"Kapitalist şirketin marketinden aldığın sandviç bozuk çıkınca alıp
tezgahtara gidiyorsun fakat
eleman bundan utanmıyor. Abi, diyor, dilekçeni ver,
genel müdüre çık. Genel müdüre çıkıyorsun gene utanan yok. Karşına bir sürü
şirket avukatı çıkıyor. Avukatlar ordusu eşliğinde mahkemeye gidiyorsun gene
kimsenin yüzü
kızarmıyor, bir yığın belgeler geliyor önüne. Sonra tüketici
yasaları, kurallar, tüzükler, duruşma tarihleri, resmi ertelemeler, formaliteler
geliyor.
Yani ben şikayetçi olduğum bir sandviçin sorumlusunu gebersem bulamıyorum.
Karşıma bir hukuki labirent çıkıyor. İçinde insan yok, belgeler var. Halbuki bir
insan hileli bir mal ürettiyse bundan utanmalı. Ya da bana “Ya kardeşim çok
özür dilerim, gel sen onu bırak şunu ye de gönlünü alalım”
diyen biri
olmalı. Yok. Kapitalistler gönül almayı bilmiyorlar. Biz biliyoruz. Bizim
geleneğimizde var bu. Öyleyse hafızamızı tazeleyeceğiz, hayatımızı
tazeleyeceğiz, yazılarımız, görüşlerimizi, davamızı bu hafızayla, zihin
açıklığıyla kuracağız."
***
Hattı Müdafaa adlı yeni kitabı ile yoğun ve tartışmalı gündeme şimşek gibi
dalan NİHAT GENÇ: İnsan hakları kardeşliğin yerini tutmaz
En büyük korkumuz ne?
Bizi en çok ne endişelendiriyor? Türkiye’de Alevi-Sünni,
Laik-Şeriatçı, Kürt-Türk... gibi ayrımların keskinleşmesi. Bu ayrımların
zıtlaşmalara, çatışmalara, bölünmelere sebep olması ihtimali bizi dehşete
düşürüyor. Milletçe
kenetlenmenin yollarını arıyoruz. Siyasi, sosyal,
entelektüel merkezlerden bir kardeşlik çağrısı, bir kardeşlik türküsü yükselsin
istiyoruz. Sonunda, Yazar Nihat Genç, su gibi, yağmur gibi, şelale gibi bir
kardeşlik manifestosu ortaya
koydu. Ankara’da Nihat Genç’le buluştuk, teybi
açtık, “Buyurun” dedik, “sizi dinliyoruz.” Nihat Genç de, ağzından ballar akarak
konuştu...
OSMANLI TORUNU,
CUMHURİYET ÇOCUĞU
Cumhuriyeti kurduk. Yani iyi ki kurduk. Biz de Cumhuriyet çocuklarıyız.
Cumhuriyetin birçok değerini sırtlandık. Bizden sonraki nesillere ulaştırmaya
çalışacağız. Ancak, Osmanlı’nın da
torunlarıyız. Osmanlı’yı nereden yıktık,
nasıl yıktık, niçin yıktık? “Osmanlı’nın eğitim sistemi kötüydü, adaletsizlik
vardı, bir despotizm, bir imparator vardı...” böyle çok kaba tabirlerle
Osmanlı’nın
son dönemini anlattık. Osmanlı’da yaşayan birçok büyük kurumu,
mesela tarikatları, yıkılmaması gereken yerleri de yıktık.
Cumhuriyet bir vatandaşlık, bir yurttaşlık projesi olarak hayatına başladı. Ve
Cumhuriyetin
bu projesinin arkasında da bir millet teorisi, bir Türk milleti,
Türk milliyetçiliği teorisi yer aldı. Batı’da gelişen bir teori...
İran, Mısır, Suriye de bizim gibi, tarihini ilginç bir şekle soktu. Birimiz
Asurlara, birimiz
Firavunlara kadar gittik ve bir millî tarih oluşturmaya
çalıştık. Bu millî tarihten de bir millet düşüncesi oluşturmaya çalıştık. O
millet düşüncesine din, dil, ırk gibi ortak nitelikler, ortak heyecanlar
ekledik. Bugüne geldiğimizde bu teorinin
belli bir dönemde, ihtiyaçtan, ortamın
şartlarından doğduğunu ama Batılıların bize empoze ettiği bir şey olduğunu
görüyoruz.
ASALET, DOĞU’DAN YÜKSELİR
Şimdi netlikle görüyoruz ki bize
empoze edilen bu tanım ve tarifler bu ülkede
çok büyük ideolojiler meydana getirdi ve bu ideolojiler Batılılar tarafından çok
güzel kullanılıyor. Diyelim Türkçü, Kürtçü gibi. Ve bunlar bu ülkedeki birtakım
bölünmeler veya en azından
bölünme tehditleriyle ortaya çıkıyor. Burada, Batının
bir özelliğine dikkat yöneltmeliyiz. Batı bir sınıf toplumundan, sınıf
çatışmalarından geliyor. Aristokrasi bir sınıftır, asalet babadan geçer. Oysa
bizde asalet, her insanın kendi dürüstlük
ve çalışkanlığından, gayretinden
hareketle açığa çıkar, kabul edilir, tasdik edilir.
Ya da burjuvayı ele alalım. Burjuvanın en büyük özelliği şu: Başka insanlarla
karışmaz. Kız alıp vermez. Şatafatlı şatosunda oturur. Üstün bir
sanat, üstün
bir mimari ile alakadardır ve çok farklı giyinerek, çok farklı özellikleri
olduğunu söyleyerek toplumun diğer kesimlerinden ayrı olduğunu düşünür.
Aristokrasinin babadan getirdiği asaleti o servetiyle inşa etmeye çalışır. Ünlü
sanatçılarla oturur, büyük müzisyenlere, ressamlara hamilik yapar.
Yoksul kesimler, sahipsiz kitleler, işçiler veyahut köylülerle bu sınıflar
arasında bitmeyen bir kan davası, Batı’nın sanayileşme çağına rengini verir.
