Bosna Dayanışma Grubu'nun Srebrenica soykırımının onuncu yıldönümü nedeniyle
düzenlediği bir hafta süren Bosna ziyaretine
katıldım.
Sırp vahşeti olarak tarihe geçen ve ikiyüzbinin üstünde Boşnak Müslümanı'nın
katledildiği yerleri gördüm. Savaş müzelerini, işkence delillerini, her biri,
insanlık utancı katliam fotoğraflarını ve hala kurşun, top mermi
izlerini
taşıyan yapıları gördük.
***
Akşam Gazetesi yönetimi, yeni sayfa düzeni planı olarak, artık yazılarımı daha
kısa yazmamı rica etti. Yani, gazete yazısı ölçüsünde kaleme almam
gerektiği
söylendi. Oysa, Akşam Gazetesi yönetimi, beni yazar olarak davet ettiğinde, ben,
kendilerine, dergi yazarı olduğumu, gazete yazısı yazamayacağımı, bu yüzden,
gazete yazarlığı yapmayı hiç düşünmediğimi söylemiştim. Israr
ettiler. Ortak bir
noktada anlaştık. Ayrıca yazılarıma asla karışılmadı. Ayrıca son derece samimi
bir diyalog kurdular benimle. Geçen zaman içinde bana gösterdikleri yakın
ilgiden dolayı üstümde hatırları kaldı. Bu yüzden kısa yazı
yazma becerim
olmadığı halde, Akşam yönetiminin bu ricasına ayak uydurmaya çalışacağım. Bilmem
becerebilecek miyim? Çünkü ben kısa yazıya hayatım boyunca inanmadım. Kısa
yazarlığın gazetelerde bir süs çiçeği deseni
olmaktan öteye gidemediğine ve asıl
önemlisi, kısa yazının yapısı gereği yazarları 'ideolojik' ve 'dogmatik' yazmaya
zorladığına inananlardanım. Ancak yazarlar kendilerine samimi davranıldığı
zamanlar inanmadıkları işleri yapmaya
kendilerini zorlarlar. Çünkü hayvanlarla
insanlar arasında, sadece insanların konuşması, gülmesi, düşünmesi gibi farklar
yoktur. Hayvanlar dışkılarını rahatlıkla ve sereserpe her yere bırakır. Oysa
insanlar otobüste, sokakta zor durumda
kalacağını düşünerek bu işi düzenlemeye
çalışır. Yani, insanların hayvanlarla arasındaki en temel fark 'ıkınma'dır. Biz
insanlar, her sabah 'ıkınarak' hayata başlarız, Metebolizmamızı, işimize ve
zamana ve dışardaki düzene ayarlamak
için.. Birazcık ıkınmadan bir zarar
geleceğini sanmıyorum ama bir sabah keyfi yaşayacağımı da düşünmüyorum. Şöyle
bir veciz cümleyle bu notumu bitireyim. İnsanlardan bazıları metabolizmalarıyla
düşünceleri arasında düzen
tutturamayıp sağa sola ve olmayacak yerlerde
boşalttıkları için yazar olmuşlardır!..
Bosna Dayanışma Grubu'nun Srebrenica soykırımının onuncu yıldönümü nedeniyle
düzenlediği bir hafta süren Bosna ziyaretine
katıldım.
Sırp vahşeti olarak tarihe geçen ve ikiyüzbinin üstünde Boşnak Müslümanı'nın
katledildiği yerleri gördüm. Savaş müzelerini, işkence delillerini, her biri,
insanlık utancı katliam fotoğraflarını ve hala kurşun, top mermi
izlerini
taşıyan yapıları gördük.
Sırplar'ın elinde Yugoslav ordusunun silahları vardı ve Boşnaklar silahsızdı.
Sadece silahsız değil, dik dağlarla çevrili küçük kasabaların ortasında
savunmasız topa tutulup
öldürüldüler.
Dik dağların ortasındaki minik kasabaların coğrafik yapısını gördüğünüzde,
Müslümanların sığınacak, gizlenecek, kamufle olacak, ya da siper alacak bir
tümsek ya da sırtlarını verecekleri bir cami duvarı
bulamadan öldürüldüklerini
görüyorsunuz. Bu talihsiz coğrafya yüzünden ortada keklik gibi avlandılar. Evet,
bu büyük av partisini dünyanın egemen güçleri seyretti. II. Dünya Savaşı'ndan
bugüne Avrupa topraklarındaki en büyük soykırım!
Bu akılalmaz av partisine
Sırplar hala zafer, kahramanlık, diyor.
Tarihin tartışacağı, belgelerin konuşacağı, siyasilerin karar vereceği bir şey
yok ortada. Vahşet işte orada, ortada!
