 |
|  |
97 Yazı (10 Sayfa, 10 yazı/sayfa)
[ 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 ]
|
|
|
Nihat Genç: Trabzon'dan aydın göçü
|
|
Trabzon şaşılacak bollukta sanatçı, edebiyatçı, tarihçi, din adamı, siyasetçi
yetiştirmekle şöhret bulmuş bir şehir.
1800'lerden başlayarak şehrin yakın tarihi üzerine sosyal çalışma yapanlar,
Trabzon'un çok hareketli, kültürlü ortamı karşısında şaşkınlık yaşar. Ayrıca
Trabzon, İpek Yolu'nun en hareketli limanıdır.
Bu
coğrafyaya yüzlerce ayrı ırk ve renkte ve çeşitlilikte kültürler bu limanla
taşınmıştır. Macar'ından Bulgar'ından Ortadoğu'sundan ve Asya'nın her ırkından
çeşitleri hala Trabzon köylerinde bulmamız mümkündür. Şehrin ırk, etnik yapı,
dil,
folklorü üzerine yapılan çalışmalar, karşımıza dünya coğrafyasının en
renkli/en zengin sosyal yapısını çıkartır.
Trabzon'da bugün dahi sıkı edebiyat dergileri, klasik müziği ve bunların
lokalleşip gelenekselleştiği sosyal
kurumlar hep yaşamıştır. Ancak Trabzon'da en
sert sosyal dönüşüm yılları 1980'lerdir ve gözümüzü bu yıllara dikmek
zorundayız. Bu süreç 1960'lı yıllarda başlamış tam bir sosyal patlamayla
90'larda doruğa ulaşmıştır.
Bu sosyal dönüşüm, şehrin yakın köylerinin şehre akması ve şehirli aydın nüfusun
şehirden kaçmasıyla oluşmuştur. 1980'li yıllardan sonra denilebilir ki, bambaşka
bir Trabzon çıktı ortaya. Sağ politikacıların hükümdarlık
kurduğu ve ideolojik
tabiriyle tutucu, bağnaz kalabalıklar oluştu. Aynı şekilde sağ politikacıların
koruması ve mafyatik çeteleşmeye evlatlar yetiştirdi.
|
|
Nihat Genç: Galeyana gel, bir iki galeyana
|
|
Mersin'de bayrak yakma olayından hemen sonra hız kazanan gerilim, Trabzon'da
linç girişimi gibi ürkütücü noktalara
taşındı. Yüreğimiz ağzımıza geldi. Madımak
günlerini hatırlıyor, korkuyoruz. Bin defa Allah korusun, Allah korusun, diye
dua ediyoruz.
Akşam Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut, Trabzonlu bir yazar olmam hasebiyle
benden konuyla ilgili yazı istedi. İsabet etmiş. Sadece Trabzonlu olmam değil,
üslup olarak da konuya uygunum, çünkü galeyancı bir üslubum vardır, birden
parlayan harlayan edebi tarzım beni Anadolu'da şöhret yapmıştır. Oysa
konuyla
ilgili çok şey bilmiyorum, olsun, memleketimizi anlatmak için bir fırsattır,
girelim mevzuya..
Memleketim Trabzon'u Octavya Paz'ın Meksika'yı anlattığı gibi anlatmak isterdim,
kısmet değilmiş, işin galeyanlı linçli
tarafı bize kaldı, hayırlısı.
Trabzon yeryüzü topraklarının en dramatik şehridir. Çünkü bu şehir tarihten
bugüne sebebi henüz keşfedilmemiş bir gençlik enerjisiyle mağdurdur. Şehvet dolu
enerji. Hangi yokuşa tırmansa
yamaçları söküp indirir. Kabından çıkamayan bu
enerji her insana, her aileye akılalmaz derinlikte ıstıraplar yaşatır. Fatih
1461'de bu şehri aldı, iyi mi yaptı henüz anlaşılmamıştır, çünkü 1807'de laz
uşakları Kabakçı Mustafa'yla ihtilal
yapıp lazlar bir müddet Osmanlı tahtına
dahi oturmuştur. Bugünkü kabadayı ve dikbaşlı kültürü o günlerden miras mı kaldı
bilemeyiz.
|
|
Nihat Genç: Örgütten Yetişme Tahir Öğretmen
|
|
Öğle sıcağında 7 Haziran günü Kamu Emekçileri Sendikası (KESK'in) eylemi vardı.
