Bu bir Balkan hastalığı mı? Yoksa, Doğu topraklarını sömürmek için uydurulmuş
ve artık bulaşıcı bir hastalık gibi coğrafyaları yiyip
bitiren ve dünyanın
sonunu hazırlayan bir büyük insanlık felaketi mi?
Sınırlarımız etrafındaki etnik hücreleri takip edin. Sırplar, Hırvatlar,
Boşnaklar ve diğerleri yalnız oturuyor artık. Başka dile, dine, başka kültüre
tahammülleri yok. Etnik hücreler kurmuşlar. Etnik hücrelerden küçük devletçikler
yapmışlar. Ve bu atom parçacıkları her an birbirine sürünerek infilak edebilir,
ediyor da..
Kıbrıs’ta Annan referandumu yapıldı.
Kıbrıslı Rumlar yalnız oturmayı seçti.
Karışmak istemiyorlar. Lübnan’da Hristiyanlar. Bir diğer adları Maruniler.
Müslüman mahallerine karışmak, pazarlarını ortaklaştırmak istemiyorlar. Tek
başlarına ve aralarına kimseyi almadan
yaşamak istiyorlar. Şehir savaşlarında
yüzbinlerce kişi öldü. Ermeniler zaten tek ırk esasına göre devlet kurmuşlar.
Gürcistan’ın işi daha bitmedi, şimdiden üç/dört bölgeye bölündüler bile.
İsrail’i anlatmak gereksiz. Onlar
zaten din esasına göre tek dinden insanlar
topluluğu. Şimdi de Kuzey Irak’ta Kürtler aynı kanser hücresi...
Bu etnik kanser hücreleri son yüzyirmi yıl içinde oluştu. Bu etnik kanser
devletçiklerinin hepsinin güçlü
‘hamileri’ var. Çoğu tampon devlet. Ve hepsi
Batılı. Ya Batı’dan güç, silah, siyasi destek alıyor ya da hepsi Batılı
değerlere harfiyen inanmış devletçikler.
Bu küçük etnik devletçikler, ya da tampon
devletler ya da ırk esasına din
esasına kurulmuş devletçiklerin hepsi özgürlük, demokrasi diyor ve yine hepsi
‘birlikte yaşamdan’ ‘dinlerarası hoşgörü’den dem vuruyor.
Gerçek bir korkumuz var,
çünkü, soylu ve yüce Anadolu toprakları bu etnik kanser
hücrelerinin sıçrama tehdidi altında.
Ancak Anadolu bambaşka bir ülke. Bilinen tarihi, birbirine açılan kervanyolları,
çarşıları, İpek Yolları üzerine kurulu. Binlerce kavim,
renk, mezhep, dil, din,
kültürel çeşitliliğiyle burada oturuyor. Ama asıl önemlisi Anadolu’nun kültürel
karakteri şu: Hızla karıştırıyor, emiyor, hazmediyor. Çünkü Anadolu şehirleri
birbirine muhtaç. Bilinen tarihi inanılmaz hızlı bir
sosyal hareketlilik içinde.
Doğu’dan Batı’ya göç sanıldığı gibi sanayileşmeyle hızlanmadı. Bu hız, beşyüzyıl
önce de aynı tempoyu taşıyordu. İşte geçtiğimiz otuz yıl içinde doğudan batıya
Diyarbakır büyüklüğünde on
tane şehir nüfusuyla topyekün gelip yerleşti.
Şüphesiz sosyal ve siyasi sarsıntılar yaşadı, yaşıyor, ancak, bu büyük nüfusu
hızla emdi, hazmetti, eritti, başka büyük bir kazan içinde hepsini kucağına aldı
Ege Sahilleri’nde
yepyeni bir Anadolu kuruldu ve her yıl on milyonlarca turist
ağırlıyor, son yirmi yılda İstanbul bir dünya devi oldu ve bu yepyeni Anadolu’yu
doğudan gelenler kurdu.
Sosyal hareketliliği, yani karışma, kardeşleşme,
aileleşme hızı bu kadar yüksek
Anadolu coğrafyasında etnik kanser hastalığı yayılabilir mi? Sosyal olarak
mümkün değil.
Ama, siyasi, ideolojik olarak canınız bir müddet yanar ve kardeş kanı dökülür.