Mezhep savaşları, işçilerle çatışmalar, halkla didişmeler... Ve demokrasi işte
bu sınıf çatışmasının tarihinden doğdu. Bu yüzden Batı, sınıflı toplumunun
ihtiyaçlarına göre bir demokrasi oluşturdu. Bugün bizim tanıdığımız
Avrupa’daki
demokrasinin oluşum süreci bu.
BİZİM SİVİL TOPLUM KURULUŞLARIMIZ TARİKATLARDIR
Şimdi bunu Türkiye’ye getirdiğin zaman çuvallıyorsun. Bugünlerde, Avrupa
Birliği’nin ülkemize teklif ettiği yasal ve demokratik dönüşümleri birtakım
sivil kurumlar ifade etmeye çalışıyor. Nedir bu sivil kurumlar? Yapısına
baktığımız zaman, bunlar Türk’ü, Alevi’yi kendi kabuğuna iten,
toplumdan
dışlayan, bunları kategorize eden, bunları sınıflayan bir etkinlik içinde. Yani
bizim tarih köklerimizde olmayan ama “Biz onları da koruyalım, her etniği, her
dini koruyalım” diye Batı’nın bir sınıf kültürüyle
donattığı ya da
sınıflaştırdığı, standartlaştırdığı, etnik, din gibi, güya bunların hepsi hakmış
gibi, böyle bir yere gidiyor.
Halbuki biz kendi tarihimize baktığımız zaman binlerce yıl, tarihin en büyük
sivil kurumları tarikatlar,
Alevi-Bektaşi tarikatları, Nakşi, Kadiri türü
tarikatlar, Bayrami gibi tarikatlar ya da esnaf teşkilatları görüyoruz. Bizim
sivil kurumlarımız bunlardır.
Esnaf teşkilatları Mısır, Suriye, İran, Irak, Anadolu ve Balkanlarda binlerce
yıl yaşadı. Bizim bildiğimiz tarihi Selçuklular’dan başlar ve Horasan’a,
Semerkant’a kadar geniş bir coğrafyaya yayılır. Bu tarikatlar, çok kültürlü bir
coğrafyada yaşadı. İpekyolu ve kervan yolu ayağında,
Çerkez’inden, Laz’ından,
Boşnak’ından, Bulgar’ına, Macar’ına kadar, Tatar, Kazak’ına kadar yüzlerce çeşit
iklimden ve renkten insanları birarada tutuyorlardı. Bunlar çünkü İstanbul’da
da
esnaflık yapıyordu, İzmir’de de...
KARDEŞLİK KÜLTÜRÜMÜZÜN KAYNAĞI, MEDİNE’YE HİCRETTİR
Ahi birliklerine bir bakalım. “Ahi” demek “kardeş”
demek, “kardeşim” demek.
Tarikatta da hiçbir zaman “mürit” denmez tarikata giren insanlara, “ihvan”
denirdi. İhvan da “kardeş” demek. Yani siz ahi esnaf birliklerine katıldığınız
zaman kardeş oluyorsunuz. Hem tarikat kardeşliği çok ciddi bir kardeşliktir, hem
de esnaf teşkilatlarındaki ahilik çok ciddi bir kardeşliktir.
Bu kardeşlik telakkisi, Mekke’den Medine’ye hicret edilmesiyle,
Peygamberimizin
ensar ile muhacirleri kardeş ilan etmesinden, kaynaştırmasından doğmuş bir
gelenektir. Bu, çok yüksek bir kültür haline gelmiştir.
Bütün Anadolu’nun, Ortadoğu’nun, Balkanların tüm ara
sokaklarına kadar,
bakkallara ve fırınlara kadar her insan bu esnaf loncalarının kontrolünde
yaşıyor. Dağın başındaki çoban da. Çünkü o da mal satacak. Kasap da, celep de,
boyacı da, kumaşçı da, kuyumcu da, derici de... Aklına gelen
herkes buna uymak
zorunda.
Nedir uyacağı şey? Kardeşlik. Bunun haftalık törenleri var. İki üç türlü töreni
var. Bu törenlerden bir tanesi esnafın kardeşleşmesi, bir nevi fikir
organizasyonu, fikir kulübü diyelim. Hileli tarttı
mı, şu mahalleye şu dükkan
açılsın mı, ihtiyaç var mı bir fırına daha... gibi.
KARDEŞLİK AŞISI
Fakat bugün bizi öncelikle ilgilendiren törenlerden bir tanesi, Çerkez, Kürt,
Laz kimse, onları
kardeşliyor. Kardeşlemenin töreni var. Kardeşleme diye bir
şey... Aşılama gibi. Bizim kültürümüz bin yıl bu kardeşlik aşısıyla sıhhat
bulmuş. İnsanlar karışmış, kaynaşmış ve birbirine lehimlenmiş, kenetlenmiş. Din
kardeşliğiyle, esnaf
kardeşliğiyle karışmış. Bu çok büyük bir sosyal imkan.
Böylece bizde, Batı’daki şekliyle sınıflar oluşmamış. Niye? Siz başka bir
esnafın çocuğuyla, halktan birisiyle kardeşleşiyorsunuz, yani toplumsal doku
sıklaşıyor, pekişiyor. Doğu’su, Batı’sı, ilerisi, gerisi, zengini, ağası, paşası
hepsi birbirinin içine giriyor. Böyle mucizevi, karmakarışık, birbiri içinde bir
toplumdan konuşuyoruz. 1908 yılına kadar ya da sanayi mallarının
geldiği ve ahi
birliklerinin dağıldığı 1850’li yıllara kadar.
BATI’NIN DEMOKRASİ GÖMLEĞİ BİZE UYAR MI?
