devletler, soykırımlar, işgaller, hapishaneler kaç bin kez doldu
boşaldı.. Nerdeyse sabah dindar kalkıp, kuşluk vakti komünist olduk, öğleye
doğru anarşist, ikindiye doğru liberal…
Ben birçok şey ‘ağrına’ gidecek çocuklar
yetişsin istiyorum. Ağırlarına gitsin, tahammül edemesinler, çok korksunlar,
paniğe düşsünler, aşklarından ölsünler, vatanlarından kaçsınlar ya da
vatanlarına kurban olsunlar ya
da başkalarının kendileriyle siyasi olarak
oynamalarına asla izin vermesinler, gibi, her mevzuyu insanlık derdi yapacak bir
genç nesil yaşasın diye yazıyorum..
İşte yine, yaptığım işi hiç sevmediğim günlere geldim,
buraya nasıl geldim?
çıkışı olmayan bu yazarlık sokağına nasıl girdin, bataklık yüzücüsü.(Arkası
Karanlık Ağaçlar s.163) Halen çıkış olmadığını mı düşünüyorsunuz? Dublörün
Dilemması’nın arkasına ‘Edebiyat kavgayla
başlar huzurla sona erer derler; gerçi
ben görmedim’ diye yazmışsınız, son huzurla olmayacak mı?
Haftalık yazmak zaruretimden dolayı, tam istediğim keyifte yazamıyorum, bazen
gündelik sorunlara mecbur
kalıyorum, o zaman da bu sorunlar içinden hikayeler
oluşturmaya çalışıyor, edebiyatla mesafemi daraltıyorum. Ancak çok kalleş bir
dünyada yaşıyoruz. Yeteneksizler allame, allemeler ruh hastası. Şövalye yok.
Yazarlar kendi
karşılarında gerçek bir kavga verecek, cümlenin, hikayenin,
tasvirin, üslubun kavgasını verecek şövalye arar. Bulamayınca yalnızlaşır..
Harbi insanlar. Ben, ağzından güzel bir söz çıkan her insanı severim. Ben güzel
bir cümle yazabilmiş
her insana tav olurum.. Onun ırkı, cinsi, holdingi,
karanlık düşünceleri, tuhaf ideolojileri beni ilgilendirmez.. Bu çok yüksek bir
gayedir, bu soylu dürtülerle kendini yetiştirmiş edebiyat dünyası, birkaç
eleştirmen yoktur. Olsaydı, 17 yıl
önce yazdıklarım, 17 yıllık suskunluk
sürmezdi.. Bu başkaları için de böyle, ben röportaj benimle yapıldığı için daha
çok kendimden örnek veriyorum.
Arzularını yatıştırıp tutkularını solduranlar ‘azaltılmış insan’dır.
Bu azacık
insanlarla kurulan sosyal barış, devletimiz, milletimiz için çok hayırlı bir
şeydir ama Buket gibi (vatanında yaşayan) tüm gıdasını vücudundan alanlar için
intihar demektir, şerefsizlik demektir. Aslında soru dünya kadar
büyüktür.
Duygusal ve bedensel azgınlığımız neden hâlâ kahredici sosyal bir lanettir?
(İhtiyar Kemancı s. 208)
Bu hikaye bir varoş, yansemtte büyümüş bir eşcinselin hikayesidir, Mahir
Günşiray bunun çok güzel
tiyatrosunu yaptı, ben de hayran kaldım. Edebiyat hâlâ
bu kahredici soruları sorabilmeli. Ama kahredici üslup taşıyan yok. Holding
edebiyatı bilmez, yapamaz..
Sizin için, acıkıp kasabaya inen kurtun hikayesinden sonra
en önemli hikaye
hangisi, anlatır mısınız?
Geçenlerde Ankara’nın bir köyünü geziyoruz. Bir köylü çocuğu bize keçileri de
göstermek istedi. Biraz da çocukla şakalaşmak için, bırak keçileri dedim, ben
keçi
sevmem zaten.. Çocuk: Yavrularını da mı sevmezsin, dedi..
Türkü olsaydınız hangi türkü olurdunuz, kelime olsaydınız hangi kelime
olurdunuz?
Türkü olsaydım, oldum, bu kitapları yazdım, kelime
olsaydım, oldum, bu kitapları
yazardım, ancak, biraz daha uzaklara çekilip, biraz daha uzun havalı ağıtlı
şeyler yazmak isterdim.. Bir Kerkük türküsünde geçer, ‘desen de vah demesen de
vah!.. Özetim budur.
Söyleşi: Mehmet Ali Başaran – Sibel Topçu
12/09/2005
Nihat Genç'e soru sormak için
tıkla
Nihatgenc.com