Şöyle bir bakayım,
dedim. Çöküverdim kaldırıma, yarım saat sonra fırlar,
kaçarım. Yanıma, sonradan 18 yıllık öğretmen olduğunu öğrendiğim, benim
yaşlarda, çok yaşlı gösteren, sıska, gözlüklü, elbiseleri eskilikten parlamış,
kır saçlı bir bey oturdu. Bin
yıllık arkadaşmışız gibi hemen lafa girdi.
Seri
konuşuyordu. Konuşmamız daha önceden kesilmiş, şimdi yeniden başlıyormuş gibi.
Ne söylese hoşuma gidiyor, ne söylese, durup alnından, elinden öpmek istiyorum,
konuşurken gizli gizli not almaya başladım...
"Bıktık kardeşim, on yıldır bu meydanlara gelip gelip dayak yiyoruz, hiçbir
umudumuz yok. Bu Kızılay'ı yıksak yukardakiler için vızıltı değil.. Olsun, koyu
koyu sövmeden rahat
edemiyor insan. (Yüzünü polislere dönüp) Nasıl ısı gibi
bakıyorlar, suratlarına bak, deli deli gülüyorlar. Bunları kim işe aldı.
Karıların göbeğine muska yazan cinci hocaların torpiliyle polis oldular.
"..Devletin parası yok ki
vermiyor.. Devletin eli bolken verdi mi? Borç yiğidin
kamçısı.. borç kölenin kırbacı olmuş.. Biz on milyon borç alsak uyku tutmuyor..
Milyar dolarları gazeteler kıyak manşet atıyor diye gazete patronlarına
yedirdiler. RTÜK yasası da çıktı.
Bizim yasamız çıkmadı.
|
|
Nihat Genç: Tarihin En Renkli Ve En Yeni Atlısı:Futbol
|
|
Tüm tarih içinde verilebilecek en yüksek paralar bir sporcuya ödeniyor.
Yüzbinkişilik stadlar, TV başında iki
milyara yakın izleyiciyle tüm tarih içinde
futbol, yeryüzü kültürünün en büyük katılımını sağlıyor. Sporun ve müsabakanın
tarihi şüphesiz çok eski.
İstanbul'da binyıl yaşayan Bizans'ta, bugünkü
Sultanahmet Meydanı'nda
Maviler ve Yeşiller arasında bitmeyen çekişme,
imparatorluğun son yüzyılında "siyasete" dönüştü, spor, sağ-sol gibi,
imparatorluk halkını keskin bir siyasi bıçakla ikiye ayırdı.
Müsabakanın izaha (eleştiriye) muhtaç olması,
maç sonrası tüm taraftar ve spor
yazarlarına yorucu işler doğurtuyor, TV'ler günde üç-dört saat, gazeteler hergün
4-5 sayfasını bu taşkın romantiklerin sloganlarla süslü futbol yazılarına
ayırmak zorunda kalıyor.
Gündelik
hayatın tüm dedikodusu, insanların
birbirleriyle nerdeyse tüm sözlü alışverişlerini belirleyici duruma geliyor.
Birbirlerini acımasızca yerin dibine batıran yazarlar, hakeme, oyuna,
futbolculara, antrenörlere itirazlarını hafta boyu sürdürüyor.
Dik kafalı
isyankarlar mı bu taşkın romantikler, yoksa, yeni bir hastalığı mı
bulaştırıyorlar?