Toplumu bu kadar kaynaştıran, sosyalleştiren, tarikatlar, esnaf birlikleri gibi
çok yaygın sivil kurumları biz çok ciddiye almadık. Bunları ideolojik bir İslam
başlığı altında okuduk. Ya da görmedik, çok da tartışmadık. Ya da nedir işte
“esnaf bir zamanlar ahlaklıymış” gibi genel bir bakış altında,
nostaljik bir
gözle algıladık. Konya’daki Mevlevi törenleri gibi, turistik bir izlenimle
bunları ele aldık.
Ama şimdi düşününce anlıyoruz ki, bu sınıfsız toplum, bizi karmakarışık,
görkemli bir aile yapmış.
Türkiye’deki her ailede Çerkez vardır, her ailede Kürt
vardır, veya her Kürt ailesinde İranlı vardır, Arap vardır... Karmakarışık bu
topluma şimdi kalkıp bir yerden sınıflı toplum kodlarıyla “Siz Türksünüz, siz
Kürtsünüz, siz
Alevisiniz...” diye ayrıştırmaya çalışmak, Batı demokrasisinin
karakteridir, fonksiyonudur. Biz bu demokrasiyi bu şekilde getirirsek ülkemize
hakaret ederiz ve bu ülkeyi parçalarız. Hepimiz ortada
kalırız.
SOKAĞIMIZI, BİRBİRİMİZİ TERKETMEDEN, DIŞLAMADAN YAŞAMAK
Şimdi diyeceksin ki, “Benim başka bir dilim, dinim var, nasıl yaşayabilirim?” E
bunun cevabı bizim
tarihimizdedir. Osmanlı sarayında, ta Selçuklular zamanında
bile Hıristiyan anneler, Hıristiyan sultanlar vardı. Yani bizim toplumumuz
Hıristiyan eş, Müslüman koca gibi terkiplere bile yabancı değildir.
Başka dil konuşuyor
diye biz ayrı yatakta yatamayız. Başka bir dil konuşan,
başka âdetleri olan insanlarla biz başka sokaklarda oturamayız. Aynı sokaklarda
oturalım, aynı apartmanlarda, aynı evlilikleri, düğünleri yapalım, ama dilini
konuşsun. Yani
Batı’dan getirdiğimiz demokrasi bizim bu tarihî gövdemize uygun
bir gömlek olsun. “Baba benim yerim ayrı, ibadetim ayrı, benim şuyum ayrı, benim
buyum ayrı...” deyip tamamen farklı bir parselde, birtakım sitelerde
yaşamak,
yani farklı yerlerde, farklı alanlarda yaşamak, bu toprağın kaldıramayacağı bir
şeydir.
Bütün dünyada ne kadar bireye, gruba, etnik gruba ne kadar büyük haklar varsa,
bu hakların hepsini bu toprağı bölmeden,
parçalamadan, aynı yatak odasında yatar
gibi, aynı evde oturur gibi yapacağız, bu hakları vereceğiz, ama o aileleşen ve
kardeşleşen özelliğimizi bozmayacağız.
BİZİ 1500 YILDIR İSLAM
KAYNAŞTIRDI
Karışma, kaynaşma açısından dünyadaki kültürleri inceleyelim. Bugün Amerika,
Avrupa’dan giden insanlarla kurulmuştur. Bunun tarihi 250 yıldır ya da 300
yıldır. Gitmişler Kızılderilileri kesmişler,
Polonyalılar, Hollandalılar,
İtalyanlar, İngilizler yerleşmişler. Latin ülkelerine İspanyollar gitmişler ve
orada bir tarih oluşturmuşlar. Karışma kültürleri bu kadar. Rusya’ya bakalım, ne
kadar karıştılar başka ırklarla? Tatarlar,
Kazaklar’ın Ruslaşması söz konusu.
Zencilere, Orta Afrika’ya bakalım. Ya da Çin’e, Mısır’a, Tayland’a bakalım,
Endonezya’ya bakalım, Yeni Zelanda’ya bakalım. Orada Batılılar ne
zaman geldi,
ne kadar kaldı, ne kadar karıştılar? Yani bütün ülke ve bütün kıtaların,
kavimlerin birbirine karışma özelliklerini ciddiye alırsak, dünyanın Arap saçına
dönmüş, karmakarışık olan ülkesi Anadolu toprakları ve Ortadoğu
topraklarıdır.
Karmakarışıktır! Hıristiyan’ı, Yahudi’sinden tut, bin çeşit kavmin yani
Kazak’ın, Tatar’ın, Çerkez’in, Pomak’ın, Arap’ın, Kürdün, Acemin... hepsinin
oraya gelip aynı aile
gibi olduğunu görürüz.
Genetik olarak çözülmesi imkansız bir şekilde böyle karmakarışık olmuş bu büyük
aileyi de muhteşem bir din İslam 1500 yıl kaynaştırmış. Lehimi olmuş. Duasıyla,
ibadetiyle, tarikatıyla,
edebiyatıyla... her şeyiyle. Tarikatlarımız bir Türk
tarikatı olmadı. Esnafımız da bir Türk esnafı olmadı. Esnaf birliğinde binbir
çeşit insan, duayla açılan törenler yapardı.
AİLE HAYATIMIZ
BOZULMASIN
Şimdi biz bin yıl bu kadar karmakarışık olduktan, kucaklaştıktan sonra bugün
kalkıp “Ya kardeşim benim dilim ayrı, dinim ayrı” demek, bu, bu toprağa büyük
bir haksızlıktır. Aydınlar burada
devreye girecek. Dilini konuşmak isteyenler
konuşacak, ayrı adetleri, törenleri, ayrı bir dini olduğunu iddia edenler de
bunları yapacaklar. Ama bunları aynı sokak içinde yapacağız. Mesela Bektaşiler
ile Mevleviler bunu bin yıl boyunca
Amasya’da, Yozgat’ta, Konya’da, Şam’da,
İstanbul’da yaptı. İkisi karşı karşıya, ayrı ritüelleri, ayrı törenleri olan iki
ayrı kurum bin yıl karşı karşıya durdular. Birbirinden çok farklı insanlar idi.