Bu vahşete insanlığın susması
şu anlama geliyor. Bugün artık net bir şekilde
biliyoruz ki, bu sessizliği Batılılar 'siyasi bir plan' olarak düzenledi. Yani,
Sırplar'ın hedefi olan, Osmanlı mirasının çoluk çocuk cami köprü kazınması ve
son Osmanlı çocuklarının
yokedilmesi düşüncesi sadece Sırplar'ın savaş planı
değildi.
Bugün, Srebrenica soykırımının onuncu yıldönümü için Kofi Annan, Wolfovitz ve
İngiliz Dışişleri de oradaydı. Bir konuşma yaptılar. Konuşmaları içinde
'insanlık'
gibi kelimeler vardı.
Ama gerçekte 'insanlık' gibi kelimeleri Batılılar artık bu soykırım törenlerinde
kullanamıyor. Bu yüzden tören alanına koskoca Avrupa'nın binlerce hukuk, vicdan,
işkence kurumlarından gelen olmadı. Şu
bizim Diyarbakır'a koşanlar, ya da,
başına 'insanlık' 'insanlar' 'insan örgütü' ibareleri taşıyan örgütlerden
yoktu!..
Bizler, Srebrenica'da şimdi, yeni yeni toplu mezarlardan çıkarılan üç/beş
yaşlarındaki kız çocuklarının,
yani, sadece kafası, bacağı, bir parçası bulunmuş
ceset parçalarının doldurulduğu tabutları toprağa verdik.
Geçtiğimiz on yıl içinde sınırlarımız etrafında, Bosna'dan Çeçenistan'a,
Afganistan'a, Irak'a, Filistin'e şöyle genel bir
fotoğraf çekin. Kaç milyon
Müslüman öldürüldü? Neden dünya devleri coğrafyanın bu bölgesine odaklandı.
Neden ölenlerin hepsi Müslüman!..
Batının, içinde nükleer bomba olmayan özgürlük cinsi yok mu? Batının içinde Sırp
vahşeti Felluce bombaları olmayan demokrasi türü yok mu?
Yok! Çünkü, son on yılda Batı'nın hedeflediği aslında despot liderler, El Kaide,
Taliban değil... İkiyüzbinin üstündeki Boşnak'ın ya da Felluce'deki çocukların
bunlarla ne alakası var!..
Adını koyalım. Son on yılda sınırlarımız etrafında olup bitenlerin adı: Yavaş
çekim bir üçüncü dünya savaşıdır. Bu savaş Müslümanları yok etmek savaşıdır!
Bu üçüncü dünya savaşının
tarafları bellidir. Bush ve Blair'in yanında olanlar,
onların yaptıklarına susanlar, seyredenler, etnik, bölücü, ideolojik örgütleri
destekleyenler, ya da Felluce'den Afganistan'a 'İslam/terör' bahanesiyle
saldıranlar!
Söz verdik,
kısa keseceğiz. Ama ben Sırplar'ı sevdim. Çünkü Sırplar hala düşman.
Hala katletmek için fırsat bekliyor. Yani, adam gibi niyetini söylüyor. Sırp
denilen katliamcı, hedefinin, Osmanlı mirasını camiisinden bebeğine kadar
kazımak
olduğunu hiç saklamıyor...
Bu yüzden Sırplar'ı harbiliklerinden dolayı sevmek lazım. Bizi asıl uğraştıran
fikrini Sırplar gibi söylemeyenler. Bazı aydınlar. Sırplar gibi açık, net,
ortada ve aleni konuşmuyorlar. Bir o yana bir bu
yana yalpa yapıyorlar. Kimin
yanında konuştukları müphem. Biz bu aydınları kaypak, tutarsız diye suçluyoruz
ama yanılıyoruz. Onlar bu üçüncü dünya savaşında yerlerini almış ve hangi plan
içinde hangi örgütleri desteklediklerini iyi
biliyorlar...
Bakın Cengiz Çandar bey, Diyarbakır'da, bir konuşmasında ne kadar berrak
dillendiriyor düşüncelerini: 'Japonya'ya atom bombası atılmasaydı Japonya'ya
demokrasi gelemezdi. Alman şehirleri bombalanmasaydı
Almanlar Nazilikten
vazgeçip demokrasi öğrenemezdi.. Felluce'ye bombalar düşmezse Araplar demokrat
olamaz...'
Sırplar gibi Çandar beyi de kutlamak lazım. Çünkü, açık, net, ortada, aleni
konuşuyor. Korkmamız
gerekenler, düşünceleri arasına hala 'insanlık' 'özgürlük'
insan örgütü, barış, gibi kelime ve kavramları geçirenler..
Akşam
21/07/2005
Nihat
Genç'e soru sormak için tıkla
www.nihatgenc.com