Gittikçe kravatları daha süslü ve renkli, konuşmaları gittikçe
cazgırlaşıyor, komik giysili hokkabazlara dönüşürken, fena halde
öfkeleniyorlar.
Tüm zamanlarında bıkmadan usanmadan "futbol" konuşuyorlar.
Söz ustalıklarıyla bir atı mı şaha kaldırmak istiyorlar, yoksa, angaryadan beyin
tartaklaması bir muhabbet mi? Gürültülü patırtılı bu muhteşem
kargaşanın büyük
mutluluğunu anlamamız lazım. Yakıcı güneş ya da kar yağmur altında, kan-ter
içinde bir topun peşinde koşan futbolcuları modern tarihin en büyük savaşçıları
yapan şey nedir? Hangi kaba arzularımızı, hangi sanat
tutkumuzu, hangi ilahi
sevinçlerimizi saklıyorlar? Bir stadyum dolusu rengarenk bayraklı gençlerin
topluca şarkı söylemesi, kalabalıkların birden istilacı bir düşman güruhuna
dönüşmesinin altında neler yatıyor?
Tabiattan
kopup, topluluk halinde yaşamaya başlayan insanlar, bulundukları
şehri, alanı, tepeyi, arazileri, düşmana karşı savunmak zorundaydılar. Tüm eski
şehir yapılarında kalelerin dik, yüksek, aşılmaz surlarla çevrelendiğini,
korunma güvenlik
sağladığı, bilinen tarih içinde, tüm savaşların kalelerin
savunulması - ele geçirilmesi olduğunu biliyoruz.
Artık bazı "ideolojik" bilgilerimizi de değiştirme zamanı geldi. Sosyal
bilimciler bir halkı, bir milleti oluşturan-kaynaştıran
temel değerlerin dil,
din, ortak tarih, ortak heyecanlar olduğunu iddia ederse de, eksiktir bu tanım.
Daha da geriye, "aynı kale savunması", "aynı istilaya karşı koyma, yani, aynı
kale içinde yaşayan insanların biriktirdiği korkular
heyecanlardır toplulukları
halklaştırıp birarada tutan.
|
|
Nihat Genç: Zavallı İnsanlar Kulübü
|
|
Yıllardır bayi-kitapçı vitrinlerinde sırtını sonsuz imkanlara dayamış
Hürriyet'in Gösteri Sanat, Milliyet'in Milliyet-Sanat, sırtını
sonsuz banka
imkanlarına vermiş Yapı Kredi'nin "sanat" dergileri, ya da yıllardır çıkan adam
Sanat, Cumhuriyet Kitap Dergi, E Dergisi gibi, edebiyatla, sanatla ilgili sözde
dergiler..
Yıllardır gazete köşelerinde sanatla
ilgilendiği söylenen hacivat
kılıklı Doğan Hızlan, Ülkü Tamer gibi isimler görürsünüz. Bu dergilerde bir yazı
okumuşsanız, Orhan Veli, II. Yeni, Necatigil, Edip Cansever gibi onlarca isme,
bir daha bir daha bir daha
rastlamaktan gına gelir.
Bunun üstüne, yetmiş
üniversitenin yetmiş tane Edebiyat Fakültesi, onlarca kendi imkanlarıyla çıkan
oyuncak edebiyat dergileri, yarışmalar, taşrada düzenlenen kültür programları,
TRT 2'nin
kültür-sanat programları, paneller, seminerler, dört köşe bir edebiyat
dünyasının yaygınlığına işaret eder.
Arasıra kitap fuarlarında görüyorum bu adamları, bir zamanlar Yeşilçam'ın
düştüğü hazin durumu göstermek için Sami
Hazinses'in zavallı yüzünü gösterirdi
kameralar.
Tek bir kitap imzalamadan kokmuş peynir gibi, piyaz tabağındaki sona
kalmış pilaki gibi orda otururlar. Fuar, budalalar panayırına dönüşür.