Mevlevilik nere, Bektaşilik nere?
Şimdi biz bu yanyana tutmayı bileceğiz. Haktan hukuktan vazgeçmeyeceğiz. Ama
aynı yataktan çıkmasınlar. Aynı yataktayız. Bu “aynı yatak” lafını bir mecaz,
bir teşbih
olarak kullanmıyorum. Çünkü benim kızım onun oğluyla evleniyor. Ve
bu, sürekli düğünlerle, şenliklerle gelişiyor. Anadolu söz konusu olduğunda, bu,
çok doğru bir tabirdir yani. Birinin kızı, öbürünün annesi olan, sürekli özel,
mahrem bir
yakınlık içinde olan, aynı evin odalarını bölüşen bir aileyiz.
Düğünlerde beraberiz, cenazelerde, iyi günde, kötü günde...
Batıdan getireceğimiz demokrasi, tarihimizin bu aileleşmiş ve birbiriyle
kardeşleşen kültüre dikkat
etmek zorunda. Bana öyle bir hak hukuk, özgürlük
getirsinler ki, aile hayatım bozulmasın. Bunu istiyorum. Sokak hayatım
bozulmasın.
NİSANIN İLK YAĞMURU
Tarihte kalmış tarikatlar, esnaf
loncaları, kapitalizme karşı da iktisadi bir
direniş imkanı taşırlar. Malı, parayı biriktirmezler, toplumsal dokuya harcama
yaparlar, yardımı, infakı, dayanışmayı birinci sıraya alırlar. Batılı tüccar
bunu anlayamaz. Aydınlarımızın bu eski sivil
kurumlarımızın yapısını çözümlemesi
lazım. Ben bütün yazılarımda bunları tartışıyorum.
Bugün, ortaokuldan başlayarak bunların küçük törenlerini yapabiliriz. Anneler
günü, babalar günü, sevgililer günü gibi, bu topraklarda
yeniden birbirimizle
kardeşleyecek küçük törenler yapabiliriz. Kan kardeşliği, süt kardeşliği gibi...
Annelerimizin yaptığı “ahretlik kardeş” gibi. İnsanlar yılın bir günü yanyana
gelip kardeş olurlar. “Nisan
suyu” tarikatta önemlidir. Nisan’ın ilk yağmur suyu
alınıp içilerek duası edilerek ibadet gibi bir tören yapılır...
Bu tür şeyler bu toprakta yeniden başlatılabilir. Ne yapacağız? Ben Murat
Menteş’le
kardeşleşmeye karar verirsem gideceğiz dua edeceğiz ve o günden
itibaren kardeş olacağız. Sen benden önce ölürsen ben senin çocuklarına
bakacağım, ben senden önce ölürsem benimkilere sen sahip çıkacaksın. Sen bu
dünyada
zor günler yaşarsan, borca harca girersen, seni düşüneceğim, senin
borcuna harcına yardımcı olacağım, ev kirana yardımcı olacağım. Sen de benim.
Yani tek beden, tek aile haline geleceğiz.
HEMŞEHRİ DERNEKLERİ
YERİNE...
Bunlar çok sembolik de görünse bir toplumun kardeşleşmesine, tazelenmesine,
canlanmasına, güven kazanmasına çok büyük faydalar sağlar. Psikolojik olarak da
iyileştirici olur. Görüşüm bu. Her insan,
liseden tanıdığı bir arkadaşını, bir
komşusunu, çok farklı bir yerden birini kardeş seçebilir, kabul edebilir. Şimdi
bütün bu kardeşlik heyecanları düştü, hemşehrilik ön plana çıktı. Toplumumuzda
hemşehrilerin birbirini kültleştirmesi,
kardeşlik telakkisinin kenara
çekilmesiyle başladı.
Mesela adam kendi köylüsünü bulup onunla dernek kuruyor İstanbul’da. Yüzbinlerce
de dernek var. Böyle bir şey niye olsun ki? Biz kardeşiz. Ortak kurumlar iptal
edildi, hemşehri kurumları oluşturuldu. Bu da bir bakıma bölgeciliği besleyen
bir şey. Yani o sınıflayan, kodlayan “Sen Maçkalısın, sen Diyarbakırlısın...”
diyen bir anlayışa doğru gidiliyor. Bunu da çok rahatsız edici
buluyorum.
KARDEŞLEME GÜNÜ YAPABİLİRİZ
Bu gidişata karşı aydınlar olarak sembolik de olsa, kardeşleme günü yapabiliriz.
Size biraz fantastik gelebilir, ama ben mesela çocukken,
ortaokuldayken kan
kardeş olduğum arkadaşlarımla beraber gezdik, sinemaya gittik, kız peşine
gittik, çok mutlu bir hayatım oldu onlarla. Hâlâ onları görürüm. Aydınların çok
güçlü filmlerle, yazılarla, hikayelerle, belgesellerle, böyle iki
kan kardeşin
hayatını anlatarak ya da onu romanlaştırarak bu duyguları hayatımızda beslemek
lazım. Yeşilçam’da, avantür filmlerimizde bir kan kardeşliği bir delikanlılık
teması var. Ama bu kaba örnekleri daha soylu hale
getirmek lazım.
GALEYANLA, LİNÇLE, HAKARETLE BATILILAŞIYORUZ
Ama bütün bunlarda şunu görüyorum ben: Eğer insanımız Trabzon’da galeyana
geliyorsa, ya da bir stadyumda bir
“kapıcı, odacı” lafıyla aşağılanıyorsa, biz
burada Batılılaşıyoruz. Yani teknolojiyi kullanmak, Batılı gibi giyinip
kuşanmakla değil Batılılaşma serüvenimiz. Başkalarını hakir görmek, başkalarına
tahammülsüzlük,
başkalarından korkmak, başkalarından kaçmak, ürkmek, ona
saldırmak... işte bunlarla, biz şimdi Batılılaşıyoruz.