Asıl
sorumuz şu: Anadolu binlerce yıldır neden bölünmedi? Anadolu’da etnik, dil,
din, mezhep savaşı hiç yapılmadı. Bilinen iç savaşların hepsi ‘siyasi iktidar’
kavgasıdır.
Anadolu bölünseydi binyıl önce
bölünürdü. Uzun Hasan’la bölünürdü, Safevilerle
bölünürdü, Celalilerle bölünürdü, yerel isyanlarla bölünürdü, Kurtuluş
Savaşı’nda bölünürdü. Anadolu tüm bu tarihi savaşları, iç isyanları aşarak
kuvvetlenerek geldi. Anadolu
bu muazzam beden gücünü nereden alıyordu?
Şüphesiz coğrafik yapısından. Kervanyolları, yaylakları, çarşıları, sahilleri,
iş merkezleri ve büyük şehirlerinin sosyal karakterinden. Anadolu birbirine
muhtaç eksik ve
tamamlanmamış şehirlerden kuruludur. Her şehir bir başka şehre
hayati önemde muhtaçtır ve Trabzon’dan, Diyarbakır’dan binlerce yıldır şehrinden
çıkanların geriye dönüşleri sıfır düzeyindedir.
Bu sosyal
analiz uzun hikaye. İnancımız şu; önümüzde dünyalar güzeli, kendini
böldürmeyen, kendini iç isyanlara kaptırmayan ve kendini durmaksızın karıştıran,
aileşleştiren, kardeşleyen bir soylu coğrafyayla karşı karşıyayız.
Ve
etrafımızı kanser hücreleri sarmış. Yüzyirmi yıldır ilerliyor ve bu sağlıklı
bedene çarpıp geri dönüyor..
Aydınlar, yazarlar, gazeteler, eğitim politikaları, hepimizin insanlık görevi bu
yüce coğrafyanın sosyal ve kültürel
büyüklüğünü anlayabilmek. Ve ona
kardeşleyen, aileleştiren, karıştıran, eşitleyen, ortaklaştıran soylu hikayeler,
yazılar yazmak!..
Anadolu’nun kültürel, sosyal, siyasi karakterini tanıdıkça ve derinlerine,
halkına
indikçe, korkularımız azalıp yok oluyor. Çünkü çok güçlü ve artık
Tanrısal anlamları olan bir beden. Kendini her şeye ve herkese rağmen savunan
ilahi mekanizmaları var.
Ayet gibi Kur’an gibi okuyoruz artık
Anadolu’yu... Dünyada bu kadar hızla
birbirini karıştıran, kardeşleyen, aileleştiren bir başka coğrafya parçası
bulamayız..
Sırf bu yüzden, ilahi bedeni öpüp, koklayalım, boynuna, insanlık adına,
birliktelik adına,
demokrasi adına çelenkler asalım... Toprağımızın hangi
köyünde, hangi sokağında, insanımız memleketim dese Anadolu dese hâlâ gözleri
yaşarır.
Bu topraklarda doğan her insan, coğrafyasının ruhunu tanıdıkça doğduğu
memlekete
secde etmeye başlıyor. Ve bazen duygusallıkta aşırıya da kaçıyor.
Bu yüzden yazarlığımız dualarla, tespihle, sarılıp sarılıp kucaklaşmayla
sürüyor...
Çünkü üstünde yaşadığımız toprak parçası
yüzlerce kavmi, mezhebi, dili, kültürü
karıştırma ve kaynaştırma gücüyle artık insanlık için ‘tanrısal anlamlar’
taşıyor.
Aydınlar kuşkuya düşüyor o düşmüyor, devlet siyasiler, kuşkuya düşüyor o
düşmüyor..
Üzerine her çağda her dönemde yüzlerce siyasi hastalık getirilip atılıyor, o bu
güçlü bedeniyle hiçbirini bulaştırmıyor...
Anadolu topraklarında her dönem sorunlar oldu, yine var, ama bu sorunu,
devlet,
siyasiler, aydınlar değil, Anadolu coğrafyasının bu bilinmez ve hayran
kaldığımız ilahi bedeni, kendi başına çözecektir! Yani hızla karıştırılıp, hızla
hareketlendirilip, kardeşleşip
aileleştirerek!...
Akşam
25/08/2005
Nihat Genç'e soru sormak için tıkla