Hepsi,
televizyonların-gazetelerin tüm imkanlarını tanınmak için kullanmışlar, ahlak
diye birşey sormadan, her kurumun paneline, her TV'nin, her ideolojinin
tartışmasına ilgili-ilgisiz koşarak, uçarak atlamışlardır, oysa.
Edebiyat
konuşmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan, her birinin suratı kirli çarşaflarla
dolu eskimiş plastik selelere benzeyen bu insanlar her zaman önemli adamlarmış
gibi poz vermeyi de ihmal etmezler.
|
|
Nihat Genç: Dedemin Daşağı İn Aşağı
|
|
Cebeci Tren İstasyonu'nda arkadaşım Yahya'yla geze geze yürüyoruz, istasyonda
bekleyen, tırnakları kir dolu, küçücük gözlü, biçimsiz ve çok yıpranmış pantolon
giyen ihtiyarları tek tek gözledi Yahya, "birazdan keçi ağıllarına" girecekler
dedi, "bunlardan doğuda o kadar var ki, kafayı yersin!".
Usul usul yürüyüp ordan
burdan konuşurken birden Amok koşusucusu gibi (hiç durmadan koşma hastalığı)
trenle yarışa girdi. Koşarken, elindeki (İranlı yazar Ali Şeriati'nin, Her Yer
Kerbela, Hergün Aşure sloganının yazarı, marksist tahlileriyle İslamcılar
arasında çok sevildi. Seyyid Kutup'un Yoldaki İşaretler kitabı, Nasır tarafından
İran'da asıldı, Hasan Elbenna'nın, Müslüman Kardeşler Cemaatinin kurucusu'nun
hatıraları, bugün Mısır'da en kanlı eylemleri yapıyor) kitapları fırlattı, ki,
kutsal sayardı bu kitapları. Koşmanın ileri safhasında terlikleşmiş
ayakkabılarını ağırlık yapmasın diye fırlatıp attı.
Şaşırıp kaldım. Babasının
mühendislik yıllarında, Doğu'da trenlerle yarışırmış. Oyun arkadaşı hiç
olmamış, gün boyu can sıkıntısıyla uçsuz bucaksız ovaya bakıp, kara trenin geçmesini bekler, sonunda ölümüne yarışa girermiş. "Geçmen mümkün değil?" dedim.
Yahya: "Eğer tren üç-dört kilometre karşıdan gidiyorsa, geçersin", dedi. Ben de
ona karatren anılarımı anlattım, annem Hasankale'liydi, Horasan'da da evimiz
vardı. Beş yaşlarında yaz sıcağında karatrenleri doldurmuş askerlere su
satardım.
Hem doğu, hem karatren, Yahya ağlar gibi oldu. Yoksul insanlar
nezaketen hikayeler anlatıldığında çok şaşırırlar, yeni tanışmıştık. Küçükken
babası bir bisiklet almış. Sabah evden çıkarken, "oğlum hadi bisikletinle oyna,
bak bomboş arsalar, ama sakın gidip orda oturan demirci amcaya çarpma! Bomboş
arsa. Dönüp dolaşıp bisikletiyle sonunda amcaya çarparmış. Babası ertesi gün,
yine, "oğlum çık dışarı bisikletinle oyna, ama sakın, o köşede yufka açan
teyzeye gidip çarpma. Koskoca arazi bomboş, yine gidip yaşlı teyzeye
çarparmış...
Bir sabah kalktığında, babasına "baba bugün bana birşey deme, ya da
al bu bisikleti, bomboş arazide sen sür, bakalım kimseye çarpacak mısın?.."