1850’li yıllardan beri, Hattı Hümayun’dan beri bu topraklar Batı’daki yasaları,
trafik
yasası, medeni yasa, polis yasası, her şeyi, zabıta kanunu, olduğu gibi
sipariş etmiştir. Demokrasiyi, insan haklarını da bu şekilde sipariş etmeye
çalışıyor. Sipariş edelim ama bize uygun bir giysi midir, bize yakışır mı, bunu
sormamız
lazım.
KARDEŞLİĞİN TÜRKÜSÜNÜ SÖYLEYELİM
Diyelim ki ben büyük bir televizyon kanalının sahibi olsam ya da büyük bir
derginin sahibi olsam sevgililer günü gibi bir kardeşlik günü, kardeşleme
günü
ilan ederim. O gün giderim, meydana çıkarım, önceden kardeşleşmiş, esnaftan,
talebeden veya sanatçılardan insanları getiririm, ekranın karşısına oturturum o
gün kardeşlerim onları. Bunu bir törenle yaparım. Bunu gelecek sene
bir daha
yaparım, siz de gelecek sene yeni kardeşinizi ararsınız. Toplum üyeleri
birbirine düşman gözüyle bakmaktan uzaklaşır. “Acaba bu adam benim kardeşim
midir, olabilir mi?” diye bakmaya başlar. Mesela benim
bir Adanalı kardeşim
olsun, Afyonlu, Sivaslı... çok isterim yani. Ve onlarla arada bir telefonlaşmak,
gidip gelmek, bayramlaşmak, kandilini kutlamak... Ama buna çok daha ruhani ve
manevi yükü olan anlamlar verelim. Bunun en
güzelinden edebiyatını yapalım,
şarkısını, türküsünü söyleyelim.
ALLAH NEZDİNDE KARDEŞİZ, O HALDE BUNU HAYATIMIZA DAHİL EDELİM
Birtakım geleneklerimiz bıçakla kesilmiş. Bunları yeniden
ihya etmek zor değil.
Üstelik yaralarımızı iyileştirecek, şifalı gelenekler bunlar. Bu bizim
irademizle olacak bir şey. Nasıl bir irade? Allah nezdinde hepimiz kardeş değil
miyiz? O halde bunu hayatıma dahil etmek istiyorum. Bu konuda
çalışmak
istiyorum. Geçmişteki Ahi birlikleri ömrünü doldurmuş olabilir. Ama yeni
biçimlerini ben inşa edebilirim. Bugün yeni kurumlar kurmuyor muyuz? Bir sürü
yeni kurumlar çıkıyor. Bankaları Tasfiye Kurumu, Müfettişler Kurumu,
Çağdaş
Yaşam Kurumu, Hayvanları Koruma Kurumu gibi birtakım adlarla ortaya çıkan
kurumlar, kuruluşlar, yapılar. Bir de Kardeşleme Kurumumuz olsun. Başında ille
de bir pir olsun, şeyh olsun da demiyorum. Başında da sen ol, ben
olayım,
aydınlar, sanatçılar veya toplumun sevdiği insanlar olsun.
Mesela diyelim ki toplumda çok sevilen bir insanın, Hüsrev Hatemi’nin Erzurum’da
bir insanla kardeş olması, veya bir ortaokul çocuğunun bir
başkasıyla kardeş
olması, bunlar, toplumumuzun karşısına bu tür tekliflerle gidelim diyorum ben.
Bunların güzel şeyler olduğunu düşünüyorum ben.
ZENGİNLERDEN ALACAĞIMIZ VAR
Yazar NİHAT
GENÇ, kapitalizmle mücadelenin, bize özgü bir ekonomi kurmanın
yollarını anlattı.
UFUKTA, GÖRÜLMEYE DEĞER NE VAR?
Herkes yaşamak, hayata bağlanmak için bir ideale, bir
istikbal telakkisine
ihtiyaç duyar. Ufukta, görülmeye değer bir şey arar. Benim de tarihimize ve
kültürümüze dayanarak, oralardan süzdüğüm bir idealim, ulaşmak istediğim bir yer
var. Ben Migros’tan kurtulup Kapalı
Çarşı’ya varmak istiyorum. Burada Migros’u
bir misal, bir model olarak kullanıyorum. Migros’ta çalışan herkes tezgahtar,
görevli, memur. Kapalı Çarşı’da ise ustalar, patronlar, işin ve sorumluluğun
sahibi
olan insanlar var. Kapitalizmi tartışırken şu soruları soracağız: Bir
insan 400 otelin sahibi neden olsun? Biz niye bir işyerinde tezgahtar olalım?
Kendi işimizi yaparak, alın terimizle, emeğimizle, ürünümüzün kalitesi
nispetinde neden
kazanamayalım? Neden iş hayatımızı, dinlenmemizi, gayretimizi
kendimiz düzenleyemeyelim?
AHLAKIN EKONOMİYLE İLGİSİ
Batı uygarlığı, para biriktiren, servet edinen, bu serveti büyütmekten
başka da
bir motivasyonu olmayan bir zihniyetten doğmuştur. İktisat teorileri, ekonomi
algıları buna dayanır. Reklamlarda da bu zihniyetin sloganlarını işitiyoruz:
“Neden daha azına razı olasınız, daha çok kazanın, daha fazla kar
edin...” gibi.
Kapitalizmde para, emekten de, işçiden de, ekonominin bütün unsurlarından daha
önemlidir. Para en üst basamaktadır. Doğuda bir insan ustası olmadığı bir işi
yapamaz. Batıda yapabilir. Batılı sermayedar, bir genel
müdür tutuyor,
tekstilcilik de yapıyor, madencilik de, turizm işletmeciliği de. Oysa bu
alanlarda bilgi sahibi değil. Sadece daha çok kazanmak için bu işlere giriyor.
Ticari ahlakının, mantığının tek hedefi, tek meşrulaştırıcı unsuru daha
çok
para, daha çok kar. Doğulu tüccar ise bilmediği işi yapamaz, yapmaz. Kumaşçı ise
kumaşçılıkla uğraşır, boyacı ise boyar. Kendi mesleği sayesinde zengin olmuş bir
Doğulu “Madem param var başka alanlara da
gireyim” diyemiyor. İşte tartışmamız,
anlamamız gereken mesele bu. Ahlakla ekonominin ilgisini kuracak ya da koruyacak
mıyız, yoksa kapitalizmin yıkıcı şartlarına teslim mi olacağız?
KEFEN PARASINDAN
ARTAN İLE TOPLUM HAYATI KURMAK
Sadece para için yapılan bir işte mesuliyet bilinci, estetik bir hedef, bir
gönül hoşluğu aramayın, bulamazsınız. Adam zaten ne yaptığını bilmiyor. Onu
harekete geçiren şey
açgözlülük. Hormonlu domates, şişme tavuk satar sana.
Kapitalizm, bu açgözlülüğün insanın doğasında olduğunu söylüyor ve onu meşru
hale, muteber hale getiriyor. Biz yani Doğulular ise “Madem ki insanız,
kültürümüzle,
terbiyemizle, sanatımızla işleri yürüteceğiz” diyoruz. Hem basit
hem de hayati, çok büyük bir fark var burada.
Batıda bir burjuva sınıfının oluşması, bu sınıfın sanatı desteklemesi ile
gelişen bir süreç yaşandı. Doğuda
ise buna ihtiyaç yoktu. Doğulu tüccar evine
ekmeğini götürdü, çocuklarına evler açtı, kumaşçılıktan kazandığıyla kefen
parasını da kenara koydu, fazlasını ne yapacak? Fazla parayı toplumsal
kurumlara, imarethanelere, zaviyelere, tek
tek komşusu olan yoksullara ayıracak,
bunun sevabıyla, gönül huzuruyla, tatminiyle, tertemiz vicdanıyla hayatını
sürdürecek. Fakirleri doyuracak, yedirecek, içirecek, giydirecek.
YOKSULLARA BORCUMUZ
VAR
Doğulu tüccar, ahi birlikleri, esnaf teşkilatları tarafından da çerçevesi
çizilen bir anlayışla, bir takva yarışıyla içinde yaşadığı topluma fayda
sağlayacak. Bir eli yağda öbürü balda olan değil; bir elinin verdiğini öbür eli
görmeyen adamlar sayesinde kalkınır bir toplum. İslam ahlakına göre, bir tüccar,
toplumla fiilen muhatap olan, tam anlamıyla alışveriş içinde olan kişidir. Sen o
toplumdaki insanları sadece müşteri olarak göremezsin. Bünyesinden sana
müşteriler, alıcılar çıkaran topluma teşekkür etmelisin. Nasıl? O bünyedeki
yoksulları sevindirerek, onlara koltuk çıkarak. Böylece, yoksullar çaresiz
kalmaz, senin sattığın malı alamayan kişiler, gidip senin sattığın o malı
müşterinin
evinden çalmaz. Yani burada bir ekonomi mantığı da işliyor. Barışçı
bir ekonomi, bir kardeşlik, şefkat, merhamet düzeneği.
Serveti toplumsal dokunun sıkılaşmasına harcayan Doğu ile, serveti yeni
yatırımlara harcayan Batı
arasında 1850’li yıllara kadar çok kesin, keskin bir
ayrım vardı. Batı, kapitalizmi yürürlüğe soktu ve insanlarını dünyevi bir
yarışa, mücadeleye soktu.
Önümüzdeki yılların en büyük sorularını tekrar edelim: Bir insan üç
ayrı kıtada
niçin oteller sahibi olur? Niye, tanımadığı insanların patronu olur? 300-400
tane maden şirketini neden yönetir. Hakim olamayacağı kadar çok insanı, parayı,
işi neden sahiplenmeye çalışır. Bu duygusuz, mantıksız, aşırılığa
niçin kendini
kaptırır?
DEVLEŞMEK, KRALLAŞMAK, KABUS YARATIĞI OLMAK
Bu soruları sormak suretiyle benim geldiğim çizgi şudur: Bir işi yapacaksan
eğer, o işin ustası olacaksın. Aydın
Doğan’a diyeceğiz ki, gazetecilik mi yapmak
istiyorsun, o halde gazeteciliği bil. Bunlar iş ahlakı, üretim ahlakı ile ilgili
meselelerdir. Mühendis mühendislik yapmalı; çoban çobanlık. Kasaplar medya
patronu olmasın. Batılı
şirketler
tüm dünyada tekelleşiyor. Tarlayı alıyor, çiftçiyi kiralıyor, nakliye şirketini
alıyor, fabrikasında ürünü kendi yapıyor, ambalajlıyor ve kendi marketinde
satıyor! Bu da yetmiyor, televizyon ve gazete sahibi oluyor, reklam
şirketi
kuruyor, kendi ürününün övgüsünü, reklamını, tanıtımını da kendisi yapıyor!
Müşteri memnuniyeti, kiminin parası kiminin duası gibi şeyler yok. Medya elinde
olduğu için, diyelim başka şirketlerin ürünleri hakkında spekülatif
yayınlar da
yapabiliyor. Kanserojendir, diyor ve bir anda bütün bir halkı yanıltıveriyor. Bu
büyük güç sayesinde bir ticari imparatorluk, krallık kuruyor. Giderek devlet
politikalarına müdahale edebilecek, aktüel siyasi, sosyal dengeleri
etkileyebilecek bir güce kavuşuyor. Küreselleşme ile birlikte, büyük, yabancı
şirketler, yoksul ülkelerin ekonomisini sömürme güçlerini pekiştiriyorlar.
Emeğin değerine onlar karar veriyor. Giderek toplumlarda suçun yükselmesine
sebep oluyorlar ve daha katı rejimlere doğru bir dönüşüm yaşanıyor. Polisin sert
tedbirler aldığı, askeri müdahalelerin yaşandığı görülüyor.