11
Eylül günü birbiriyle sokak sokak savaşan, hergün cenaze kaldıran gençler, 12
Eylül günü kaçacak yer, gizlenecek delik arıyordu. Tüm partiler, dernekler,
dergiler kapatıldı. Yaralı ve organları çürümüş hayvanlar gibi yarı canlı büyük
bir mezarın içine düşmüştük. İşkenceler, basılan evler, kaçaklar, korku,
mezarlıklardaki çukurların içinde gizlenecek kadar savurdu hepimizi.
|
Ermeni karar tasarıları için "sözde" kelimesini kullanıyoruz, çünkü gerçeği
Lozan, Lozan, hezimet mi, zafer mi, çok tartışıldı. Beş milyon km'den
yediyüzbine düşen Osmanlı topraklarına bakıldığında hezimet, Sevr'den
bakıldığında Zafer!
Lozan'ı Ermeni tarihinin en kara günü olarak gören dünyaya
yayılmış Ermeniler (diaspora) yüzyıldır tek birşey düşünüyor: Lozan. Lozan,
Ermeniler için evhamlı bir taşkınlık.
Lozan'a karşı kinleri sadece Türkler'e değil. 1830 Yunan ayaklanmasından beri,
yüzyıldır ellerine silah verip, Anadolu topraklarında kışkırtan Batılı
devletlere karşı bitmeyen bir öfke! Uğursuz, karanlık ve uzakta kalmış bir
mezarın hikayesi.
Yoldan geçen Arap şeyhlerine bile devlet verilip Ermeniler'in acılar içinde
bomboş sürülüşü milli kudurmuşluğun asıl sebebi. Ermeni lobisi, aslında
Fransa'da, Amerika'da, Sevrcilerden intikam alıyor. Hunharca öldürüldüklerini
düşünen bir nesil, "bizi, neden yüzyıl kullanıp umut verdiniz, kardeş kardeşe
bir cinayetin içine atıp, sonunda imparatorluğun yağlı parçalarını aranızda
bölüşüp, Lozan'la bin yıldır yaşadığımız topraklardan ayrılmamıza imza attınız."
Bu kin dolu ölüm şarkısı, Ermeniler'in milli ağıtı olmuştur.
|
|
Nihat Genç: Üreterek yaşamak
|
|
Hayat hikayesini okurken gururla
ağladığım bilimadamımızın adı: Mitat Enç'tir. Bu ismi unutmayın. İçimizden
hiçkimse onun kadar güzel adam olamaz.
Çünkü, ülkemizde verilmiş en soylu onur
kavgasının baş kahramanıdır. Birgün çocuklarınıza ülkenizi sevdirmek için onurlu
bir insan başarısı okutmak isterseniz Mitat Enç'in hayatını unutmayın.
Mitat Enç gençlik çağında kör oldu. Eğitimine sıfırdan ve Amerika'daki özel
eğitim merkezlerinden devam etti. Özel eğitim konusunda bilgi ve tecrübelerini
ülkemize taşıyıp bu konuda bir çığır açtı. Türkiye'de özel eğitim okullarını ilk
düşünen, tasarlayan, açan, kurumsallaştıran odur. Ayrıca ODTÜ'nün ve Ankara
Üniversitesi'nin eğitim bilimleri ona çok şey borçlu.
Mitat Enç bundan ellibeş yıl önce Amerika'dan dönüp 'körleri okutalım'
dediğinde, Milli Eğitimimiz ona: 'Ya hoca işin mi yok, biz sağlamları
okutamıyoruz' cevabını vermişti.
Ayrıca o günlerdeki eğitim felsefesi, körü, sağırı, dilsizi, kolsuzu yani
hepsini 'sakatlar' başlığıyla aynı okul çatısı altında topluyordu. Mitat Enç
körler ayrı, sağırlar ayrı eğitime tabi tutulmalı diyerek işe başladı.
Mitat Enç'in özel eğitim kavgası ciltler doldurur; bu sınırlı sütunumuza sığmaz.
Unutmayın, özetin özetini yazıyoruz!
|
|
Trabzon/Maçka'da yalçın tepeler üstüne kartal yuvası gibi kurulu Sümela
Manastırı'na yürüyerek yirmi dakikada ancak çıkılabiliyor.