Biz diyoruz ki, kardeşim, çiftçiliği çiftçi yapsın. Nakil işlerini, taşımacılığı
nakliyeci yapsın. Gazeteciliği gazeteciler yapsın. Bütün bunlar ayrı ayrı
alanlardır. İnsanların bağımsızlıkları, fikir hürriyeti, haber alma özgürlüğü,
işçi hakları, emeklilik hakları, sigorta imkanları, mesai düzenleri altüst
olmasın, güme
gitmesin, sabote edilmesin. Sen ne diye bir imparatorluk
kuruyorsun, niye bir hububat devi, bir yoğurt imparatoru, bir hazır kahve kralı
oluyorsun?
SERMAYE ZORUYLA GÜZELLİK OLUR MU?
İşte
bugün Amerika’nın sınırları açın, insan hakları gelsin, özgürlük gelsin
derken kastettiği aslında bu 300-400 kapitalist şirketin hakimiyet alanını
genişletmektir. Adam orada sadece parası var diye Türkiye’deki madenleri,
Hindistan’daki otelleri, Fildişi Sahilleri’ndeki ormanları ele geçirebiliyor.
Ekonomik bir işgal! Bunları tartışacağız. Yani para sürekli para doğurarak,
yatırım doğurarak mı insanlık huzur ve barışı bulacak? Yoksa gittikçe
artan bir
sosyal adaletsizlik içinde yüzbinlerce insan ustası olduğu kendi işini bırakmak
zorunda kalıyor ve büyük şirketlerin tezgahtarı, kölesi mi oluyor?
Gidiyorsun Karadeniz’deki bütün balıkçılara diyorsun ki,
takaları bırakın,
hepiniz benim filomda işçi olun. 4 bin koyda küçük küçük aileler kurmuş esnafı
darmadağın ediyorsun. Hayır, biz, bu küçük esnafı, sanatçıları desteklemeliyiz.
Çünkü hem yaptıkları işi biliyorlar hem de insanlarla sıcak
temas halindeler.
Sadece para ve mal değil, aynı zamanda bir duygu, bir hoşnutluk alışverişi
içindeler. Bir sorumluluk bilinci taşıyorlar. Bereketi, duayı arıyorlar.
YEMİN EDİLEN, DUA EDİLEN, MANİ OKUNAN
PAZAR
Batılı kültürde bir mağaza vitrinine bakınca o ürünü yapanı, kaliteyi görmezsin.
Sadece markalar uçuşur. Negatif heyecanlar eşlik eder alışverişe: Hırs,
kıskançlık, açgözlülük. Doğu’da ise sana ürünü
satan kişi zaten onu üreten
kişidir. Her şey nettir, berraktır. Küçük esnafın itibarı korunduğu zaman,
çarşılarımızda körü, yaşlısı, genci, kamburu, yetimi, yoksulu, çiftçisi...
herkes malını satar. Herkes kazanır. Bu insanlar birbiriyle
kaynaşır. Hepsi aynı
dünya içindedir, hepsi kardeşleşir. Şirketlerdeki bir müşteri temsilcisi gibi,
bir satış elemanı gibi “presentable” olma, gülücük efekti yapma mecburiyeti
yoktur. pazarda gözyaşı da olur, kahkaha da.
Hüzne de, tebessüme de yer vardır.
Sahicidir çarşılar.
Demek ki Batılı pazar ile Doğu çarşısı bambaşka, farklı şeylerdir. Batı’da sizi
markalar, afişler, reklamlar ve uzman tezgahtarlar karşılar. Doğu’da ise
ustalar, sanatçılar, hileli mal satanlar, cüceler, şakacılar, maniler söyleyen,
dilenen, su dağıtan, pazarlık yapan, borç alan, yemin eden... insanlar karşılar.
Şimdi, Kapalı Çarşı’da da bazı kuyumcular mesela
zenginleşip diğer dükkanları
satınalmak suretiyle kapitalist şablona uygun bir rota izliyor. Esasen bizim
kapitalizmi anlayabilmemiz, onun belalarına direnebilmemiz için para, pazar,
yatırım, kazancın sosyal dokuya aktarılması gibi
hususları inceden inceye
tartışmamız lazım. Küçük esnaf nasıl korunacak. Sanatı olan, usta insanlarla
alışverişimiz nasıl sürecek, sürecek mi? Yoksa büyük şirketler tüm dünyayı ele
mi geçirecek? Biz de onların kullanıp attığı vasıfsız
tezgahtarlar mı olacağız?
Hep öyle korku içinde mi yaşayacağız?
ÖNCE KÖLELEŞTİREN SONRA ÖZGÜRLÜK BAHŞEDEN ŞİRKETLER
Yarın birgün bu büyük şirketler gelip bizim şehirlerimizi
satınalabilecekler.
Nasıl? Bugün bankalarımızın yarısını aldıkları gibi. Balıkçılığımızı da,
zeytinimizi de, üzümümüzü de aldı, fındığı, televizyonu, telefonu, pamuğu... ala
ala şehirleri ele geçirebilecekler. Görünen bu, gidiş bu yönde. Yarın,
artık
Trabzon, Muğla, Adana gibi şehir adları yerine, Migros, Marlboro, Pepsi adlı
şehirler olacak! Çünkü alışveriş binasını da, kültür merkezini de, otoyolu da,
par alanını da o yapmış! Bir şirketin, yalnızca kar etmeye, para kazanmaya
adanmış bir yapının dünyasında ahlak, kardeşlik, hayat arayacağız. Hakikaten de
şu anda Kızılcahamam’a gidersiniz ve orada iki büyük otelin şehri ele geçirmekte
olduğunu görürsünüz. Ve orada toprağı, işi olan insanlar gidip o
otellerde
tezgahtarlık yapıyor, yerleri paspaslıyor, müşteri karşılıyor. Köyde yaşayan
adam yumurtasını Migros’tan büyük marketten alıyor.
Biz Doğu topraklarında kapitalizm, liberalizm, özelleştirme gibi olgulara
bodoslama girdik, balıklama atladık. Bunun bize maliyeti çok büyük olacaktır.
Kültürümüzle, tarihimizle, ahlakımızla bağlarımız tamamen gevşeyecektir. İnsan
tipimiz değişecektir, bizler artık tezgahtarlar olacağız. Eğer bu böyle yüz yıl
sürerse Alevi-Sünni, laik-şeriatçı, sağcı-solcu gibi ayrımlarla dahi
konuşamayacağız. Marlboro milliyetçiliği olacak, Nike bölgesi olacak,
Procter&Gamble çocukları olacak, bizim çocuklarımız Nestle Üniversitesi’nde
okuyacak,
Coca-Cola dadıları bebeklere bakacak... Bunlar yavaş yavaş oluyor.
Tayland’da mesela. Hatta bir şirket müdürü, “Biz, fabrikamızda işçilerin
başlarını örtmesine izin veriyoruz” diyordu. Yani insan hakları da, özgürlük
de
onların bir lütfu, bir bağışı olarak geliyor. “Biz işçilerimizin mesai arasında
bir saat konuşmasına müsaade ediyoruz” diyor, “konuşarak, tartışarak,
özgüvenleri gelişiyor” diyor!
İKTİSADİ DELİLİK EVRESİ
Demek ki ekonomide ahlak olmayınca, kendi ahlakımızı terkettiğimiz zaman,
bizi insafsız, merhametsiz, gözünü hırs bürümüş şirketler köleleştiriyor.
Konuşmamıza, kaç
çocuk sahibi olacağımıza, dilimize, giyimimize onlar karar
verecek. Kaçta uyuyacağız, kaç saat çalışacağız, ne yiyeceğiz, hangi sporu
yapacağız... hepsini onlar belirleyecek. Böyle şirketlerin yönettiği bir kabusu,
bir laneti, cehennemi
yaşayacağız. Firavunların elinde kalacağız.
O halde bunun karşısına geçmiş ahlakımızı koyacağız. İktisadi terbiyemizi
hatırlayacağız. Kapitalizmin tımarhane ideallerinden, çılgın, yoz hedeflerinden
yüz çevireceğiz. 10
milyon dolardan da fazla parayı bir insanın ne yapacağının
sorusu cevapsızdır. Bu bir iktisadi delilik evresidir.
ALLAH BİZİMLE
İslam’da çalışkanlık esastır. Çünkü en büyük ibadetlerden biri zekat
vermektir.
Zekat verebilmek için daha çok çalışmak gerekir. Manevi mertebelere ulaşmak da
veren, infak eden biri olmayı gerektirir. Yani burada sözünü ettiğimiz Doğu ve
Batı farkı aslında varoluşla, hayat algısı, insan telakkisi, ölüm, öte
dünya
bilgisi, olgunluk gibi çok temel ayrımlarla birleşiyor. Batılıların dünya ile,
insan ile, Yaratıcı ile, tabiat ile bitmeyen bir mücadeleleri, kavgaları var.
Bizim yok! Bize göre kanaat bitmeyen, tükenmeyen bir hazinedir. Helal lokma en
büyük nimettir. Aynı şekilde, çoluk çocuğunun rızkı için gayret sarfetmek de
bizim en büyük asalet kaynağımız, haysiyet meselemizdir. Bizim için vatansever
olmak, anti-emperyalist olmak buradan başlar.
Allah; çarşıda,
pazarda, dükkanda birbiriyle hoşbeş eden, helalleşen,
kucaklaşan, birbirine hayırlı olsun, Allah bereket versin diyenlerin yanındadır.
Bu, da Doğu’da, bizde olan alışveriş tarzıdır. Kapitalizmin alışveriş, satış,
kar, fiyatlandırma,
ücretlendirme, indirim, rekabet... işlemleri, kapitalist
ticaret Allah’sız bir ilişki biçimidir. Bu Allah’sızlık, insanı da insanlıktan
çıkaran bir yere varır. Alışveriş insanlık dışı bir şey haline gelir, hayat
söner. Türkiye’de
Müslümanların tartışacağı ekonomik konu, faizsiz bankacılık
gibi saçmalıklar değil, işte bu kapitalizmle mücadele şeklidir.
BOZUK SANDVİÇ MACERASI
Kapitalist şirketin marketinden aldığın sandviç
bozuk çıkınca alıp tezgahtara
gidiyorsun fakat eleman bundan utanmıyor. Abi, diyor, dilekçeni ver, genel
müdüre çık. Genel müdüre çıkıyorsun gene utanan yok. Karşına bir sürü şirket
avukatı çıkıyor. Avukatlar ordusu eşliğinde
mahkemeye gidiyorsun gene kimsenin
yüzü kızarmıyor, bir yığın belgeler geliyor önüne. Sonra tüketici yasaları,
kurallar, tüzükler, duruşma tarihleri, resmi ertelemeler, formaliteler geliyor.
Yani ben şikayetçi olduğum bir sandviçin
sorumlusunu gebersem bulamıyorum.
Karşıma bir hukuki labirent çıkıyor. İçinde insan yok, belgeler var. Halbuki bir
insan hileli bir mal ürettiyse bundan utanmalı. Ya da bana “Ya kardeşim çok özür
dilerim, gel sen onu bırak
şunu ye de gönlünü alalım” diyen biri olmalı. Yok.
Kapitalistler gönül almayı bilmiyorlar. Biz biliyoruz. Bizim geleneğimizde var
bu. Öyleyse hafızamızı tazeleyeceğiz, hayatımızı tazeleyeceğiz, yazılarımız,
görüşlerimizi, davamızı
bu hafızayla, zihin açıklığıyla kuracağız.
HAZIRLAYAN: MURAT MENTEŞ
Gerçek Hayat
Nihat Genç'e soru sormak için tıkla
Hattı Müdafaa kitabını satın almak için
tıkla