Tarihçiler, kilise
neden bu tepeye inşa edildi sorusuna, ilk Hıristiyanlar Romalı askerlerden
saklanıp gizleniyorlardı, diye cevap veriyor. Bu soru sizi bilmem, beni tatmin
etmiyor.
Çünkü Hıristiyanlar tehlike geçtikten sonra
binlerce yıl daha bu manastırda
yaşadı, cihan harbine kadar. Bu soruya başka tür cevap bulmak için başka bir
soru soralım. Kilise binlerce yıl bir kıyamet takvimi yönetiyordu, her yüzyıl
başı İsa inecekti, yılbaşılarında inecekti, şuraya
inecekti, buraya gelecekti,
diye. İsa'nın nereye ne zaman ineceği sorunu kilisenin her günki işiydi.
İşte Sümela Manastırı milyonlarca ladin ağacının (çam türü) ortasında, canlı
yayın arabası gibi milyonlarca çam ağacını
izliyor, İsa'nın hangi çam ağacına
ineceğini buradan gözleyebiliyorsunuz. Yani, Sümela Manastırı'nın buraya inşası,
buradaki milyonlarca ladin ağacından dolayıdır.
Tabii bu benim düşüncem, siz de başka sorular sorun.
Ancak kilisenin bin yıllık
iktidarı bir fikir değil, bir dünya gerçeğidir. Binlerce yıl hüküm sürmüş kilise
iktidarı, bugün, karanlık çağ, ortaçağ, skolastik (dini dogmalar) çağı gibi
adlarla tarif edilir.
Bir de şu soruyu soralım.
Zamanla gaddarlaşan ve mutlak bir egemenlik kuran
kilise, gücünü hangi silah/ordulardan alıyordu?
Cevabı şaşırtıcı? Kilisenin silahı yoktu. Ta ki 10/11. asırda Haçlı seferleri
başlayana dek.
Peki bir soru daha!
Öldürmeye ve silaha inanmayan kilise, tarihin en zalim
hakimiyetini nasıl kurabildi?
Şöyle. Kilisenin silahları başkaydı. Birincisi ve en önemlisi kıyamet
düşüncesi/teorisi...
|
|
Nihat Genç: Kapitalizme Yumruk Atmak Elimizde
|
|
Dünyanın gerçek kara delikleri, karanlık bölgeleri, insanlığın emeğini, kazancını çalan 150-200 Amerikan
şirketidir!
Amerika hem iktisadi sisteminin hem de tek, küresel bir imparatorluğa dayalı
siyasal sisteminin doğru, gerçek, kaçınılmaz olduğunu söylüyor! Bu iki çift laf,
dünyanın en büyük yalanı olarak büyük tepkiler
görüyor! Kısa vadede Amerika’nın
askeri gücüne karşı yapabileceklerimiz sınırlı, ama uzun vadede hem askeri hem
de iktisadi olarak bu topraklardan pıllarını pırtlarını alıp kaçmak zorunda
kalacaklar!
Nasıl?
Amerika, kapitalizmden, sömürüden, kölelikten başka alternatif yoktur diyor.
Vardır. Adı da ekonomidir. Ekonomi ile kapitalizmi ayırıyoruz. Çünkü bir
disiplin, bir bilim dalı, bir hayat
döngüsü biçimi olarak ekonomi ile
kapitalizmi sömürü ve yıkım getiren işleyişi farklı şeylerdir.
KATLİAMCI, SAVAŞÇI, YIKICI ŞİRKETLER
Amerika’nın kapitalizm dediği, 150-200 şirketin dünyayı
istilasıdır. Bizim
ekonomi dediğimiz, dünyayı çekip çevirecek, alınterine, titizliğe, ahlaka,
paylaşmaya, helal kazanca dair işleyiştir.
|
97 Yazı (10 Sayfa, 10 yazı/sayfa)
[ 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 ]
|
|
|  |
|
Son Kitabı

|
|
|